back to top
9 Mart, 2026, Pazartesi

Güncel Gelişmeler Bağlamında Keşmir Meselesi

YayınlarAnalizGüncel Gelişmeler Bağlamında Keşmir Meselesi

Güncel Gelişmeler Bağlamında Keşmir Meselesi

Keşmir meselesi, Güney Asya ve dünyanın en karmaşık ve uzun süreli ihtilaflarından biri olarak Hindistan, Pakistan ve Çin arasında çok boyutlu bir çatışma alanını temsil etmektedir. 1947’de İngilizlerin Hint alt kıtasından çekilmesiyle başlayan bu sorun, yalnızca sınır ve egemenlik meselelerinden ibaret kalmamış; zaman içinde su kaynaklarının paylaşımı, demografik değişim iddiaları, anayasal statü tartışmaları ve bölgesel güvenlik dengeleriyle iç içe geçerek çok katmanlı bir hâl almıştır. Özellikle Hindistan ve Pakistan’ı besleyen nehir sistemlerinin Keşmir’den doğması, sorunu zaman zaman stratejik bir su güvenliği meselesine dönüştürmekte ve çatışmanın doğasını daha da karmaşıklaştırmaktadır.

Bu çalışmada Keşmir meselesi, tarihsel arka planı, taraflar arası çatışma dinamikleri ve su güvenliği ile anayasal statü gibi güncel gelişmeler bağlamında ele alınacaktır. Amaç, sorunun çok boyutlu yapısını analiz ederek hem geçmişe hem de bugüne dair bütüncül bir değerlendirme sunmaktır.

Keşmir Sorununun Tarihsel Arka Planı: Hindistan-Pakistan Bölünmesi ve İlk Çatışmalar

İngilizler, 1947 yılında Hint alt kıtasından çekilse de arkalarında günümüzde hâlen çözülememiş olan birçok sınır sorunu bırakmışlardır. Söz konusu sorunların en belirgin olanı, Hindistan ve Pakistan’ı birçok defa savaşın eşiğine getiren Keşmir meselesidir. Britanya’nın 3 Haziran 1947 tarihinde duyurduğu Hint alt kıtasının bölünme planına göre, bölgede bulunan yaklaşık 560 prenslik ve nizamlığın geleceği hakkında bir tercih yapması beklenmekteydi. Bu tercihin, halkın isteği, dini ve etnik yapısı ile coğrafi bütünlük ilkeleri doğrultusunda ya Hindistan’a ya da Pakistan’a katılım şeklinde olması öngörülüyordu. Her iki ülkeye de katılmak istemeyen prensliklerin ise bu kararlarını taraflara bildirmeleri hâlinde bağımsızlık ilan etmelerine izin verileceği belirtilmişti.

Bu ilkeler genelde sorunsuz şekilde uygulanmış, prensliklerin çoğu doğal ve toplumsal koşullara göre bir tarafa bağlanmıştır. Ancak Keşmir, Cunagarh ve Haydarabad’da yönetici ve halkın aynı dine mensup olmaması, prensliğin hangi devlete bağlanması gerektiği konusunda bir ikilem yaratmıştır.

Cunagarh’da nüfusun büyük çoğunluğu Hindu olmasına ve bölgenin Pakistan ile kara bağlantısı bulunmamasına rağmen, Müslüman yönetici 1947 yılında bölgenin Pakistan’a bağlanmasına karar vermiştir. Ancak, bu kararı halkın iradesine başvurulmaksızın alındığı gerekçesiyle meşru görmeyen Hindistan, Eylül ayında askeri müdahalede bulunarak bölgenin denetimini fiilen ele geçirmiş ve Cunagarh’ın Hindistan’a katıldığını ilan etmiştir.

Harita 1: Bağımsızlık Sonrası İhtilaflı Bölgeler

Kaynak: Origins.

Benzer bir durum da Haydarabad’da yaşanmıştır. Nüfusun çoğunluğunu Hinduların oluşturduğu bu nizamlıkta, Müslüman yönetici her iki devlete de katılmayı reddederek bağımsızlık ilan etmiştir. Ancak Haydarabad’ın Hindistan topraklarıyla çevrili olması ve halkın büyük çoğunluğunun Hindu olması, bağımsızlık girişimini Hindistan açısından kabul edilemez kılmıştır. Neticede Hindistan, kararın halkın iradesine danışılmadan alındığını ileri sürerek askeri müdahaleyle bölgeyi kontrol altına alarak Haydarabad’ın Hindistan’a iltihak ettiğini duyurmuştur. Bu iki örnek, Hindistan’ın, devletlerin katılım kararlarında halkın dini çoğunluğunu ve iradesini esas alması gerektiği yönünde bir tutum benimsediğini göstermektedir.

Ancak Hindistan söz konusu hassasiyeti Cammu ve Keşmir konusunda göstermekten kaçınmıştır. Keşmir’in, coğrafi bütünlük ilkesi ve halkın dini çoğunluğu gibi ilkeler dikkate alındığında Pakistan’a bağlanması bekleniyordu. Ancak Keşmir’de halkın büyük çoğunluğunun Müslüman (yaklaşık %80-85’i) olmasına rağmen bölge, Hindu yönetici Hari Singh tarafından yönetiliyordu. Mihrace Hari Singh, Keşmir’in geleceğine ilişkin kararını halkın iradesine başvurmaksızın ve Hindistan’ın baskıları sonucunda bölgenin Hindistan’a katılması yönünde almıştır. Hindistan açısından bu karar, 26 Ekim 1947 tarihinde imzalandığı ileri sürülen katılım belgesiyle resmiyet kazanmıştır. Böylece Keşmir, Hindistan ile Pakistan arasında uzun süreli ve çözümsüz bir ihtilafın merkezine oturmuştur.

Bu durum, Hindistan’ın benzer dönemde benimsediği politikalarla çelişmektedir. Örneğin Cunagarh ve Haydarabad örneklerinde, Hindistan yöneticilerin tek taraflı kararlarını meşru görmemiş; halkın dini ve demografik yapısını dikkate alarak askeri müdahalelerde bulunmuş ve bu bölgeleri ilhak etmiştir.

Ancak Keşmir meselesinde, benimsediği bu yaklaşımın tam tersine, yöneticinin halktan bağımsız olarak aldığı kararı yeterli bulmuş, halkın iradesine başvurulmasını gereksiz saymıştır. Bu bağlamda, Hindistan’ın tutumu, bölgenin stratejik öneminden kaynaklandığı söylenebilir. Zira Keşmir bölgesi hem Hindistan hem de Pakistan açısından hayati su kaynaklarına sahip bir bölgedir. Hari Singh’in söz konusu kararı, bölgede halihazırda patlak veren çatışmaların birinci Hindistan-Pakistan Savaşı’na dönüşmesine neden olmuştur. Savaşın sonunda Keşmir, Pakistan ve Hindistan arasında fiilen ikiye bölünmüştür.

Harita 2: Keşmir Bölgesinin Güncel Durumu

Kaynak: BBC

Birleşmiş Milletler’in Soruna Dahil Olması ve Plebisit Kararı

Çatışmaların şiddetlenmesi üzerine -aynı gün (27 Ekim 1947)- dönemin Hindistan Başbakanı Nehru, İngiltere Başbakanı Lord Clement Attlee’ye bir mektup göndererek Hindistan’ın amacının Keşmir’i ilhak etmek olmadığını ve bölgede düzenin sağlanmasından sonra kararın halkın iradesine göre verileceğini istediklerini belirtmiştir. Bu dönemde BM Güvenlik Konseyi, çatışmaları sonlandırmak amacıyla ateşkes çağrısı yapmış ve Keşmir halkının kendi kaderini tayin etmesi için bir plebisit düzenlenmesini kararı almıştır. Bu karar her iki ülke tarafından kabul edilse de hiçbir zaman uygulanamamıştır.

1955 yılına kadar plebisit kararını kabul eden ve bunu gerek ulusal gerekse uluslararası mecralarda defalarca dile getiren dönemin Hindistan başbakanı Nehru, bu tarihten sonra Keşmir’in Hindistan’ın ayrılmaz bir parçası olduğunu savunmaya başlamış ve BM kararlarını göz ardı ederek halk oylamasından vazgeçmiştir. Bu tutumunu gerekçelendirmek üzere, 1956 yılında Şeyh Muhammed Abdullah liderliğindeki Keşmir temsilciler meclisinin Hindistan’a katılım yönünde karar aldığını ve bu doğrultuda bir antlaşma imzalandığını öne sürmüştür. Pakistan bu gelişmeleri geçersiz sayarken bu çatışmalara zamanla Çin de taraf olmuştur.

Çin’in Keşmir Meselesine Müdahil Olması

Keşmir sorununa dair analizlerde çoğu zaman göz ardı edilen bir diğer boyut ise Çin’in meseleye doğrudan müdahil oluşudur. 1951 yılında Çin’in Tibet’i işgal etmesi, o dönemde Tibet ile ticari ilişkileri iyi olan Hindistan tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Ayrıca Çin’in Tibet üzerindeki hâkimiyetini pekiştirme çabaları, Aksai Çin üzerinden Sincan ile Tibet’i bağlayan bir yol inşasını da içermekteydi ve bu yol Hindistan’a bağlı Ladakh bölgesinin doğusundan geçmekteydi. Hindistan bu durumu toprak ihlali olarak değerlendirmesi iki ülke arasındaki gerilimi daha artırmıştı. Tibet’te 1959’da meydana gelen ayaklanma sonrasında bölgedeki Budistlerin ruhani lideri 14. Dalai Lama’nın Hindistan’a sığınması ve Hindistan’ın Dalai Lama’yı iade etmeyi reddetmesi ise Hindistan-Çin ilişkilerinde ciddi bir kırılma noktası oluşturmuştur.

Gerginlik, 1962 yılında iki ülke arasında açık savaşa dönüşmüştür. Bu savaş sonucunda Çin, Keşmir bölgesinin yaklaşık yüzde 15’ini oluşturan Aksai Çin bölgesini fiilen işgal etmiştir.  Çin’in bölge üzerindeki iddiaları, 1963 yılında Pakistan ile yaptığı sınır anlaşmasıyla kısmi resmiyet kazanmıştır. Hindistan, Pakistan’ın Cammu ve Keşmir toprakları üzerinde tasarruf hakkı bulunmadığını ileri sürerek bu anlaşmayı uluslararası hukuk açısından geçersiz saymış olsa da bölgenin Çin kontrolüne girmesini engelleyememiştir. Böylece Çin, özellikle Pakistan’la olan stratejik iş birliği çerçevesinde Keşmir meselesinin kalıcı aktörlerinden biri hâline gelmiştir.

Keşmir’de 1965–1999 Arası Çatışma ve Diplomasi

1962 yılında Hindistan’ın Çin karşısında aldığı ağır yenilgiden faydalanmak isteyen Pakistan, 1965 yılında Hindistan’ın askeri zafiyet içinde olduğunu varsayarak Keşmir’de bir müdahaleyle kontrolü ele geçirebileceği beklentisine kapılmıştır. Ancak Çin yenilgisinin ardından Hindistan, savunma kapasitesini artırma ve orduda askeri modernizasyon sürecine hız vermiştir. Bu bağlamda Pakistan, Hindistan’ın Mayıs 1965’te Pakistan’a ait Kargil Tepeleri’ni ele geçirdiğini iddia ederek Keşmir’de Cebeli Tarık Operasyonu’nu başlatmıştır. Çatışmalar kısa sürede Keşmir sınır hattını aşarak iki ülke arasında daha geniş bir cepheye yayılmıştır. Her iki taraf da sınırlı askeri başarılar elde etmiş fakat savaşın sonucunda belirleyici bir üstünlük sağlanamamıştır.

Çatışmaların yoğunlaşması üzerine BM Güvenlik Konseyi Eylül 1965’te ateşkes sağlamıştır. Ancak ateşkesin sahada kalıcı bir istikrar sağlamaması nedeniyle Sovyetler Birliği’nin arabuluculuğuyla taraflar 10 Ocak 1966’da Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te bir araya gelmiştir. Hindistan Başbakanı Lal Bahadur Şastri ve Pakistan Cumhurbaşkanı Eyub Han arasında imzalanan Taşkent Deklarasyonu ile taraflar, 5 Ağustos 1965 öncesindeki sınırlara çekilmeyi, tüm anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmeyi ve birbirlerinin iç işlerine karışmamayı taahhüt etmişlerdir. Ancak Taşkent Deklarasyonu daha çok bir diplomatik uzlaşı örneği olarak kalmış, somut ve kalıcı bir barış mekanizmasına dönüşememiştir.

Zira taraflar 1971 yılında Bangladeş’in bağımsızlığına yol açan savaşta bir kez daha karşı karşıya gelmiştir. Hindistan, Batı ve Doğu Pakistan arasındaki savaşa doğrudan müdahil olup Bangladeş’in bağımsızlığını kazanmasında önemli bir rol oynamıştır.  Keşmir sorunu, 1971 yılında patlak veren savaşın bir nedeni olmasa da sonucundan doğrudan etkilenmiştir.

Savaş sonrası Pakistan ve Hindistan arasında imzalanan Şimla Anlaşması ile taraflar, fiili sınır hattına (Line of Control) saygı göstereceklerini, sınırda güç kullanmaktan kaçınacaklarını ve birbirlerinin iç işlerine karışmayacaklarını taahhüt etmiştir.  Başka bir deyişle iki ülke de mevcut statükoyu kabul etmiştir. Ancak Keşmir’deki tansiyon 1999 yılında bir kez daha yükselmiş ve bu defa Kargil Savaşı üzerinden nükleer silah sahibi iki devleti doğrudan karşı karşıya getiren bir krize dönüşmüştür.

Keşmir Sorununun Su Boyutu ve Bölgesel Su Güvenliği

Keşmir bölgesi, özellikle İndus Nehir Sistemi’nin kaynak ve geçiş noktalarını barındırması nedeniyle Hindistan ve Pakistan açısından stratejik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda Keşmir üzerindeki egemenlik mücadelesi, yalnızca siyasi veya askeri üstünlük arayışı değil, aynı zamanda su kaynakları üzerinde kontrol sağlama amacını da içermektedir. Zira 22 Nisan 2025’teki Pahalgam terör saldırısının hemen ardından Hindistan’ın attığı en sert adım, Indus Suları Anlaşması’nı (IWT- Indus Water Treaty) askıya almak olmuştu.

Harita 3: İndus Suları Anlaşması

Kaynak: BBC

1960 yılında Hindistan ve Pakistan arasında Dünya Bankası’nın arabuluculuğuyla imzalanan İndus Suları Anlaşması, İndus Nehir Sistemi sularının kullanımını taraflar arasında paylaştırmıştır. Anlaşmaya göre, doğu nehirlerinin (Ravi, Beas, Sutlej) kullanımı Hindistan’a, batı nehirlerinin (Indus, Jhelum, Chenab) kontrolü ise Pakistan’a bırakılmıştır. İndus Suları Anlaşması, Soğuk Savaş döneminden bu yana üç büyük savaş (1965, 1971, 1999) ve çok sayıda diplomatik kriz sırasında yürürlükte kalmış, bu yönüyle bölgedeki en kalıcı ikili anlaşmalardan biri olmuştur.

Ancak son yıllarda ortaya çıkan altyapı rekabeti, çevresel tehditler bağlamında İndus Suları Anlaşması’nın uygulanması konusunda ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Pakistan, Hindistan’ı kendisine tahsis edilmiş olan Batı nehirleri üzerinde barajlar inşa ederek su akışını azaltmakla ve dolaylı yoldan su kaynaklarını kısıtlamakla suçlamaktadır. Özellikle Kishanganga ve Ratle gibi baraj projelerin, Pakistan’a düşen su miktarını etkileyeceği ve ülkenin tarım ile enerji güvenliğini tehlikeye atacağı iddia edilmektedir. Öte yandan Hindistan, bu projelerin teknik olarak IWT hükümlerine aykırı olmadığını savunmakta ve Pakistan’ın bu girişimlere itiraz ederek Hindistan’ın kendi kalkınması için ihtiyaç duyduğu altyapı sistemlerini geliştirmesine engel olduğunu öne sürmektedir. Hindistan ayrıca, 1960’ta imzalanan bu anlaşmanın günümüz koşullarını yeterince yansıtmadığını belirterek, IWT’nin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Hindistan her çatışmada suyu kesebileceğini ifade ederek suyu adeta bir silah gibi kullanmaktadır. 2016 Uri saldırısından sonra Başbakan Modi’nin “kan ve su bir arada akamaz” ifadesiyle şekillenen Hindistan’ın su politikası, bu dönemde daha sistematik bir stratejiye dönüşmüş ve 2023’te IWT’nin resmi olarak yeniden müzakereye açılması talebiyle kurumsallaşmıştır. Modi hükümeti, bu adımları hem iç politikada milliyetçi seçmen tabanını güçlendirmek hem de dış politikada Pakistan üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla atmaktadır.

Pakistan açısından bu gelişmelerin sonuçları uzun vadede kaygı vericidir. Ülkenin tarım sektörü, enerji üretimi ve içme suyu ihtiyacı büyük ölçüde İndus Nehir Sistemi’ne bağlıdır. Sulanabilir arazilerin %70’inden fazlası bu sisteme dayanmakta, ülkenin gıda üretiminin %80’i bu kaynaklardan sağlanmakta ve hidroelektrik enerjinin %20’si yine bu nehirlerden elde edilmektedir. Dolayısıyla, Hindistan’ın uzun vadeli su kontrol projeleri, Pakistan’ın ekonomik ve sosyal yapısını doğrudan tehdit etmektedir. Ayrıca bu tehdit yalnızca dış kaynaklı değil; ülke içinde de eyaletler arası su paylaşımı gerilimleri ve kurumsal zafiyetler nedeniyle su krizinin derinleşmesi, Pakistan’ı iç karışıklıklara açık hâle getirmektedir.

Bu nedenle Hindistan’ın IWT’yi askıya alması kısa vadede somut etkiler üretmese de uzun vadede inşa edilmekte olan su kontrol projeleri bu dengeyi değiştirebilir. Özellikle iklim değişikliğinin etkisinin bölgede ciddi şekilde hissedilmesi suyun yönetimini daha karmaşık ve siyasi hâle getirmektedir. Hindistan ve Pakistan arasındaki boşanma belgesi olarak da anılan IWT anlaşması, bu yeni tehditleri ve teknolojik gelişmeleri kapsayacak esneklikte değildir. Dolayısıyla anlaşmanın çatışma çözüm mekanizmalarının işlevsizleştiği hem anlaşmanın geleceğini belirsiz kılmakta hem de Keşmir’deki su temelli çatışmanın daha sistemik hâle gelmesini engelleyememektedir.

Keşmir’in Özel Statüsünün Kaldırılması: Demografik Dönüşüm ve Yeni Dönem

2019 yılına gelindiğinde Keşmir meselesi, bu kez uzun süredir tartışılmakta olan sınır ve güvenlik sorunlarından farklı bir gündemle uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Modi hükümeti, 5 Ağustos 2019’da anayasanın 370. maddesini yürürlükten kaldırarak Keşmir’in özel statüsünü sona erdirmiş ve bölgeyi doğrudan merkezi yönetime bağlamıştır.

Anayasa’nın 370. maddesi, Cammu ve Keşmir’e Hindistan’daki diğer eyaletlerden farklı olarak özel bir özerklik tanımış; bu madde doğrultusunda eyalet, dış ilişkiler, savunma ve iletişim alanları dışında kalan tüm konularda kendi yasama yetkisini kullanabilmiştir. Buna ek olarak 35A maddesi, yalnızca Keşmir’de “kalıcı ikamet sahibi” olarak tanımlanan kişilere mülkiyet edinme imkânı sağlamış, böylece bölge halkının demografik ve kültürel dokusunun korunmasına olanak tanımıştır. Bu iki madde birlikte değerlendirildiğinde Keşmir, Hindistan Anayasası içinde fiilen yarı-bağımsız bir eyalet statüsüne sahip olmuş ve kendine özgü bir siyasi-idari yapı geliştirebilmiştir. Ancak 2019 yılında bu düzenlemelerin kaldırılmasıyla birlikte, söz konusu ayrıcalıklı statü ortadan kaldırılmış; bölge Hindistan’ın genel anayasal rejimine tabi hâle gelmiştir.

Bu karar, yalnızca anayasal bir değişiklik değil, aynı zamanda Modi’nin milliyetçi tabanını konsolide etme hedefiyle şekillenmiş önemli bir siyasi hamledir. Özellikle 2019 genel seçim kampanyasında bu konu, Hindutva ideolojisinin bir yansıması olarak güçlü şekilde işlenmiş; Keşmir’in “tam anlamıyla Hindistan’a entegre edilmesi” söylemi, hükümetin birlik ve güvenlik stratejisinin merkezine yerleştirilmiştir.

Top of Form

Bottom of Form

Dolayısıyla bu anayasal değişiklik, yalnızca Keşmir’in idari statüsünde değil, aynı zamanda toplumsal ve demografik dokusunda da köklü bir değişim sürecini başlatmıştır. Bu düzenleme, kısa vadede bölgede ekonomik entegrasyonu ve yatırımı teşvik etmeye yönelik bir reform gibi sunulsa da yerel halk tarafından demografik bir dönüşümün önünü açan ve bölgenin tarihsel kimliğini aşındıran bir uygulama olarak değerlendirilmiştir. Özellikle 35A maddesinin kaldırılmasıyla birlikte, 2020–2024 yılları arasında 100.000’den fazla Keşmirli olmayan kişiye ikamet belgesinin verilmiş olması, bu endişeleri derinleştirmiştir.

Keşmir’deki bu yapısal dönüşüm, yalnızca hukuki ve siyasi düzeyde değil, güvenlik boyutunda da yeni gerilim hatlarının oluşmasına neden olmuştur. Zira bu tepkinin somut bir örneği, 22 Nisan 2025’teki Pahalgam saldırısıyla gündeme gelen Direniş Cephesi adlı yeni silahlı yapılanmadır. Bu grup hem Hindistan hem de Pakistan’da terör örgütü olarak tanımlanan Leşker-i Tayyibe’ye bağlı bir uzantı olarak görülse de kuruluş amacını, Keşmir’deki demografik dönüşümü engellemek şeklinde ilan etmiştir. Grup, açıkça Keşmir’e yerleşmek amacıyla gelen kişileri “meşru hedef” olarak tanımlayarak, 1990’ların klasik ayrılıkçı söyleminden farklı olarak, 2019 sonrası dönemin koşullarına dayalı bir direniş stratejisi benimsediğini ortaya koymuştur.

Sonuç

Keşmir meselesi, tarihsel kökeni itibarıyla sömürge sonrası sınır düzenlemelerinden kaynaklanan bir problem olarak ortaya çıkmış olsa da günümüzde çok daha derin yapısal dinamikler içeren, katmanlı bir kriz alanına dönüşmüştür. Hem Hindistan hem de Pakistan açısından Keşmir yalnızca bir egemenlik meselesi değil; aynı zamanda ulusal kimliğin, güvenliğin ve bölgesel gücün yeniden tanımlandığı bir sınama alanıdır. Bu yönüyle Keşmir, klasik sınır ihtilaflarının ötesine geçerek su kaynakları, demografik dönüşüm, anayasal statü, insan hakları ve uluslararası hukuk gibi çok sayıda farklı boyutta yeniden üretilen bir çatışma formuna bürünmüştür.

Hindistan, Keşmir meselesini iki ülke arasında ikili düzlemde ele alınması gereken bir iç mesele olarak görmekte ve herhangi bir üçüncü tarafın, özellikle de küresel güçlerin arabuluculuğuna kesin olarak karşı çıkmaktadır. Bu yaklaşımın en belirgin örneği, 10 Mayıs tarihinde dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın Hindistan ve Pakistan arasında ateşkese katkı sağladığı yönündeki açıklamasına Modi hükümetinin sert bir tepki vermesiyle görülmüştür. Öte yandan Pakistan, Keşmir sorununu uluslararasılaştırmak adına hem BM Güvenlik Konseyi kararlarına hem de Hindistan’ın ilk yıllardaki söylemlerine, özellikle Nehru’nun plebisit vaadine sıkça atıf yapmaktadır.

Tüm bu gelişmeler ışığında Keşmir, klasik bir egemenlik ihtilafı olmaktan çıkarak, bölgesel güvenlik mimarisi açısından belirleyici bir unsur hâline gelmiştir. Bugün itibarıyla Keşmir, taraflar arasında kalıcı bir uzlaşıdan uzak, zaman zaman şiddetlenen ancak çoğu zaman düşük yoğunluklu çatışmalarla devam eden bir “dondurulmuş çatışma” niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda, Keşmir’in geleceği yalnızca Hindistan ve Pakistan’ın siyasi tercihleriyle değil; aynı zamanda uluslararası hukukun etkinliği, bölgesel iş birliği mekanizmalarının kapasitesi ve Keşmir halkının tarihsel kimliğine ve taleplerine ne ölçüde yanıt verileceğiyle şekillenecektir. Kalıcı barış için gereken şey, statükoyu korumaya değil, kapsayıcı ve meşru bir çözüm arayışına yönelmektir.

Aydın Güven, George Mason Üniversitesi doktora adayıdır.
Aydın Güven
Aydın Güven
Aydın Güven, George Mason Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi alanında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Araştırmaları, Güney Asya, Hindistan stratejik otonomisi, Hint-Pasifik güvenliği ve Tekno-milliyetçilik (techno-nationalism) üzerine odaklanmaktadır. Güven, İngilizcenin yanı sıra Hintçe ve Urduca bilmektedir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img