back to top
17 Mayıs, 2026, Pazar

ABD’nin Küresel Egemenliğinin Kodları

YayınlarAnalizABD’nin Küresel Egemenliğinin Kodları

ABD’nin Küresel Egemenliğinin Kodları

ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında süper güç olarak dünya politikasına hâkim olmuş ve geniş bir alana hegemonyasını yaymıştır. ABD’nin bu geniş alandaki egemenliği, yalnızca askerî güç gibi baskı aygıtlarıyla gerçekleşmemiştir. ABD’nin küresel egemenliği, askerî gücüne ek olarak çevre ülke siyasi elitlerinin rızalarını alabilme yeteneğinden kaynaklanmıştır.

Neogramşiyan Hegemonya kuramı, küresel hegemon güçlerin egemenliğini; zor/baskı aygıtlarına (askerî ve ekonomik güç) sahip olması ile rıza (consent) üretme yeteneğine dayandırmaktadır. Yerel iktidar elitlerinin ABD egemenliğine rıza göstermeleri, şu üç unsurun karşılıklı etkileşiminin bir sonucudur: Maddi kaynaklar, kurumlar ve ideoloji. Bu kavramların uygulamadaki karşılığı şu şekilde özetlenebilir: Truman Doktrini, Marshall Yardımı (maddi kaynaklar), Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IMF (kurumlar), liberal demokrasi ve Amerikan hayat tarzı (ideoloji). Bu kavramlar ve uygulama pratiklerine bakıldığında ABD’nin ekonomik, askerî, ideolojik ve kurumsal araçlar üzerinden bir egemenlik tesis ettiği görülmektedir.

ABD Hegemonyasının İnşası

ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yukarıda verilen bu üç unsuru başarıyla kullanmış ve yeni bir uluslararası düzen inşa etmiştir. ABD’nin Avrupa’da hegemonyasını tesis ederken kullandığı araçlar ve kurduğu ilişkiler, hegemon güç olma süreci ile ilgili fikir vermektedir. ABD, savaş sonrası ekonomik açıdan çökmüş olan Batı Avrupa ülkelerine Truman Doktrini (1947) ve Marshall Planı (1948) çerçevesinde büyük miktarda ekonomik ve askerî yardımda bulunmuştur (maddi kaynaklar). Bu yardım programlarıyla Avrupa ekonomisini kendi ihtiyaçlarına göre şekillendiren ABD, Avrupa’yı kendi pazarı olarak kullanmıştır. Ayrıca, Batı Avrupa ülkelerinin refahını artırarak olası komünist devrimleri engellemiştir. Batı Avrupa ülkeleri ise siyasal sistemlerine egemen olan ekonomik ve siyasi elitler öncülüğünde ABD ile iş birliği yaparak “Atlantik İttifakı”nı oluşturmuş; ekonomik kalkınma ve askerî güvence elde etmiştir. Bu gelişmeler, ABD’nin Avrupa’da hegemon güç olarak benimsenmesine ve egemenliğine rıza gösterilmesine neden olmuştur. Bu sebeple, ABD’nin savaş sonrası Batı Avrupa’daki konumu “davetli emperyalizm” olarak nitelendirilmiştir.[1] ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da hegemon güç olarak rıza ile kabullenilmesi yalnızca siyasal elitler düzeyinde gerçekleşmemiştir, aynı zamanda geniş toplumsal kesimlerde refah düzeylerinin artması ve ABD askerî koruyuculuğu sebebiyle ABD hegemonyasına rıza göstermiştir. Bu durum, hegemon güç olabilmek için yalnızca siyasal elitler düzeyinde rıza üretiminin yeterli olmadığını daha geniş toplumsal desteğin de gerekli olduğunu göstermektedir.

Bu örnekler, hegemonya bağlamında şunu göstermektedir: Hegemonya tek taraflı bir sömürü düzeni değildir; hegemon güç çıkarlarını gerçekleştirirken, ast konumda yer alan devlet veya sınıfların çıkarlarını gerçekleştirecek destek ve imkânlar sunmaktadır. Hegemonyanın oluşması için ortak çıkarların oluşturulması ve gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ancak hegemonya süreci yalnızca tek yönlü, rızaya dayalı bir süreç değildir; baskı araçları da bu sürecin diğer bir parçası olmaktadır. ABD’nin Batı Almanya’da binlerce asker bulundurması, arka planda sert güç unsurlarını rıza üretme kabiliyetiyle birlikte kullandığını göstermektedir.

ABD Egemenliği İçin Yerel İktidar Elitlerinin Önemi

Hegemonik iktidar ilişkisi, maddi kaynak ve kurumlar boyutuyla birlikte ideolojik bir boyuta da sahiptir. Ülkeleri siyasal elitler yönetir ve onların ideolojileri ile hayat tarzları, siyasal karar alma mekanizmalarını etkilemektedir. Hegemon devlet, en büyük ekonomik ve askerî kaynaklara sahip olmakla beraber, ideolojik hegemonya kurma ve hayat tarzını yayabilme kabiliyetine de sahiptir. Hindistan’daki İngiliz emperyalizminin kurucularından Babington Macaulay, 1835 yılında yazdığı “Hindistan’daki Eğitim Üzerine Rapor” adlı denemesindeki“İngilizce öğrenimi, ‘kan ve deri rengi bakımından Hintli’ olan yerlilere; beğeni, kanaat, ahlak ve zekâ bakımından İngiliz hâline getirecek şekilde eğitim verilecektir. Bu insanlar, Britanya çıkarlarını koruyan bir sınıf oluşturacak ve büyük, boyun eğmeme potansiyeli taşıyan bir ülkenin yönetilmesinde İngilizlere yardım edecektir.”[2] ifadesiyle günümüzde devam eden bir anlayışı ortaya koymaktadır. ABD de tıpkı İngiliz İmparatorluğu gibi, çevre ülke siyasi elitlerini kültürel olarak dönüştürmeyi başarmıştır. ABD, kurduğu eğitim kurumları aracılığıyla Batılı ve liberal bir ruh oluşturmuş; İngilizce eğitim almış yerli elitleri yetiştirmiştir. Türkiye’de Robert Koleji ve Boğaziçi Üniversitesi bu açıdan önemlidir. Bu bağlamda, ABD Savunma Bakanı McNamara’nın şu sözleri dikkate değerdir: “Birleşik Devletler’deki ve yabancı ülkelerdeki askerî okullarımızda ve eğitim merkezlerimizde seçme subayları ve önemli mevkilerde bulunacak uzmanları eğitmemiz, askerî yardım yatırımlarımızdan sağlanan faydaların herhâlde en önemlisidir. Bu askerler geleceğin liderleridir.”[3] Bu sözler, hegemonyanın dolaylı egemenlik (indirect rule) şeklinde, çevre ülke iktidar elitlerinin rızası ve desteği üzerinden tesis edildiğini göstermektedir. Bu bağlamda, “indirect rule” yönetim tarzı; merkezî gücün (Örneğin ABD), yerel elitleri, iş birlikçileri veya geleneksel yapıları kullanarak, doğrudan çatışmalardan kaçınmak suretiyle egemenliğini sürdürmedir. Böylece hem toplumsal rıza inşa edilmiş olmakta hem de karşı hegemonik potansiyel güçlerin ortaya çıkması bastırılmaktadır.[4]

Yukarıda yerel iktidar elitlerinin kritik önemi ortaya koyulmakla birlikte hegemonik iktidar ilişkisinin oluşumu yalnızca çevre ülke iktidar eliti ile kurulan ilişkilere indirgenemez. ABD, yumuşak güç unsurlarını kullanarak toplumsal düzlemde rıza üretmektedir. Hollywood sineması, küresel medya ve iletişim araçları, sivil toplum kuruluşları ve düşünce kuruluşları (think tank’ler) gibi araçlar, Amerikan yaşam tarzı ve kültürünün evrensel değer olarak sunulmasını sağlamaktadır. Bu ideolojik şekillendirme, yalnızca siyasal değil, kültürel ve ahlaki kodlar üzerinden de yürütülmektedir. Toplumsal rızanın üretiminde ideolojik ve kültürel kodlar kullanılmakla birlikte toplumsal refah düzeyinin arttırılması ve makro ekonomik verilerin başarılı olması da bir diğer toplumsal rıza üretim aracı olmaktadır.

ABD Gücünün Sınırları

Hegemon güç olarak ABD, uluslararası sistemin temel kurallarını koyan ve uluslararası sistemin işleyişini sağlayan güç olsa da nüfuz ve egemenliği mutlak değildir; sınırları mevcuttur. Son yıllarda, çok kutuplu bir uluslararası sistemin belirmesiyle birlikte bazı bölgelerde güç dengesi değişimleri gözlenmektedir. Çin’in ekonomik yükselişi, Rusya’nın askerî hamleleri, BRICS gibi Batı merkezli düzene seçenek hâline gelen oluşumlar, Hindistan ve Türkiye’nin bölgesel güç olarak yükselişi, Amerikan hegemonyasını tehdit etmektedir; ABD hegemonyasının sona erdiği yönündeki tartışmaları arttırmaktadır.[5]  ABD’nin İran’a yönelik İsrail’le birlikte gerçekleştirdiği saldırılar karşısında Çin’in ve Rusya’nın pasif ve sessiz politikaları, ABD hegemonyasının güçlenmesi ve çok kutupluluğun zayıflaması şeklinde yorumlanabilir.

ABD’nin özellikle Orta Doğu’da 11 Eylül 2002 sonrasında gerçekleştirdiği Irak işgali, Arap İsyanları sırasında diktatörleri desteklemesi, Filistin meselesinde İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan uygulamalarına olan desteği, Afganistan’dan çekilişi ve bunların hepsinden önemlisi 2023 yılında başlayan Gazze Soykırımı karşısında İsrail ve soykırım destekçisi politikası ABD’nin küresel hegemon güç olarak rıza üretme kabiliyetlerini sınırlamıştır. Bu olaylar ve gelişmeler aynı zamanda Neogramşiyan anlamda rıza üretimine dayalı hegemonyanın ortadan kalkmaya başladığının ve “tek kutuplu dünyanın” sona erdiğinin göstergeleridir. Hegemonya, ortak yönetişim ve ortak fayda ilkesine dayanır; tek taraflı, dayatmacı politikalar izleyen devletler hegemon güç kimliğini kaybederek imparatorluk kimliğini benimsemiş olurlar. Dolayısıyla günümüzde hegemonya, yalnızca sert ya da yumuşak güç unsurlarının tek yönlü nüfuzu ile yaşam alanı bulmaz aynı zamanda çok aktörlü, çok katmanlı ve zaman zaman karşı hegemonya arayışlarıyla şekillenen bir mücadele alanı olarak ortaya çıkmaktadır.

Mısır Örneği: Rızaya Dayalı Bir Uyum

Yukarıda verilen değerlendirmeler bağlamında önemli bir örnek Mısır’dır. Mısır, Cemal Abdünnasır döneminde Batı karşıtı, SSCB müttefiki ve bağımsız bir ülke olarak politika izlemiş olmasına rağmen, Enver Sedat döneminde köklü bir dış politika değişimi yaşamış ve ABD hegemonyasına dâhil olmuştur. Sedat döneminde Mısır, doğrudan ABD askerî müdahalesine ya da baskısına maruz kalmadan kendi rızasıyla ABD hegemonyasına katılmıştır. Bu durum, hegemonyanın yalnızca askerî ya da ekonomik yollarla değil, rıza üzerinden de gerçekleştiğini göstermektedir. Mısır, ABD hegemonyasına dâhil olarak ekonomik, askerî, siyasi ve toprak kaynaklı sorunlarına çözüm bulacağını düşünmüş ve bu amaçla dış politikasını ABD’ye yaklaştırmıştır. Bu amaçla, İsrail ile barış anlaşması imzalamıştır. Bu sürecin başlangıcı Mısır’ın girişimiyle olmuş, ABD başlangıçta aktif bir rol oynamamıştır. Bu durum, Mısır’ın kendi rızasıyla ABD hegemonyasına katıldığını kanıtlamaktadır.

ABD ile Mısır arasında siyasi süreçler sonucunda başlayan hegemonya ilişkisi, Mübarek döneminde sosyal bir boyut kazanarak, siyasi elitler arasında ekonomik ve siyasi çıkarlara dayalı ilişkilere dönüşmüştür. Mısır’daki en güçlü siyasi aktör olan ordu, ABD ile son derece güçlü askerî, ekonomik, siyasi ve istihbarata dayalı ilişkiler geliştirmiştir. ABD, Mısır ordusunun askerî yapıdan uzaklaşarak ticari bir holdinge dönüşmesinde ve böylece İsrail için bir tehdit olmaktan çıkmasında önemli bir rol oynamıştır. ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Eric Cantor’un sözleri, ABD açısından Mısır ordusunun önemini şöyle vurgulamaktadır: “Mısır’ın istikrarı, Amerika’nın ulusal güvenliği ve Orta Doğu’daki müttefiklerimizin güvenliği için son derece önemlidir. Mısır ordusu uzun zamandır ABD’nin kilit bir ortağı ve bölgede istikrar sağlayıcı bir güç olmuştur, bugün Mısır’da belki de tek güvenilir ulusal kurumdur (2011).”[6] Mısır ordusu açısından ise ABD, dış politikanın merkezinde yer almaktadır. Mısırlı bir generalin şu sözleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır: “ABD ile olan ilişkiler, dış politikada bizim temel direğimizdir. ABD tarafından destekleniyoruz ve ABD’nin çıkarlarını korumaktan gurur duyuyoruz (2011).”[7]

Mısır örneğinin de gösterdiği üzere, ABD hegemonyasını yayarken çevre ülke elitlerinin ekonomik, askerî ve siyasi çıkar elde etmesine katkı sağlamıştır. ABD, sağladığı maddi kaynaklar ve kurduğu ideolojik ilişkiler aracılığıyla bölgesel ve küresel hegemonyasını tesis etmiştir.

Sonuç

ABD hegemonyası, hibrit bir egemenlik içeriğine sahiptir: zor ve rıza aygıtlarının yarattığı birleşim. ABD hegemonyası, klasik anlamda bir imparatorluk değil; arka planında askerî gücün tehdit edici rolü olsa da rızaya, çıkar uyumuna ve ideolojik yönlendirmeye dayalı esnek bir egemenlik biçimidir. Hegemonik düzenin sürdürülebilirliği, öncelikle çevre ülke siyasi elitlerinin rızasına dayansa da hem ABD hem de çevre ülke elitleri toplumsal taleplere, özellikle iktisadi taleplere, cevap vererek rıza üretmek zorundadır. Ekonomik ve siyasi krizlere cevap üretemeyen bir hegemon gücün varlığını sürdürmesi pek mümkün değildir. Bunlara ek olarak Donald Trump’ın 2025 yılında ikinci kez başkan olması ile ortaya çıkan süreç de hegemonyanın devamlılığı açısından bir diğer soru işaretidir. Çünkü Başkan Trump, ABD’nin küresel hegemon güç olmasından kaynaklanan askerî, siyasi ve ekonomik yükleri karşılama konusunda isteksiz ve karşı bir pozisyonda yer almaktadır.

19. yüzyılda İngiltere, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise ABD’nin üstlendiği küresel hegemonya, askerî güç gibi zor aygıtları ile ideolojik ve ekonomik yardım paketleri gibi rıza üretim araçlarının ortak sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu iktidar biçimin ortaya çıkmasında yerel iktidar elitleri kritik rol oynamıştır, merkez hegemon güç (ABD) ile kurulan ittifaklar hegemonyanın dünyaya yayılmasını sağlamıştır. Fakat ABD hegemonyasının ideolojik, siyasi ve ekonomik nüfuzu yerel siyasi elitler üzerinde yoğunlaşsa da ABD’nin çok yönlü nüfuzu geniş toplum kesimlerine etki etmiştir.

ABD’nin küresel hegemonyası ülkeler ve bölgeler bazında olumlu olumsuz tesir üretmektedir. Avrupa ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı sonrası çöküşten refah ülkelerine dönüşmesi büyük ölçüde ABD yardımlarının ve Avrupa’daki askerî ve siyasi konumunun sonucunda ortaya çıkmıştır. Ortadoğu coğrafyasında ise ABD varlığı savaşlar, askerî müdahaleler, iç savaşlar ve siyasi bölünmelere neden olmuştur. İsrail’e verilen sınırsız destek Gazze Soykırımı’nın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Latin Amerika ülkeleri üzerindeki ABD hegemonyası, diktatörlüklerin, askerî rejimlerin uzun süre varlığını sürdürmesine neden olmuştur. Japonya, Güney Kore, Tayvan gibi ülkeler kendi başarılarına ek olarak ABD yardımları ve teknoloji transferi ile dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasına girmiştir. Özetle ABD ile kurulan müttefiklik ilişkisini bazı ülkeler özellikle ekonomik ve teknolojik açıdan avantaja çevirirken bazı ülkeler ABD nüfuzundan olumsuz yönde etkilenmiştir, Mısır bu örneklerden biridir. ABD egemenliği ya da hegemonyasına karşı tek boyutlu bir ilişki söz konusu değildir, ülkeler yetenek ve stratejilerine bağlı olarak fayda ya da zarar edebilirler.

Dr. Hasan Fidan, İstanbul Esenyurt Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir.

[1] Harvey, David, Yeni Emperyalizm, Hür Güldü (çev.), Everest Yayınları, İstanbul, 2004.

[2] Loomba, Ania, Kolonyalizm Postkolonyalizm, Mehmet Küçük (çev.), Ayrıntı Yayınları,

İstanbul, 2000.

[3] Magdoff, Harry, Emperyalizm Çağı: ABD’nin Dış Politikasının Ekonomik Temelleri,

Doğan Şafak (çev.), Odak Yayınları, Ankara, 1976.

[4] Mann, Michael, The Sources of Social Power: Volume II, The Rise of Classes and Nation-States, 1760–1914. Cambridge University Press, 1993.

[5] Fidan, Hasan, Amerika Nasıl Küresel Hegemon Güç Oldu? ABD-Mısır İlişkileri Örneği, Kritik Yayınları, İstanbul, 2025, s. 140.

[6] Jadallah, Dina, Us Economic Aid in Egypt Strategies for Democratisation and Reform in

the Middle East, I.B. Tauris & Co. Ltd Landon, New York, 2016.

[7] Selim, Gamal M., Egyptian foreign policy after the 2011 revolution: the dynamics of

continuity and change, British Journal of Middle Eastern Studies, (2020), DOI:

10.1080/13530194.2020.1747983

Hasan Fidan
Hasan Fidan
Dr. Hasan Fidan, İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünde lisans, Beykent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora eğitimini 2023 yılında bitirdi. "ABD Nasıl Küresel Hegemon Güç Oldu: ABD-Mısır İlişkileri Örneği" isimli kitabı 2025 yılında Kritik Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Çalışma alanları ABD hegemonyası, Neo-Gramşiyan kuram, Ortadoğu siyaseti, Mısır, Suriye ve Türkiye iç ve dış politikasıdır. Akademisyen ve kamu görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img