ABD Başkanı Donald Trump’ın 2017 yılında başlayan ilk başkanlık döneminde daha çok göçmen karşıtlığı ve korumacı ekonomi politikaları kendini göstermişti. “Önce Amerika” ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” sloganları çerçevesinde şekillenen bu politikalar, ABD’nin pek çok ülke ile ilişkilerinde büyük sarsıntılar yaşanmasına neden oldu.
Trump’ın dünya siyasetinde etkili olan diğer faktörler ise kimi iç politik ayrışmadan kaynaklanan lider diplomasisi ki bunun en bariz örneği Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’dir. Diğer örnek ise daha çok ABD dış politikasının izlemesi gerektiği politikalar ve ikili ilişkiler üzerinden şekillenen lider diplomasi örneği olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Trump’ın ilk seçildiği dönemde Rusya’nın seçim süreçlerine müdahil olduğu iddiaları ile başlayan ve akabinde Biden’ın Zelenski ile yakın ilişkiler içinde olduğu bir dönemde gelişen Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve bunun akabinde sürmekte olan Rusya-Ukrayna Krizi, ABD iç siyasetindeki rekabetin dış politikaya yansıması olmuştur.
Diğer yandan dünyada jeopolitik dengelerde yaşanan değişim, ABD’nin büyük mali borçlanması ve uzak bölgelerde siyasi olarak yaşadığı zorluklar Afganistan başta olmak üzere Suriye gibi örneklerin de eklenebileceği ABD’nin varlığını sürdürmekte zorlandığı örnekler olarak kendini göstermiştir. Her ne kadar Demokratlar ve Cumhuriyetçiler olarak yaklaşımları farklı olsa da Afganistan’dan tahliye ve Suriye’den çekilme konularında, ABD dış politikasında görece süreklilikten bahsedilebilir. Trump’ın siyasetinde Türkiye ile ilişkiler ise Türkiye’nin Suriye başta olmak üzere Libya, Doğu Akdeniz, Güney Kafkasya ve hatta Doğu Avrupa’da göstermiş olduğu başarılı diplomasi ve zafer örnekleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile kurduğu lider diplomasisi üzerinden şekillendi.
Bu dönemde Trump, Çin ile ilgili keskin açıklamalar yaptığı için Tayvan vb. konular üzerinden artarak belirginleşen bir ABD-Çin gerilimi beklentisi arttı. Ancak Trump’ın başkanlığı bir dönem Biden’a devretmesinin ardından yeniden başkan seçilmesi ile Trumpizm kendini daha açık şekilde göstermeye başladı. Trumpizm’in daha somut bir çerçeveye oturmasında ise aralık ayında yayımlanan Ulusal Strateji Belgesi bir referans teşkil etti.
Trumpizm 2.0
Esasen Trumpizm 2.0, Monroe Doktrininden etkilenmiş, Merkantilizm rüzgarları esen, aşırı sağcı yaklaşımları önceleyen güçlü liderlerle ve Trump destekçileriyle yönetilen bir dünya ve ticaret akışı güçlü olan ve daha çok ABD’nin ekonomik çıkarlarına hizmet eden bir anlayışı ifade eder niteliktedir. Ancak Trump’ın bu politikalarının yeni bir dünya inşa etmek için değil şekillenen yeni dünyada ABD’nin kendi bölgesinde çıkarlarını ve nüfuzunu korumak için savunma iç güdüsüyle bezenmiş saldırganlık içerdiği görülmektedir. Trump, çatışma, savaş ve anlaşmazlık içinde olan diğer devletlerin beklentileri arasında gelip giderken iki temel referansa sahip. Güçlü olan ve Amerika’ya para kazandıran tarafa daha çok alan açıyor. Zayıf olanı ise eziyor.

Bu çerçevede bakıldığında ABD’nin dünyanın jandarmalığı görevinden vazgeçtiği ve uzak bölgelerde yaşanan anlaşmazlık ve krizlerin maliyetlerinden kaçınmak istediği görülmektedir. Bu politika ABD’nin dünyada zarar gören imajını düzeltme imkanı sunsa da Trump bunu tek taraflı gümrük tarifeleri politikası, ötekileştirdiği zayıf toplum ve topluluklar ve İsrail yanlısı politikalar ile adeta çöpe atmaktadır. Bu anlamda ASEAN ülkeleri olarak Çin, Japonya ve Güney Kore’nin Trump’ın ekonomi politikalarına karşı ortak bildiri yayınlaması bu durumun bir yansıması olarak görülebilir. Bazı Avrupalı liderlerin Trump’a karşı ortak bir tavır sergileme girişimleri de diğer bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Monroe Doktrini
ABD Başkanı James Monroe 1823 yılında Kongrede yaptığı konuşmada Amerikan siyasetini açıkladı. Bu politikaya göre, Avrupa devletlerinin Latin Amerika üzerindeki sömürgeci yaklaşımlarından vazgeçmesi karşılığında ABD, Avrupalı ülkelerin diğer bölgelerde ve kendi bölgelerindeki politikalarına müdahil olmayacaktı. Aslında bu politika merkezde nüfuzu derinleştirmek ve yakın çevrede kontrolü ele geçirmek anlamına geliyordu. Şu anda bu politika Çin ve Rusya için kendini daha çok gösteriyor. Monroe Doktrini, Trumpizm’de dünyadaki diğer büyük devletlerle çatışma ve savaşlardan uzak durma ve büyük devletlerin yakın çevrelerindeki politikalarında onlarla uyumlu bir yaklaşım içerirken ABD’nin yakın çevresi olarak Amerika kıtasında bu ülkelerin politikalarına asla taviz vermemeyi içeriyor.
Çin ve Rusya Politikası
Yukarıda belirtilen gerekçelerle Trumpizm 2.0, dünyada rakip olarak gördüğü iki büyük güç olan Rusya ve Çin’e kendi bölgelerinde alan açarken Amerika kıtası ve yakın çevresinde bu güçlere en ufak taviz vermemek üzerine şekilleniyor. Bu anlamda Trump’ın dünya siyasetinde Kanada, Grönland, Panama Kanalı ve Güney Amerika, ABD’nin hakimiyet bölgesi. Hatta öyle ki Trump’ın ikinci dönem başkan olarak seçilmesinden kısa bir süre sonra “Kral Çok Yaşa” yazılı, yapay zeka ürünü kral tacı taktığı bir görsel paylaşması Trump’ın bir kral/imparator imajı çizmek istediğine ilişkin tavır olarak görülebilir. Monroe doktrini ve bu belirtilen çerçeve Trump’ın dünyayı imparatorlarla yönetmek istediği ve kendisini de en büyük imparator olarak konumlandırdığı çerçeveyi dikkate değer hale getiriyor.

Putin’le Alaska görüşmesi sonrası Trump tam istediği sonuçları elde edemeyince bu kez Rusya’yı tehdit eden ifadelere yöneldi. Akabinde yetkilendirdiği bir ekibi Rusya’ya görüşmeler için gönderdi. Bunun akabinde tekrar Rusya yanlısı planlar ortaya çıktı. Akabinde ABD yönetimi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu terör örgütü lideri ilan etti. Bu tabloda Putin’le Ukrayna-Venezuela pazarlığı mı yapıldı sorusu akla geliyor. Sahada öne çıkan ve daha güçlü aktörlere ve daha çok çıkar elde etme durumuna göre Trump politikası şekilleniyor. Bu durumda Ukrayna’da mevcut durumda kim gücü belirgin şekilde domine ederse Trump o tarafa daha çok destek verecek görünüyor. Yani AB kendi içinde konsolide olur ve Rusya’ya karşı başarı elde edebilirse Trump tavır değiştirebilir. Ancak aksi olur ve Rusya sahada daha da ilerlerse Trump, Putin’e desteğini artıracaktır.
Trumpizm’in dünya siyasetinde ulus devletten imparatorluğa yönelişin diğer bir yansıması da ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrcak’ın açıklamalarında kendini göstermektedir. Barrack, 1919’dan beri ulus devletler bizi engelliyor diyerek Hazar’dan Akdeniz’e uzanan hat fikrini tekrarladı. Ayrıca “her ülkenin, her eyaletin farklı bir hükümet tarafından yönetilmesi fikri” bölgede pek işe yaramadı ifadelerini kullandı. Barrack, Kıbrıs meselesinin de Doğu Akdeniz-Hazar bağlantısı bağlamında çözülmesi gerektiğini söyledi Barrack’ın bölgeyi tanımlarken sıklıkla ifade ettiği Akdeniz’den Hazar’a ifadesi, Trumpizm’in dünyayı ulus devletler düzeyinde değil daha büyük yekpare aktörler (imparatorluk) şeklinde okumak istediğini gösteriyor. Açıklamasında referans aldığı tarih 1919 Orta Doğu’da pek çok yeni ulus devletin zuhur etmeye başladığı süreci ifade ediyor.
AB Politikası
Trump, AB’de kendi görüşlerine yakın politik bakışa sahip liderlerle çalışmak istiyor. Diğer yandan Trump politikalarını desteklemeyen liderleri zorlayacak adımlar atmaktan çekinmiyor. İtalya, Polonya, Macaristan ve Avusturya liderleri Trump’a ve politikalarına yakın liderler olarak Avrupa’da yeni bir sürecin gelişmesini sağlıyorlar. Trump bu ülkelerin Avrupa’yı domine edecek bir etkiye sahip olmasını istiyor. Diğer yandan Polonya üzerinden Ukrayna konusunda atılan adımlar, Trump’ın Rusya-Ukrayna politikasının şekillenmesinde kendini daha çok gösterecek gibi görünüyor. Bu devletlerin ortak hareketi bir bakıma Trump Avrupası’nı şekillendiriyor.
Trumpizm’in Etkileri
Dünyada pek çok devlet Trump’ın baskılarından zarar görüyor veya zayıflıyor. Diğer yandan “Trump Amerikası”nı ise bu hegemon (aşağılayıcı) dil zayıflatıyor. Bu süreçte bir şekilde dışarda kalabilenler, Trump’la iyi geçinmeyi başarabilenler veya Trump politikalarından en alt düzeyde etkilenenler Trump 2.0’ın kazananları olacak. Yani kaybetmeyenin kazandığı bir dönem! ABD iç siyasetinde yaşanan büyük kırılma ve eş zamanlı olarak dünya siyasetinde yaşanan değişim Trump sonrası süreçte olası bir demokrat başkan durumunda bugün kaybetmeyen aktörlerin daha çok kazandığı bir dönemin belirmesi de muhtemel.
Bu yazı, ilk olarak 02.01.2026 tarihinde Fokus Plus’ta yayımlanmıştır.


