İran’da Fars Kimliği: Tarihî Arka Plan
İran millî kimliğinin inşasında hâkim etnik grubu oluşturan Farslar, modern İran tarihçileri tarafından Perslerin bir devamı olarak kabul edilmektedir.[1] Bu görüş, Pers kimliğini taşıyan Ahamenî (MÖ 559-330), Sâsânî (226-652) imparatorlukları ve Pers-Fars kimlikli Sâmânî (819-1005) ile Büveyhî (932-1062) gibi yerel hanedanlıkların bir süreklilik arz ettiğini kabul etmektedir. İran kimliğini Mecûsîlik etrafında inşa ederek güçlü bir idarî ve bürokratik sistem oluşturan Sâsânîler’in Fars kimliğini pekiştirdiği dönem İslamî fetihler sonucunda kesintiye uğramış[2]; İran daha sonrasında X. yüzyılda Gazneliler ile başlayan ve 1925’te Kaçarlar ile son bulan dönemde Türk hanedanları tarafından idare edilmiştir. Fars dilinin ve kavmî birtakım efsanelerin sürekliliği Fars kültürel kimliğini canlı tutsa da bütüncül anlamda bir İran kimliğinin aslî unsuru olarak Fars kimliğinde dokuz yüzyıllık bir duraklama dönemi söz konusu olmuştur.[3] Ancak bu Türk idaresi döneminde dahi Farsçanın konuşma dili olarak Türkçe’nin yerine geçmese de yazı dili olarak baskın konumu ve buna ilaveten XVI. yüzyıldan sonra resmî mezhep olarak benimsenen Şiiliğin sadece dinî değil, aynı zamanda siyasî kimliğin önemli bir bileşeni hâline gelmesi Fars kimliğinin İran’da baskın bir kimlik olarak konumlanmasını kolaylaştıracaktır. Bu anlamda Safevîler’in İran tarihindeki Şiîliğin kurumsallaştırılması ve devletleştirilmesi sürecindeki etkileri elbette bir İran millî kimliğinin oluşumu bağlamında önemli bir dönüm noktasıdır. Öte yandan XIX. yüzyılda Kaçar Hanedanlığı döneminde Britanya ve Rus Çarlığı lehine toprak kayıpları sonucu Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin elden çıkmasıyla birlikte bu dönemde Farsların nicelik olarak İran’da baskın etnik grup olmaları da Farslılığın öne çıkmasında etkili olacaktır.[4] Bununla birlikte, İran’da bugünkü anlamda bir çeşit ulus devletin kurulması ve Fars kimliğinin siyasallaşması sürecinin ancak Meşrutiyetten sonra ve özellikle 1925’te Pehlevî Hanedanlığının kurulmasıyla söz konusu olduğu ve bu kimliğin 1979 İran Devrimi sonrasında da benimsendiği ileri sürülmektedir.[5] Bu noktada hatırlamak gerekir ki her ne kadar İslam Devrimi’nden sonra yeni rejimin idarecilerinin çoğu Türk kökenli olsa da Fars kimliği ya da daha doğru ifadeyle Fars kimliğinin büyük ölçüde domine ettiği bir üst İranlılık kimliği İran İslam Cumhuriyeti’nin önemli bir unsurunu teşkil etmektedir.
Fars Kimliğinin Temel Unsurları ve İnşası
Fars kimliği, antik Pers mirası, Farsça’nın dil egemenliği ve modern ulus-devlet politikalarının kesişiminde şekillenmiştir. Fars adı, Antik Pers bölgesi olan Pars’ın (Fars Eyaleti) Arapça’ya uyarlanmış şeklinden gelir. Ancak modern Fars kimliğinin, doğrudan antik Perslerin soy devamı olmaktan ziyade, dil bağlamında ve bürokratik esaslı bir gelişimin ürünü olduğu söylenebilir. Farsçanın bir kimlik unsuru olarak yükselişi, IX. ve X. yüzyıllarda Horasan’da kurulan Sâmânîler dönemine dayanır. Bu dönemde Farsça, saray ve bürokrasi dili olarak Arapçanın yerini alarak ayrıcalıklı bir konuma yükselmiştir. Hint-Avrupa dilleri ailesine ait olan ve bugün İran ulusal kimliğinin ve tarihsel sürekliliğinin en güçlü simgesi olan Farsça, ülkenin resmi dili, eğitim, medya ve bürokrasi dilidir. Ferdevsî’nin Şahname’sî başta olmak üzere Hâfız ve Sâdî gibi şairlerin eserleri, Fars kültürünün temelini oluşturmakta ve bu miras, Fars kimliğini kültürel olarak güçlü bir zemine oturtmaktadır.
Modern anlamda siyasî Fars kimliğinin teşekkülü ve ulusçuluğun konsolidasyonu anlamında Farslaştırma (Persification) süreci özellikle Pehlevi Hanedanı (1925–1979) döneminde söz konusu olmuştur. Kazak garnizonu komutanı Rıza Han her ne kadar adamlarıyla Türkçe konuşsa da 1921’deki askeri darbeyle Tahran’da denetimi ele geçirip 1925’te kendisini Şah ilan ettikten sonra kurduğu Pehlevi rejimi, ülkedeki tüm etnik çeşitliliği tek bir Fars merkezli ulus çatısı altında birleştirmeyi amaçlayan yoğun bir Farslaştırma politikası izlemiştir. Şah Rıza Pehlevi kendisini monarşiyle, monarşiyi devletle, devleti de ulusla özdeşleştirmiştir.[6] Ulustan kasıt ise Farslılık kültürel kimliği temelinde bir İranlılık olmuştur. Bu dönemde İran’ın İslam öncesi tarihi ilgi odağı hâline gelirken İslamî deneyim görmezden gelinmiş ya da küçümsenmiştir. Pehlevi döneminde “İran ulusu” için kuşatıcı bir kimlik tesis etmek kaygısı aynı zamanda bir modernizm söylemi ile de birleşmişti. Avrupa tarzı “kalkınma”, “çağdaşlaşma” ve tabii “ulusal bütünlük” gibi kavram ve olguların beslediği bu söylemde, tarih boyunca bu coğrafyadaki insan topluluklarını birbirine bağlayan daha doğrusu bu unsurları bir arada tutan Farsça özel bir önem kazanmıştır. Aryan ırkının, Farsçanın ve Zerdüştlüğün İran ulusunun kaybedilmiş kimliğinin üç sacayağını oluşturduğu[7] görüşüyle İran topraklarında yaşayan farklı kavimlerinin hepsinin üst bir kimlik olarak Fars/İranlı olarak görüldüğü ve ulusal aidiyet açısından diğer kimliklerin geçersiz kabul edildiği bu dönem, aynı zamanda bu ortak üst kimlikle Fars kimliğinin örtüştüğü bir dönem olmuştur. Bu anlayışla gerçekleştirilen takvim değişikliği[8], temel amacı Farsçayı yabancı kelimelerden arındırmak olan Fars Dil Kurumunun kurulması, Farsça kelimelerin yaygınlaştırılması, tarih ve edebiyat alanındaki çalışmalara ciddi şekilde destek verilmesi gibi birtakım uygulamalarla Pers kökenli tarihin ve kimliğin ihyası amaçlanmıştır. Nitekim Rıza Şah’ın kendisine soyadı olarak seçtiği Pehlevi, modern Farsçaya dönüşen eski dile verilen addı.[9] 1934 yılında itibaren de ülkenin adı olan Persia’nın artık dış dünyada İran olarak anılması söz konusu olacaktı. Perisa adı belki Farslılığa işaret ediyordu ama aynı zamanda “Kaçar gerilemesini” çağrıştıran bu ad yerine, asıl köken olan Aryenlerin görkemini ve doğum yerini akla getiren İran adı tercih edilmişti.[10] Yine yer adları da Farsçaya çevrilmişti.[11] İdari terimler ve askeri rütbeler de Farsçalaştırılmıştı.[12] Tabelalarda, mağaza önlerinde, işyerlerinin antetli kâğıtlarında, hatta kartvizitlerde bile yalnızca Farsça kullanılması hükme bağlanmıştı.
İkinci Cihan Harbi sürecinde 1941’deki İngiliz-Sovyet İşgali Pehlevi Devleti’nin değil ama Rıza Şah’ın sonunu getirince, İran’da bu defa oğlu Muhammed Rıza Şah’ın başta olduğu ama milliyetçi bir ara dönem denilebilecek süreç başlamıştır. Ancak 1953’te Musaddık’ın ABD-MI6 ortak darbesiyle devrilmesinin ardından ise Şah’ın Beyaz Devrim’i gündeme gelmiştir. Beyaz Devrim (1963), Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin modernleşme ve Batılılaşma programını hızlandırdığı dönemdir. Bu süreçte Şah, iktidarını meşrulaştırmak ve dinsel kurumların etkisini kırmak için Fars kimliğinin İslam öncesi kökenlerine ve monarşik geleneğine aşırı bir vurgu yapmıştır. Şah, kendisini Ahamenişler ve Sasaniler gibi eski Pers imparatorluklarının mirasçısı olarak konumlandırmıştır. Bu Fars kimliği anlayışı, etnik bir kimlikten ziyade, İran’ın 2500 yıllık kesintisiz krallık geleneğine dayanan ulusal bir kimlik olarak sunulmuştur. 1971 yılı görkemli bir şekilde düzenlenen “Pers İmparatorluğu’nun Kuruluşunun 2500. Yılı Kutlamaları” Fars kimliğinin devlet ideolojisi olarak zirveye çıktığı yıl olmuştur. Persepolis’te dünya liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen bu astronomik maliyetli etkinlik, Şah’ın kendi monarşik Fars kimliğini güçlendirme çabası olarak görülmüştür. Nitekim devletin kullandığı Fars kimliği ve özellikle 1971 kutlamaları ile 2500 yıllık kesintisiz Pers monarşisi geleneğine yapılan aşırı vurgu ile Pehlevi Hanedanının meşruiyetini sağlamlaştırmaya hizmet etmiştir. Siyasi bir araç olarak kullanılan, elitist ve gösterişli bir “Farslılık” anlayışı olarak nitelendirilen bu anlayışın, Şah’ın “Şahların Şahı” (Şahenşah) unvanına yaptığı vurguyu derinleştirerek, rejimi seküler bir monarşizm yönünde ittiği ve bunun da kitlelerin büyük çoğunluğunun benimsediği Şii İslami kimlikle keskin bir karşıtlık yarattığı ileri sürülmektedir.[13]
İran İslam Devrimi Sonrası: Güncel Pragmatik Dönüşüm ve Sembollerin Kullanımı
Pehlevi monarşisinin devrilmesinden sonra kurulan İslam Cumhuriyeti’nin önceki Pers milliyetçiliği ve Batılılaşma gibi ulusal kimlik unsurlarından net bir kopuşu temsil ettiği ileri sürülmektedir.[14] Bu bağlamda Fars kimliğine dair söylem ve politikaların 1979 İslam Devrimi sonrası akıbetine bakıldığında resmî ideolojinin radikal bir şekilde değiştiği görülmektedir. Pehlevî döneminin İranlıların Aryan ırkına mensubiyetini vurgulayan Aryanizm temelli milliyetçi politikaları, devrim sonrası rejim tarafından resmi olarak reddedilmiştir. Meşruiyetini antik İran kralları (örneğin Pers İmparatorluğu) ve Fars ulusal kimliği üzerinden inşa eden Şah, İslam’ın rolünü ikincil plana atmıştı. Oysa 1979 Devrimi sonrasında Ayetullah Humeyni liderliğindeki yeni rejim, meşruiyetini Şii İslam ve İslam Ümmeti (Ümmetçilik) üzerinden kurmuştur. Başka deyişle Pehlevî döneminde baskın olan Fars milliyetçiliği, devrimden sonra yerini Şiilik merkezli bir ideolojiye bırakmıştır. Rejimin sloganı olan “Ne Doğu Ne Batı, İslam Cumhuriyeti” aynı zamanda seküler milliyetçiliğe de karşı bir duruş anlamına gelmiştir. Şah’ın kullandığı Aryanizm ve aşırı seküler milliyetçi semboller hızla kaldırılmış, resmi söylemde milliyetçilik “İslam’a aykırı” bir ideoloji olarak kınanmıştır.
Bununla birlikte, resmî ideolojideki bu dönüşümün aksine pratikte Pehlevîlerin uyguladığı devlet merkeziyetçiliği ve Farsçanın egemenliği büyük ölçüde devam etmiştir. Nitekim Pehlevîlerin temel Farslaştırma politikası olan Farsçanın (Farsî) ülkenin tek resmi eğitim ve yönetim dili olması uygulaması devam etmiştir. Türkler, Kürtler, Araplar ve Beluçlar gibi etnik azınlıkların kendi dillerinde eğitim görme ve yayın yapma haklarına yönelik kısıtlamalar büyük ölçüde korunmuştur. Bu durum azınlıklar tarafından bir anlamda Pehlevî dönemi Farslaştırma politikalarının İslamcı bir kılıfla sürdürülmesi olarak yorumlanmıştır. İslami devrim ilkelerine göre ümmet bütün kimlik tanımlamalarının yerine geçse de İslami devrimden sonra da Fars milliyetçiliği özellikle de antik İran milliyetçiliği sürdürülmüştür.[15] Ayrıca yeni rejimin ülkenin toprak bütünlüğünü ve merkezi otoriteyi koruma konusundaki politikaları da Şah dönemindeki uygulamalarla benzer bir seyir izlemiştir. Etnik grupların özerklik talepleri, rejimin bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görülerek şiddetle bastırılmıştır.
Rejim, antik İran milliyetçiliğini reddetse de Fars kültürünün İslami kimlikle uyumlu unsurlarını korumuş ve hatta kullanmıştır. Devrimden sonra Fars dili ve edebiyatının büyük ustaları olan Hafız, Sadi ve Firdevsi gibi şairlere yönelik saygı devam etmiştir. Bu şairler aynı zamanda Şii-İslami ve Fars-İslami kimliğin sentezini temsil ettikleri için rejim tarafından milli kimliğin İslami yönünü pekiştirmek bağlamında işlevsel bir kültür unsuru olarak değerlendirilmişlerdir. Antik Pers (Fars) mirasına yönelik Şah dönemindeki aşırı vurgu (örneğin Persepolis kutlamaları) terk edilse de bu mirasın kendisi tamamen yok sayılmamış; ancak İslami bir çerçeve içine oturtulmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla Fars kimliğinin siyasi-ideolojik çerçevesini milliyetçilikten İslamcılığa kaydırmış ancak ülkenin idari ve kültürel merkeziyetçi yapısını büyük ölçüde korumuştur. Bu nedenle Pehlevîlerin Farslaştırma politikalarının merkeziyetçi ve dilsel boyutu devam etmiş, sadece felsefi ve ideolojik temeli değiştirilmiştir.
Eski Pers tarihini okul kitaplarından silerek yerine İslam sonrası anlatıları koyan rejim, 7 Ekim sonrasındaki süreçte, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan 12 günlük çatışmanın ardından bölünmüş toplumu bir araya getirmek için ülkedeki muhalifleri dışlayıcı bir söylemden ziyade onları da içerecek şekilde yeni bir anlatı inşa etmeye başladığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu çerçevede mezkûr çatışmadan sonra İran’da tarihî ve mitolojik birtakım referanslardan beslenen bir “İran milliyetçiliği”nin öne çıkarılmaya başlandığı, böylelikle rejimin meşruiyet tabanını genişleten pragmatik bir senteze yöneldiği ifade edilmektedir. Nitekim dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in, İsrail’le savaşın ardından kamuoyu önüne ilk defa çıktığı 5 Temmuz’daki Aşure töreninde daha “Ey İran“ adlı eserin seslendirilmesi bu bağlamda öne çıkmaktadır. Zira bu eser her ne kadar Muhammed Nuri tarafından İslam Devrimi sonrasında seslendirilmiş ve popüler olmuş olsa da 1941’de yani II. Dünya Savaşı sırasında, ülkenin İngiliz-Sovyet işgali döneminin ortaya çıkardığı milliyetçi ruh bağlamında Hüseyin Güligülab tarafından yazılmış ve Ruhullah Halıki tarafından bestelenmiştir. Otuz yıl boyunca Tahran radyosunun günlük yayınlarının başlama ezgisi olarak kullanılmıştır. 1979 Devrimi’nden sonra ise yeni rejimin toplumsal bağ olarak ulustan ziyade dine yönelik vurgusuna karşı çıkanların favori eseri hâline gelmiş ve popülerliği daha da artmıştır. Daha sonra İslam rejimi tarafından yasaklanmış olan bu eserin tekrar İslam rejimi tarafından bizatihi öne çıkarılması söz konusu meşruiyet zeminin genişletilmesi çabaları bağlamında önemlidir.
Diğer taraftan İsrail’le çatışmalar daha devam ederken Tahran’ın Seshahri semtindeki Vanak Meydanı’na Fars mitolojisi kahramanlarından Okçu Areş’in[16] heykelinin dikilmesi bu bağlamda dikkate değerdir. Pehlevice (Orta Farsça) ile yazılmış kadim Zerdüştî ve İran mitolojik metinlerinde sıklıkla refere edilen Areş’in efsanesinin aynı zamanda ABD-İngiliz ortak darbesiyle Musaddık’ın devrilmesini takip eden sıkıntılı zamanlarda da öne çıkarıldığı ifade edilmektedir.

Antik Pers mitolojisinin meşhur kahramanı Rüstem (Rüstem-i Zâl) de yine öne çıkarılan figürlerden biridir. İsfahan’ın Şahinşehr kentindeki Firdevsi Meydanı’nda Rüstem’in, atı üzerinde sembolik bir ejderhayla şiddetli bir mücadelede tasvir edildiği 14 metrelik bir heykelin açılışı yapılmıştır. İran mitolojisine göre dev kötülüğün sembolü olup istedikleri zaman insanlar, ejderhalar, aslanlar, yaban eşekleri gibi başka varlıklara dönüşme özelliğine sahiptir.[17] Bu bağlamda heykeldeki ejderha kötülüğün sembolü iken, yıldırım hızındaki atı Rahş ise kötülere ve kötülüğe karşı vicdanının bir sembolü olarak temsil edilmektedir.

Bunlara ilaveten, 7 Kasım 2025 tarihinde ise Tahran’ın İnkılâp Meydanı’nda, Edessa Muharebesi’ndeki (MS 260) zaferi anmak amacıyla Nakş-ı Rüstem’de Roma İmparatoru Valerian’ın Sasani Kralı I. Şapur önünde diz çökerek teslim oluşunu tasvir eden kabartmadan esinlenerek yapılan devasa bronz heykelin açılışı gerçekleştirilmiştir. Açılışta kadim İran askeri ile bir Devrim Muhafızları Ordusu mensubunun elindeki kalkanlarda yer alan “İranlılara karşı tekrar diz çökeceksiniz” ifadesi; sosyal medyada sıklıkla paylaşılan görsellerde I. Şapur ve Valerianus yerine Hameney ile Trump ve Netanyahu’nun kullanılması ve yine aynı ibarenin (“İran’ın önünde diz çökeceksiniz”) yazılmış olması dikkat çekicidir.
Bütün bu kadim Pers sembollerinin öne çıkarılması ile rejimin, İran halkının konsolidasyonunda İslam kimliğinden ziyade Farslılık ekseninde ortak bir İranlılık kimliğini daha işlevsel bulduğunu değerlendirmek mümkündür.

Mevcut İran rejimi ayrıca, Ahamenîş Devleti’nin kurucusu Büyük Kuruş’un (Kiros) öne çıkarılması hususunda da girişimlerde bulunmakta ve Pers geçmişini uluslararası platformlarda daha fazla gündeme getirmekten geri kalmamaktadır. Nitekim Kuruş tarafından M.Ö. 539 yılında Babil’in fethinden sonra ilan edilen “Kiros Kanunları” ya da “Kiros Silindiri“ olarak bilinen metin İran Bilim, Araştırma ve Teknoloji Bakanlığı’nın girişimleri sonucunda 6 Kasım 2025’te UNESCO tarafından dünyanın ilk insan hakları bildirgelerinden biri olarak resmen tanınmıştır. Din özgürlüğü, köleliğin kaldırılması ve kültürlere saygı ilkelerine vurgu yapan belgenin hükümlerinin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilk dört maddesiyle paralellik gösterdiği düşünüldüğünde, İran’ın modern insan haklarının temelinin kendi Pers kökenlerine dayandığı mesajını vererek bir yandan Batı dünyası ile ilişkilerinde aslında değerlerinin ne denli örtüştüğünü vurgulamak istediği bir yandan da rejimin Fars geçmişine ilişkin fikrî dönüşümünü simgelediği ileri sürülebilir. Zira 1987’de peygamberlerin Kiros gibi kralları yendiğini ve “tarihte bu hükümdarlardan geriye sadece alayla anılan isimler kaldığını” söyleyen[18], 2011 yılındaki bir konuşmasında ise “bu milletin tüm büyük askeri zaferleri İslam’dan sonra geldi” ifadesini kullanarak, İslam öncesi rivayetleri “belgelenmemiş şeyler” olarak nitelendiren[19] bir dinî lidere sahip olan rejimin bu hususta bir söylem değişikliğine gittiği anlaşılmaktadır.

İran’da Fars Kimliğinin Merkezî Rolü: Anayasal Konum ve Eleştiriler
İran’da Fars kimliği, yalnızca etnik bir kökenden ibaret olarak değerlendirilmemekte; binlerce yıllık kesintisiz bir medeniyetin ve bu medeniyetin kendine özgü siyasî yapısıyla girdiği etkileşimin bir sonucu olarak görülmektedir. İran tarihinde Farsçanın ve özellikle edebiyat, şiir ve sanatla nesillere aktarılan Fars kültürünün İran medeniyetinin ana unsuru olarak görülmesi yaygın olup Farsların kimliğinin sürekliliği konusunda dil ve kültürün rolü öne çıkarılmaktadır. Bu anlayış siyasi yapı çöktüğünde bile edebiyatı ve kültürü İran halkının kolektif hafızasını ve kimliğini koruyan temel dayanak olarak telakki etmekte ve İran platosunda yaşayan ve bu ortak kültürel-tarihî mirasa sahip olan halkın, esasen binlerce yıllık aynı medeniyetin bir parçası olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla “Fars” terimi çoğu zaman daha kapsayıcı olan “İranlı” kimliğiyle eş değer tutulmaktadır.
Günümüzde Farslar, İran’daki nüfusun çoğunluğunu oluşturmanın yanı sıra, başkent Tahran’a yakınlıkları ve bürokrasiye hâkimiyetleri nedeniyle siyasi ve idari aygıtın da büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, Farsçanın ülkedeki merkezî ve mutlak konumunu açıkça belirten hükümler içermektedir. İran Anayasası’nda Farsça ve dolaylı olarak Fars kimliğine ilişkin en temel hükümlerden biri 15. maddedir. Bu hüküm, Farsçayı devletin resmi ve ortak dili ilan ederken etnik Fars grubunun kendisinden bir “etnik azınlık” olarak bahsetmemekte; aksine Farsça üzerinden bir dilsel ve kültürel üstünlük sağlamaktadır. Nitekim Farsçanın ve Fars yazısının ülkedeki temel ve zorunlu statüsünü ortaya koyan bu maddeye göre İran ulusunun resmi, ortak dili ve yazısı Farsça olup; belgeler, yazışmalar, resmî metinler ve ders kitaplarının hepsi bu dilde ve yazıda olmak zorundadır. Bununla birlikte 15. maddenin sonunda yer alan, “basında, kitle iletişim araçlarında, kendi edebiyatlarını öğretirken okullarda, Farsça diliyle birlikte bölgesel ve etnik dillerin kullanılması, serbesttir” hükmü de oldukça tartışmalıdır. Nitekim bu hüküm teorik bir izin anlamına gelmekte ve anadilde eğitim hakkını (Farsça’dan bağımsız ve zorunlu olmayan bir eğitim hakkını) garanti etmemektedir. Pratik hayatta, devlet okullarında anadilde eğitim verilmesi için gerekli altyapı, öğretmen ataması veya müfredat düzenlemesi yapılmadığı, böylece bu hakkın sadece sınırlı bir kültürel faaliyete indirgendiği görülmektedir. Anayasanın etnik grupları “azınlık” olarak tanımlamaması (zira Anayasada 13. madde bu terimi sadece Zerdüşt, Yahudi, Hristiyan gibi dini azınlıklar için kullanmaktadır), etnik grupların dil haklarını talep etme zeminini hukuken zayıflattığı hususu akademik yayınlarda sıkça eleştirilen bir noktadır. Özetle, Farsça’nın yanı sıra Türkçe, Kürtçe gibi etnik dillerin kullanımı sadece basın ve edebiyat öğretimi gibi sınırlı alanlarda serbest bırakılmış olsa da anadilde eğitimi resmî olarak güvence altına almamaktadır. Özetle İran Anayasası, Farsça’yı devletin temel dayanağı olarak mutlaklaştırarak Fars kültürünü ve dilini diğer etnik grupların dillerine karşı üstün ve merkezi konuma getirmiştir. Rejimin, zorunlu eğitim ve medya gibi araçlarla Farsçanın ve Fars kültürünün hâkimiyetini sağlamlaştırarak, diğer etnik dillerin ve kimliklerin kamusal alandaki görünürlüğünü azaltmaya çalışması eleştirilere de konu olmaktadır. Bu bağlamda Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) raporları da İran’daki Fars merkezli ulusal kimlik ve dil hegemonyasının varlığına işaret eden eleştirileri içermektedir. Örneğin Uluslararası Af Örgütü’nün 2024 tarihli raporu, İran’daki etnik azınlıkların, eğitim, istihdam, yeterli konut ve siyasi makamlara erişimlerinin kısıtlanması dâhil olmak üzere yaygın ayrımcılıkla karşı karşıya kaldıklarına dikkat çekmektedir. Ayrıca bu raporlarda dil haklarının kısıtlanması ve Farsça’nın yegâne eğitim dili olmasının yol açtığı sakıncalara da yer verilmektedir. İran’daki mevcut merkezî yönetimin, diğer etnik grupların yoğun olduğu bölgelerdeki yerel özerklik veya kültürel hak taleplerini genellikle ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak algılamasının bu türden politikalarda etkili olduğu değerlendirilmektedir. Dolayısıyla ülkedeki merkeziyetçi yapı, etnik azınlıkların siyasi temsilini sınırlamakta ve kültürel aktivizme karşı sert önlemler almaktadır. Diğer taraftan Farsların yoğunlaştığı merkezi bölgelerin (Tahran, İsfahan), genellikle azınlıkların yoğun olduğu sınır bölgelerine göre daha fazla ekonomik yatırım ve kalkınma projelerine konu olması da ülkedeki azınlıklar arasında ekonomik eşitsizlik algısını ve merkeze karşı hoşnutsuzluğu artırmaktadır.
Sonuç
İran’da Fars kimliği, Antik Pers mirası ve Fars dilinin üstünlüğü üzerine inşa edilmiş merkezî bir ulusal kimlik teşkil etmektedir. Tarihsel kesintilere rağmen Fars dili ve kültürü, İran medeniyetinin ana damarını taşıyıcı unsurlar olarak görülmüştür. Modern İran’da Pehlevî Hanedanlığı döneminde (1925-1979) Fars kimliği, tüm etnik çeşitliliği tek bir çatı altında toplamayı amaçlayan yoğun bir Farslaştırma politikasıyla seküler milliyetçiliğin zirvesi hâline gelmiştir. 1979 İslam Devrimi sonrasında ise resmî ideoloji, seküler milliyetçiliği reddederek meşruiyetini Şii İslam ve ümmetçilik üzerine kurmuştur. Ancak bu ideolojik dönüşüme rağmen Pehlevîlerin başlattığı devlet merkeziyetçiliği ve Farsçanın tek resmî dil olması uygulaması büyük ölçüde devam etmiş, bu durum azınlıklarca Farslaştırma politikalarının İslami kılıfla sürdürülmesi olarak algılanmıştır. Son dönemde, rejimin toplumsal birliği sağlama çabaları bağlamında pragmatik bir söylem değişikliğine gittiği gözlemlenmektedir. İslami kimliğe yapılan aşırı vurgunun yanı sıra, İran’ın tarihî ve mitolojik figürleri ve Pers geçmişi yeniden ön plana çıkarılmaktadır. Bu sembollerin kullanımı, rejimin halkın konsolidasyonunda artık sadece İslami kimlikten ziyade, Farslılık ekseninde ortak bir İranlılık kimliğini daha işlevsel bulduğuna işaret etmektedir. Bu yeni anlatı, ulusal birliği güçlendiren İslami kimlik ile Antik Pers mirasının bir sentezini temsil etme çabası olarak yorumlanmaktadır. Sonuç olarak, Farsça ve Fars kültürü, İran Anayasası ile mutlak bir merkeziyetçi konuma yerleştirilmiş olup mevcut rejim, ideolojik temeli İslamcılığa kaydırmış olsa da merkeziyetçi yapıyı ve Fars dilinin egemenliğini korumuş; zorlayıcı koşullar altında ise meşruiyet tabanını genişletmek için tarihî ve kültürel Fars sembollerini yeniden siyasete entegre etmeye başlamıştır.
Dipnotlar:
[1] Farsların Perslerin bir devamı olmadığı, Fars kimliğinin Samanî devletinin bölgeye ithal ettiği bürokratik bir unsur olarak ortaya çıktığı yönündeki görüş için bkz. Aygün Attar, “İran’ın Farslaşma Süreci ve Bu Süreçte Farsçanın Rolü”, Erdem 52 (2008), 1-40.
[2] Kimi İranlı tarihçiler tarafından İran’ın Arap fethini dahi kültürel kimliğini kaybetmeden atlatmış olduğu ileri sürülmekte, Arap yönetimi altında bile kültür ve yönetimdeki Fars etkisinin önemli olduğuna dikkat çekilmektedir. Fetihten sonra birçok İran dilinin varlığını sürdürdüğü; yeni Farsça’nın, İran topraklarında bağımsız devletlerin yükselişiyle birlikte saray, hükümet ve edebiyat dili hâline geldiği; Türk ve Moğol hükümdarlar döneminde bile varlığını sürdürdüğüne dikkat çekilmektedir. Bkz. Homa Katouzian, The Persians: Ancient, Medieval and Modern Iran (Yale University Press, 2009), 112-131.
[3] Ahmed Eşref, “İran’da Ulusal ve Etnik Kimlik Krizi,” İran: Ulusal Kimlik İnşası içinde, ed. Hamid Ahmedî (Küre Yayınları, 2009), 101.
[4] İran-Rus Savaşları’ndan sonra dikte edilen Gülistan ve Türkmençay Antlaşmaları, Anglo-İran Savaşı ve Paris Antlaşması sonrasında İran bağımsızlığını tamamen yitirmiş ve Aglo-Rus güç mücadelesinin arenasına dönüşmüştür.
[5] Eşref, “İran’da Ulusal ve Etnik Kimlik Krizi,” 101.
[6] Ervand Abrahimian, Modern İran Tarihi (İş Bankası Kültür Yayınları, 2018), 89.
[7] Hüseyin Beşiriyye, “İran’da Siyasal İdeoloji ve Toplumsal Kimlik,” İran: Ulusal Kimlik İnşası içinde, ed. Hamid Ahmedî (Küre Yayınları, 2009), 79.
[8] Müslümanların kullandığı ay takvimi yani Hicrî takvim yerine ilkbaharın ilk günü 21 Mart’ı başlangıç kabul eden eski Pers Yeni Yılı’na uygun güneş takvimine geçildi. Böylece eski İslamî takvimine göre 1343 olan (M.S. 1925) olan yeni yıl yeni İran güneş takviminde 1304 olmuştu. Müslüman ayların isimleri de Hordad, Tir, Şehrivar, Mehir, Azar gibi Zerdüştî terimleriyle değiştirilmiştir.
[9] Abrahimian, Modern İran Tarihi, 104.
[10] Abrahimian, Modern İran Tarihi, 114.
[11] Arabistan artık Huzistan’dı; Sultanabad’ın yerini Arak; Bampur’un yerini İranşehr almıştı. Meşhedsar Babulsar, Muhammeriye Hürremşehr, Tus ise artık Firdevs olmuştu ve bu şehirdeki Firdevsî anısına yapılan anıtmezar Şah’ın bizzat katıldığı bir törenle açılmıştı.
[12] Örneğin vilayet artık ustan, vali de artık ustandâr olmuştu; polis anlamındaki nizamiye şehrban, subay karşılığında kullanılan sahib-i mansıb da artık avşar olarak değiştirilmişti. Bkz. Abrahimian, Modern İran Tarihi, 115.
[13] Nikki Keddie, Modern Iran: Roots and Results of Revolution (Yale University Press, 2006), 132-169.
[14] Shaul Bakhash, The Reign of the Ayatollahs: Iran and the Islamic Revolution (Basic Books, 1984).
[15] Raheb Mohammadi Ghanbarlou, “İran’da Fars Milliyetçiliği,” Milliyetçilik içinde, ed. Tevfik Erdem (Otorite Yayınları, 2020), 512.
[16] Nimet Yıldırım, Fars Mitolojisi Sözlüğü (Kabalcı Yayınevi, 2008), 66-67.
[17] Neslihan Konyalı, “Firdevsî Şehnâmesi Kahramanlarından Rüstem’in Devlerle Mücadele Sahnelerinin İkonografisi,” Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 1, no. 45 (2023): 338.
[18] Hamaney’in 15 Ocak 1987 (25 Dey 1365) tarihinde, İslam Devrimi Muhafızları ve Besic Komutanları ile yaptığı görüşmeden.
[19] Hamaney’in 17 Ekim 2011 tarihinde Kirmanşah’ta yaptığı konuşma.


