back to top
17 Mart, 2026, Salı

Türkiye’de Kültürel İktidar Tartışmaları

YayınlarAnalizTürkiye’de Kültürel İktidar Tartışmaları

Türkiye’de Kültürel İktidar Tartışmaları

Türkiye’de kültürel iktidar tartışmaları, modernleşme/Batılılaşma sorunsalıyla paralel ve bu bağlamda ortaya çıkan tarihi kamplaşma alanları üzerinden yürütülen tartışmalardır. Bu nedenle söz konusu tartışmaların üzerinde yükseldiği zemin hep aynı dikotomilerden beslenmektedir: Modernite-gelenek, Doğu-Batı, çağdaş-muhafazakâr. Tanzimata kadar geri götürülebilecek Batılılaşma problemi, bu memleketi dert edinmiş bütün büyük düşünürlerimizin cevap aradıkları temel soru olmuştur. Batı’nın askeri başarılarının yarattığı yıkım karşısında Avrupa’nın teknolojisini alıp ahlakını almamanın yollarını arayan Mehmet Akif, eserlerinde en derinde bu ikilemi çözmeye çalışan Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğu ve Batı arasında Türkiye’nin ruhunu arayan Oğuz Atay ve niceleri… Hepsi tepelerine bir heyula gibi çöken yeni dünya karşısında varlığa tutunmanın bu memlekete özgü yollarını aramışlardır. Bu yazıda, söz konusu tarihi sorunsal temelinde yükselen güncel kültürel iktidar tartışmaları ele alınmaktadır. Bunu yaparken; erken Cumhuriyet döneminde yeni kültürel hegemonyanın inşa edilmesine yönelik uygulamalar, tek parti dönemi sonrası tedrici şekilde çeşitlenen kültürel alan, 2000’lerle toplumun farklı kesimleri için sunulan fırsat eşitliği sonrası alevlenen yeni tartışmalar ve kültürel dönüşümleri mümkün kılan şartlara değinilecektir.

Modernleşme ve Kültürel Alanın Yeni Doksası: Tahakküm, Sansür ve Destekler

Üç yüz yıllık Türk modernleşme hikayesi, Cumhuriyet’in ilanı ile yeni bir evreye girmiş ve bürokratik yapıların dönüşümüne odaklı Osmanlı modernleşmesinin yerini tüm toplumu dönüştürmeye/medenileştirmeye ahdetmiş üstenci bir yaklaşım almıştır. Özellikle erken Cumhuriyet döneminde bu minvalde önemli adımlar atılmış, tüm sosyo-politik yapıların kurucu unsuru olduğu keşfedilen kültür alanında bazı toplumsal stratejiler yürürlüğe konmuştur. Harf inkılabı, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu gibi uygulamalarla toplumda geleneğin tasfiyesi hedeflenmiş; paranteze alınan dini unsurlar yanında toplumun önüne Batı’nın merkeze alındığı, pozitivist bir “çağdaş medeniyetler” çıtası konulmuştur.

Bu bağlamda, sivil toplumun elinden alınan kültür alanında bir devlet tahakkümü kurulmuştur. Gerek geleneksel ve dini olana ilişkin devreye sokulan sansür mekanizmaları gerek yeni ulus ideolojisini içselleştiren kesimlere yönelik destekler yoluyla -Bourdieu sosyolojisinden ödünç alırsak- kültürel alanın “doksa”sı yeniden üretilmiştir. Yazılı olmayan ancak sorgulanmadan kabul edilen kuralları ifade eden doksa, Türkiye’de kültürel alanın bir aktörü olmanın sınırlarını; estetiğin tek kaynağının Batı, Batıcılığın makbul yorumununsa Kemalizm olduğu önermeleri üzerinden çizmiştir. Bunun yanında kimin sanatçı, neyin sanat eseri olduğu hakkındaki kararı da yaratılan yeni oligarşik yapılar verecektir.  Cumhuriyet’in ilk yıllarında, üniversitelerde Batı eğitimi almış Türk sanatçılar yahut doğrudan Avrupa ülkelerinden getirilen hocaların kurduğu bölümler, kürsüler gibi yeni kurumsallaşmalar yoluyla dindar ve muhafazakâr kesimler söz konusu alandan izole edilmiş ve uzaklaştırılmıştır. Türk ve İslam sanatları bölümlerinin kapatıldığı/âtıl bırakıldığı, Türk klasik müziğinin yasaklandığı, geleneği çağrıştıran her unsurun tasfiye edildiği dönemlerdir bu yıllar. Etkileri uzun zaman devam eden söz konusu tahakkümün en trajik örneklerinden birini, 1971 yılında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda yaşanan bir olay oluşturmaktadır. Orkestra binasında, dönemin Kültür Bakanı Talat Sait Halman’ın da desteği ile bir Itri konseri düzenlenecektir. Ancak söz konusu konser, çok sesli müzik mensuplarının “Bu salonda, Türk müziği çalınırsa hepimiz istifa ederiz.” şeklindeki karşı duruşları nedeniyle iptal edilmiştir. Dahası, Kültür Bakanı’nın yakın zaman sonra gerçekleşen istifasının da temel nedeninin yaşanan bu olay olduğu bilinmektedir.[1]

Bu ve benzeri örneklerden de anlaşılacağı üzere, 80’li yıllara değin etkisi süren söz konusu uygulamaların yarattığı atmosfer nedeniyle ülkede kendiliğinden ve doğal seyrinde akmış bir kültürel alandan bahsetmek mümkün değildir. Özü itibarıyla sınıfsal bir mesele olan ve yaşamak için çalışmak zorunda olmayan seçkin bir kesime mal edilen sanatsal üretim alanı, sosyo-ekonomik olarak da dezavantajlı konumda oldukları hatırlandığında dindar kesimlerin uzun yıllar neden kültürel alanın periferisinde kalmış olduklarını açıklamaya yeterli gibi görünmektedir.

Demokratikleşme Süreci ve Kültürel Alanın Çeşitlenmesi

1950’li yıllardan sonra tedricen gelişen Türkiye’nin demokratikleşme süreci takip edildiğinde, çoğulcu siyasal iktidar ve artan fırsat eşitliğine paralel şekilde kültürel alandaki hegemonyada da belirli gedikler açılmaya başlandığı görülmektedir. Son yıllarda söz konusu tartışmaların yeniden alevlenmesi ise siyasal iktidarın değişen yaklaşımı ve farklı kesimlere de kendilerini bu alanda ifade etmede sunulan yeni imkanlar ile bağlantılıdır kuşkusuz.

Türkiye’de kültürel iktidarın kimde olduğu sorusuna verilen yanıtlara bakıldığında, yine mezkûr kamplaşma alanlarına göndermede bulundukları görülmektedir. Örneğin kültürel iktidarın, yaygın olarak düşünüldüğü şekilde sol cenahta değil sağcı/muhafazakâr kesimde olduğunu ima edenler vardır. Bunlardan Besim Dellaloğlu, siyasal iktidarın kültürel hegemonya olmadan var olamayacağını, dolayısıyla mevcut siyasal iktidarın kültürel alanda da bir hegemonyaya dayandığını, ancak bu hegemonyanın “antropolojik” kültüre dayalı “kalitesiz” bir hegemonya olduğunu dile getirmektedir. Antropolojik; yani kendimizi içinde bulduğumuz, değiştirmediğimiz ve seçemediğimiz ilkel kültür. Oysa medeniyet, Batı kanonunu esas alan müfredat ve maarif ile mümkündür ancak Dellaloğlu’na göre.[2]  Diğer yandan, sol cenahın öne çıkan isimlerinden Tanıl Bora da benzer bir fikri daha alt bir perdeden savunmaktadır. Ona göre kültürü, somut sanatsal üretimle (opera, müzik, resim vb.) sınırlamadığımız, algılama kalıpları ve yaygın hareket tarzı olarak anladığımız takdirde; Türkiye’de siyasal iktidar, kültürel alanı da belirlemektedir. Çünkü, toplumda yaygınlaşan nobranlık ve liyakatsizlik gibi kötü vasıflar mevcut siyasal iktidarın dayandığı kültürel zemindir. Böylelikle her iki isim de uğrunda bütün toplumsal kesimlerin savaştığı kültürel hegemonya payesini hasım olarak gördükleri muhafazakâr kesimlere vererek de onlara hakaret etmenin dahiyane bir yolunu bulmuş görünmektedirler. Onlar bu yaklaşımlarıyla hegemonya kavramını kendisine borçlu olduğumuz Marksist yazar Gramsci’nin, toplumsal dönüşümü gerçekleştirecek yegâne gruplar olarak işaret ettiği “organik aydın” tanımına halen ne kadar uzak olduklarını da göstermektedirler. Zira kültürün de en az üretim araçlarının değişimi kadar dönüştürücü bir etki yarattığını ilk keşfedenlerden olan Gramsci’ye göre, ancak içinden çıktığı toplumla sahici/organik bağlar geliştiren aydınlar söz konusu dönüşümü gerçekleştirebilir.   

Diğer yandan, Türkiye’de kültürel iktidarın kimde olduğu sorusuna verilen başka bir yanıt, onun sol/marksist-kemalist kesimlerin uhdesinde olduğu yönündedir ve bu cevap muhafazakâr kesimin bizzat kendisinin de yaygın kanaatidir. 2010’lu yıllarda ve özellikle “Gezi Parkı” olayları esnasında keşfedilen solun bu alandaki hegemonik etkisi, 2017 yılında doğrudan Reis-i Cumhur tarafından da bir konuşmada dile getirilmiştir.  Erdoğan, bir vakfın kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada: “Biz 14 yıldır, kesintisiz hamdolsun siyasi iktidarız ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hâlâ en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum. Açıkça söylemek gerekirse bu durumdan da büyük üzüntü duyuyorum.” diyerek en tepeden söz konusu hegemonyanın varlığını ve bundan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirmiştir. Yukarıda da bahsedildiği gibi Cumhuriyet sonrası pozitivist kadrolarca şekillendirilen modernleşme sürecine paralel şekilde kültürel alanda oluşturulan devlet tekeli söz konusu tahakkümün ana nedenidir. Adeta Batı merkezli modernleşme projesinin ideolojik bir aygıtına dönüşen kültürel üretim alanı, sanatta yeterlilik dışında belirlenen çıtalar ve görünmez kurallarla dindar kitleyi kültürel alandan dışlamayı başarmıştır.

Ancak toplumun bu büyük kesimi, milli ve manevi değerlere uzak olup “çıkar-bağımsız ve dokunulmaz” olmak iddiasında olan, Damokles’in kılıcı gibi başlarının üzerinde sürekli sallanan, geleneksel olanı aşağılayarak parmak sallayan ve yaşamın tüm alanlarını dizayn etmeye kasteden bu kültürel hegemonyadan memnun görünmemektedir. Bu kesimler, küresel Batı kültürünün bir devamı olarak algıladıkları bu hegemonyanın, insanlığı çok da iyi bir yere götürmediğini görmekte, endişelenmekte ve alternatif bir dünya kurmayı içten içe istemektedirler. Türkiye’de 2000’li yıllar ile değişen siyasal konjonktür, söz konusu memnuniyetsiz kesimler için yeni hareket alanlarını mümkün kılmıştır. Ülkede destek mekanizmalarının daha adil dağılımına yönelik atılan adımlar neticesinde çeşitlenen kültürel alan ve muhafazakâr kesimlerin değişen sosyo-ekonomik statülerine küresel düzeyde gelişen teknolojiler de eklendiğinde günümüzdeki manzara ortaya çıkmıştır. Eğitim, destek ve paylaşım noktasında çeşitliliğe fırsat sunan bu atmosferde, tarihi hegemonya ve bir çeşit kutsallık halesi içerisinde algılanan oligarşik yapılar sorgulanmaya ve aşınmaya başlamıştır. Zaten kavga da buradan çıkmaktadır.

Kültürel İktidarın Zemini Neyle Döşenir?

Peki bu aşınma alternatif bir kültürel harekete mi işaret etmektedir? Kültürel dönüşümler nasıl meydana gelir? Kültürel iktidar olmak isteyerek kültürel iktidar olunabilir mi? Kültürel iktidar, bir metafizik ve teo-ontolojik zemine ihtiyaç duyar mı? Duyarsa bu zemin hangi taşlarla örülürse “tünelin sonunda insan” olan bir başka yaklaşıma evrilebilir? Tüm bu sorular her biri müstakil bir yazıyı hak eden esaslı sorular olup tek bir cevapları da yoktur. Ancak şu kadarına değinmek yerinde olacaktır.

Her medeniyet/kültür kendi metafizik yuvasında, varlık ve insana ilişkin önermesi çerçevesinde incelenirse anlaşılabilir. Türkiye’de kültürel iktidarı elinde tuttuğuna inanılan sol/Kemalist cenahın nihayetinde dayandığı medeniyet, Batı Avrupa medeniyetidir. Söz konusu medeniyetin Rönesans, Reform ve yeni bilim anlayışı temelinde yüzlerce yılda inşa ettiği modern zihniyet yapısı, gerçekleştirilen kozmolojik devrim, insan ve evren tasavvuru anlaşılmadan, yani çağın teo-onotolojik çerçevesi çözülmeden, bu çerçevenin kültürel ve sanatsal üretim alanındaki etki ve yansımaları keşfedilmeden yürürlükte olan kültürel iktidara bir alternatif sunabilmek mümkün değildir. Örneğin, birleştirilmiş cisim teorisi ile gökyüzünün büyüsünün nasıl dağıtıldığını, mekanik ve matematiksel evren tasavvuru ile mutlak gerçeklikten nasıl vazgeçildiğini, kendini tekrar eden mükemmellikten sürekli değişimin esas olduğu bir evren yaklaşımına nasıl geçildiğini anlamadan, günümüzde uyumdan (kozmos) düzensizliğe (kaos) evrilen sanat yaklaşımını kavrayamayız. Ve kavranamayan bir metafizikle mücadele etmek de ona alternatif oluşturacağım derken yel değirmenlerine savaş açmak gibi absürt bir noktaya sürükler bizi.

Diğer yandan kültürel iktidar, “hadi devirelim” diyerek devrilebilecek, “hadi olalım” deyince varılabilecek bir erek değildir. Nitekim Batı’nın küresel hegemonyası da en temelde böyle bir noktadan yola çıkmamıştır. İhsan Fazlıoğlu’nun deyimiyle “sahih bir itikat arayışı”dır modernite her şeyden önce.[3] Kilise otoritesi ve onun çevresinde üretilen hakkaniyetsiz bir düzene başkaldırıdır ve doğal bir akış neticesinde kültürel olanı da belirleyici pozisyona gelmiştir. Bu nedenle, olabilecek en makul başlangıç noktası, karşı karşıya olunan haksız tahakkümü sorgulamak ve soğukkanlı bir soruşturma ile sahici bir arayışa girişmektir. Yani kültürel iktidar, bireylerin kendi kurtuluşlarının, kendi sorularına yönelik cevapların peşindeyken inşa edebilecekleri bir şeydir. Dahası, kültürel dönüşümler uzun soluklu ve beşerî sermaye gerektiren dönüşümlerdir. “Uzun devrim” adlandırmasına denk düşecek şekilde ancak nesiller yetiştirmek gibi zaman ve sabır gerektiren, ilmek ilmek örülmesi gereken yapılardır. Kendilik bilinci oturmuş bireylerin sırtında yükselebilir ancak bu dönüşüm.

Son ve belki de en önemli nokta; modernlik -beğenelim beğenmeyelim- insanlığın ortak bir tecrübesi olarak bizim de tarihimizin ve kimliğimizin bir parçası artık. Batılı bir varoluşa doğuyoruz her birimiz. Bu nedenle, Teoman Duralı’nın da salık verdiği gibi, elan yürürlükte olan bu medeniyetle dialektik bir ilişki geliştirmek ve bu ilişki içerisinde onu değişime uğratmak, yani onu içinden dönüştürmek en makul seçenek olarak karşımıza çıkıyor.[4] Örneğin Tevhid temelinde doğayla uyum (kosmos), eşref-i mahlukat olarak insan, iyiliği yaymak ve ümitvarlık gibi çok temel değerler üzerine kurulu bir varlık tasavvurundan çağımızın dertlerine deva olacak merhametli ve daha insani bir sanat teorisi/felsefesi çıkmaz mı? Temel meselemiz, bu özü kendi hayatlarımız başta olmak üzere, toplumsal yaşama ve içinde de sanatsal ve kültürel üretim alanlarına yansıtabilmek olmalı. Diğer türlü, iktidarın ne ehemmiyeti olabilir ki?..

Dipnotlar:

[1] Ergun Balcı, Nevzat Atlığ: Musikimizle Övünmemiz için, (İstanbul: Kubbealtı Neşriyat, 2014), 261.

[2] Besim Dellaloğlu, Poetik ve Politik. Bir Kültürel Çalışmalar Ansiklopedisi, (İstanbul: Timaş, 2020), 325-28.

[3] İhsan Fazlıoğlu, “Modern Bilim: Sahih Bir İtikad Arayışı”, Anlayış Dergisi, 18 (2004).

[4] Teoman Duralı, Çağdaş Küresel Medeniyet. Anlamı, Gelişimi, Konumu, (İstanbul: Dergah Yayınları, 2000), 182-183.

Dr. Esra Sağlam, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.
Esra Sağlam
Esra Sağlam
Dr. Esra Sağlam, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümünde öğretim üyesidir. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Viyana Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde tamamladı. 2019 yılında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde Sosyal Politika doktora programından “Türkiyeli Göçmenlerin Gözünden Türk Diaspora Politikası: Toplumsal Sorunlar ve Beklentiler- Avusturya Örneği” adlı tez çalışmasıyla mezun oldu. Çalışma alanları arasında; diaspora politikaları, göç ve göçmen politikaları, Avrupa’daki Türk toplumu, aşırı sağ ve ırkçı hareketler ve AB-Türkiye ilişkileri bulunmaktadır.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img