Çinliler beddua edecekleri zaman “İlginç zamanlarda yaşayasın” derlermiş. Bugün bu beddua küresel ölçekte ama en çok da Avrupa için gerçeğe dönüşmüş gibi görünüyor. Çin’in yükselişi ve buna karşı dünyanın süper gücü ABD’nin ürettiği cevap, dünyayı ve insanlığı gerçekten “ilginç zamanlardan” geçiriyor. Bu gerilimin etkilerini Orta Doğu’da İran etkisinin radikal biçimde tasfiye edilmesinde, Trump’ın Venezuela’ya yönelik alışılmadık ve olağanüstü müdahalesinde, Panama Kanalı üzerindeki taleplerinde ve Kanada’ya yönelik “eyaletim ol” çağrılarında net biçimde görüyoruz. Fakat bu ilginç zamanların en çarpıcı yansımasını transatlantik ilişkilerde görüyoruz desek abartmış olmayız. Zira Trump, ikinci döneminde transatlantik ilişkilerde büyük bir jeopolitik şok etkisi yaratacak bir dizi adım attı.

ABD’nin güvenlik garantilerinin artık kesin olmadığına yönelik açıklamaları, Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en büyük güvenlik krizini doğurdu. Bunun da ötesinde Trump’ın, bir NATO ve AB üyesi olan Danimarka’nın Grönland’daki topraklarına açıkça göz dikmesi ve ilhak çağrısında bulunması, değişmekte olan dünya düzenini Avrupa açısından inkâr edilemez biçimde görünür hâle getirdi. Aslında Çarşamba’nın gelişi Perşembe’den belliydi. Avrupa son on yılda art arda jeopolitik şoklar yaşadı ve kendi içindeki hantallık ve stratejik körlük nedeniyle ancak bu sarsıntılar sonrasında derin uykusundan uyanmaya başladı. Birinci jeopolitik şok, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı işgaliydi. Avrupalılar bu meydan okumayı eski yöntemlerle yönetebileceklerini, ABD desteğiyle Rusya’yı Ukrayna’da tüketebileceklerini düşündüler. İkinci şok, 2022’de Rusya’nın Kiev’i hedef alan ve savaşı tüm Ukrayna’ya yayan saldırısıydı. Avrupa, özellikle de Almanya, bu savaşa Biden yönetimindeki ABD tarafından adeta zorla sürüklendi ve Rusya ile olan enerji ve ticaret köprülerini geri dönülmez biçimde yaktı. Üçüncü şok, Trump’ın iktidara gelerek transatlantik ilişkileri temellerinden sarsması oldu. Trump, Ukrayna politikasını tersyüz ederek, ABD tarafından savaşa sürüklenen Avrupa’yı Rusya karşısında yalnız bırakmakla tehdit etti. Dördüncü jeopolitik şok ise Trump’ın Grönland üzerinden Danimarka’ya yönelttiği ilhak talebiydi; bu talep yeni bir dünyanın kurulduğunu artık tartışmaya yer bırakmayacak biçimde Avrupalılara gösterdi. Bütün bu yaşananlar, Avrupa’nın güvenliğini artık ABD’ye ihale edemeyeceğini, Washington’a koşulsuz güvenemeyeceğini ve kendi ayakları üzerinde durmak zorunda olduğunu ortaya koydu.
Avrupa, bu nedenle ekonomik, diplomatik ve jeostratejik önceliklerini radikal biçimde yeniden tanımlamak zorunda. İşte bu noktada Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’ın oluşturduğu E3 çekirdeği savunma iş birliği için bir araç hâline gelmeye başladı. Bir zamanlar İran nükleer anlaşması için kullanılan bu format, bugün Rusya’yı dengeleme ve Avrupa savunmasını yeniden inşa etme misyonuyla Avrupa güvenliğinin sağlamak için kullanılmaya başlandı.

E3, henüz NATO’ya alternatif bir yapı değil. Daha çok NATO içinde güçlü bir Avrupa ayağı gibi hareket ediyor. Fransa ve Birleşik Krallık nükleer caydırıcılık ve stratejik planlama kapasitesiyle bu çekirdeğin “kılıcı” olurken Almanya sanayi, lojistik ve finansal ölçeğiyle “savaşın sürdürülebilirliğini” sağlayacak gibi gözüküyor. Bu çekirdeği ayakta tutan omurga ise üç adet ikili savunma hattından oluşuyor. Birincisi, Fransa–Birleşik Krallık hattından oluşuyor. Lancaster House 2.0 savunma ve güvenlik iş birliği anlaşması ile iki ülke nükleer caydırıcılık ve müşterek kuvvet mantığını derinleştirerek Ukrayna güvenliği için Avrupa temelli bir garanti tartışmasını başlattılar. İkincisi, Birleşik Krallık–Almanya arasında imzalanan Trinity House Anlaşmasıdır. Bu anlaşma hava savunmasından mühimmata, siber ve uzaydan lojistiğe kadar Avrupa savunma kapasitesinin ölçeklenmesini hedefliyor. Üçüncüsü ise Fransa–Almanya hattıdır. “Franco-German Reset” ile FCAS ve MGCS gibi projeler üzerinden Avrupa’nın kendi silah sistemlerini üretme iradesi kurumsallaştırılıyor. Bunun da ötesinde Baltık ve Doğu Avrupa’da ortak konuşlanma planları yapılıyor.
Ancak E3’ün siyasi iradesi tek başına yeterli değil. Caydırıcılık artık söylemle değil, üretimle ölçülüyor. Bu yüzden Avrupa SAFE programı ile savaş ekonomisine geçmek istiyor. Bu kapsamda mühimmat, hava savunma sistemleri, uzun menzilli füzeler, İHA’lar ve ortak tedarik mekanizmaları Avrupa içinde, birlikte ve hızlı üretilecek. Avrupanın güvenlik mimarisindeki bütün bu dönüşüm Türkiye’yi doğrudan merkeze taşıyor. Son 20 yılda güçlü bir savunma sanayi altyapısı kuran Türkiye İHA, mühimmat, kara ve deniz platformları üretimi ile Avrupa’nın en büyük açığını kapatabilecek bir savunma sanayii üretim kapasitesine sahip.
Dolayısıyla Türkiye bugün NATO içindeki rolü, güney kanadındaki stratejik konumu ve savunma sanayi kapasitesi ile Avrupa güvenliği açısından vazgeçilmez bir aktöre dönüşmüş durumda. Bu nedenle İngiltere, Fransa ve Almanya arasında gelişen bu yeni güvenlik mimarisine Türkiye’nin eklemlenmesi artık bir tercih değil, bir zorunluluk. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin yanısıra İtalya ve İspanya’nın da bu çekirdeğe katılmasıyla, Avrupa’da güçlü bir savunma sanayi ve güvenlik iş birliği mekanizmasının ortaya çıkması artık bir hayal değil ortaya çıkmakta olan yeni jeopolitik dengenin doğal sonucu olacaktır.


