Giriş
Lübnan-İsrail ilişkileri, çatışma ve çözümsüzlüğü merkeze alan adeta bir kader bağı içinde gelişmiştir. Zaman zaman kısa süreli ve görece istikrarlı dönemler barındırmış olsa da genel olarak yüksek yoğunluklu çatışmalar ve işgaller çerçevesinde şekillenmiştir. Lübnan’ın bölgesel çatışmalar bağlamında merkezî bir konumda yer alması, İsrail–Lübnan ilişkilerinin zamanla daha karmaşık ve tehlikeli boyutlar kazanmasına ve bu etkinin de günümüze kadar sürmesine yol açmıştır. İsrail, Lübnan ile 1948 yılından günümüze kadar resmî olarak savaş hâlinde olmuş; taraflar arasında belirli dönemlerde sınırlı ve dolaylı temaslar kurulmuş olsa da kalıcı bir diplomatik ilişki tesis edilememiştir.[1]
Lübnan resmî söylemlerinde İsrail’i çoğunlukla “işgalci güç” ya da “siyonist varlık” olarak tanımlarken[2] İsrail’de bir kesim, bir dönem Filistinlilerin varlığı, günümüzde ise Hizbullah’ın konumu nedeniyle Lübnan’ı “düşman devlet” olarak görmüştür. İsrail’e göre; bu güvenlik algısının merkezinde, doğrudan ya da dolaylı biçimde Filistin meselesi belirleyici bir unsur olarak yer almıştır. Nitekim 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte ortaya çıkan bölgesel gelişmeler, söz konusu güvenlik algısının somutlaşmasında belirleyici olmuştur. Lübnan’ın Arap–İsrail çatışmasına dâhil olması ve bu tarihten itibaren çok sayıda Filistinlinin başta Suriye, Ürdün ve Lübnan olmak üzere çeşitli Arap ülkelerine göç etmesi, özellikle Lübnan bağlamında güvenlik dengelerini köklü biçimde değiştirmiştir. Özellikle 1969 tarihli Kahire Anlaşması ile 1970 yılında Ürdün’de yaşanan Kara Eylül olayları, Filistinli mültecilerin yanı sıra Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’nün Lübnan’daki varlığını artırmış ve ülkenin iç siyasal dengelerini doğrudan etkilemiştir. 1975 yılında patlak veren Lübnan İç Savaşı, ülkeyi siyasal ve askerî açıdan derin bir istikrarsızlığa sürüklemiş; bu durum Lübnan’ı İsrail’in farklı dönemlerde gerçekleştirdiği askerî müdahalelere açık hâle getirmiştir.
Bu gelişmeler, İsrail’in 1978 yılında Lübnan’a yönelik askerî müdahalesi için elverişli bir zemin oluşturmuştur. 1980’li yıllarda Lübnan topraklarında, Arap–İsrail çatışmasının yeni bir askerî safhasını yansıtan bir süreç ortaya çıkmıştır. İsrail bu dönemde Filistinli silahlı grupları gerekçe göstererek Lübnan’daki askerî varlığını sürdürmüştür. 2006 ve sonrasında ise Hizbullah gerekçesiyle Lübnan’a yönelik yeni askerî müdahaleler gerçekleştirilmiş; 7 Ekim 2023’ten itibaren Güney Lübnan’a yönelik bir dizi işgaller devam etmiş ve bu sürecin siyasal ve güvenlik temelli etkileri günümüze kadar uzanmıştır.[3] Söz konusu gelişmelerin merkezinde yer alan Lübnan, İsrail Devleti’nin kuruluşundan itibaren İsrail ile ilişkilerinde kalıcı bir gerilim ve çatışma dinamiğiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu çerçevede, tarihsel bütünlük gözetilerek Lübnan–İsrail ilişkileri, kuruluş döneminden günümüze kadar uzanan bir perspektifle incelenecektir.
Çatışma Eksenli İkili İlişkiler
İsrail merkezli tarihî gelişmelerin seyrini belirleyen bir dizi olay, Lübnan’ın coğrafi konumu nedeniyle onu söz konusu süreçlerin doğrudan bir parçası hâline getirmiştir. Filistin’e olan coğrafi ve tarihî yakınlığı nedeniyle Lübnan, bölgede ortaya çıkan sorunların farklı boyutlarda ürettiği sonuçlarıyla doğrudan yüzleşmek zorunda kalmıştır. Hem İsrail’in kuzeyinde hem de Lübnan’ın güneyinde süregelen gerilim ve çatışma ortamı, her iki toplumun kolektif hafızasında kalıcı izler bırakmış; bu durum, her iki ülkede siyasal gündemin birbirlerine karşı güvenlik eksenli bir anlayış çerçevesinde şekillenmesine yol açmıştır. Söz konusu güvenlik algısının odağında doğrudan ya da dolaylı biçimde Filistin meselesi yer almıştır. İsrail’in Filistin topraklarında ve diğer komşu Arap ülkelerinde yürüttüğü askerî operasyonlar ile Lübnan’ın kendi içinde maruz kaldığı iç savaşlar, suikastler ve kronik güvenlik sorunları ülkeyi savunmasız bir konuma iterek ekonomik ve askerî açıdan kırılgan bir yapıyı ortaya çıkarmıştır.[4]
Lübnan, İsrail’in kuruluşunun ardından İsrail’e karşı şekillenen bölgesel Arap ittifakına dâhil olmuş ve Arap–İsrail savaşları sırasında önemli askerî kayıplar vermiştir. Nihayet, 31 Ekim 1949 tarihi itibarıyla Celile bölgesindeki askerî operasyonlar sona ermiş; Lübnan sınır hattında konuşlu Lübnan ordusuna bağlı birliklerin Litani Nehri’nin kuzeyine çekilmesiyle birlikte, Lübnan ordusu fiilen çatışmaların dışında kalmıştır. Bu askerî safhanın ardından, Mısır ile İsrail arasında Rodos Adası’nda ateşkes müzakereleri yürütülmüş ve literatürde Rodos Anlaşmaları olarak anılan kalıcı ateşkes anlaşması, 23 Mart 1949 tarihinde Lübnan ile İsrail arasında imzalanmıştır.[5] Bunu takiben Lübnan ile İsrail arasındaki güney sınırı, 23 Mart 1949 tarihli Lübnan–İsrail Ateşkes Anlaşması’nın 5. maddesinde açık biçimde teyit edilmiştir. Söz konusu maddede, “Ateşkes Hattı, Lübnan ile Filistin arasındaki uluslararası sınırı takip edecektir.” ifadesine yer verilmiş; her iki tarafın silahlı kuvvetlerinin Ateşkes Hattı’nı geçmesi açıkça yasaklanmıştır.[6] Lübnan’ın İsrail ile ilk karşılaşması niteliğindeki bu savaşta, Lübnan’ın dâhil olduğu Arap cephesi güç dengesini kendi lehine çevirmekte başarısız olmuştur. Başka bir ifadeyle, Arap Devletlerinin siyasal ve askerî sistemlerinin yapısal yetersizlikleri, İsrail ile yaşanan bu çatışmada ortaya çıkmıştır.[7]
1948 Arap–İsrail Savaşı sonrasında Lübnan’ın İsrail’in tekrarlanan askerî saldırılarına ve işgal süreçlerine maruz kalmasıyla şekillenen bu güvenlik ortamı ülkenin iç siyasal dengelerini de derinden etkilemiştir. 1958 yılında Lübnan’da patlak veren iç çatışmalara sebep olan Cumhurbaşkanı Kamîl Şamun ve hükûmeti ile siyasal muhalifler arasındaki kriz İsrail hükûmeti tarafından Lübnan’ın iç meselesi olarak değerlendirmiştir. Nitekim İsrail Devleti’nin kuruluş sürecinde İsrailli liderler Orta Doğu’daki tüm komşu devletlerle bir barış arzusu taşıdıklarını dile getirmiş; Arap dünyasına yönelik olarak iç işlerine karışmama ve komşularının millî menfaatlerine hiçbir şekilde müdahale etmeme yönünde taahhütte bulunmuşlardır. Ancak İsrail Başbakanlık Ofisi tarafından 22 Mayıs 1958 tarihinde kaleme alınan “Lübnan, Arap Emperyalizminin Tehdidi Altında” başlıklı belgede, söz konusu tarafsızlığın olmadığına dair dikkat çekici değerlendirmeler mevcuttur. Belgede, “diktatör” olarak nitelendirilen Cemal Abdülnasır’ın, Orta Doğu’da bir Arap diktatörlüğü tesis etmeyi amaçlayan politikaları doğrultusunda, bölgenin en özgür ülkelerinden biri olarak tanımlanan Lübnan’ı doğrudan tehdit ettiği ifade edilmektedir. Cemal Abdülnasır’ın ajanları olarak tanımlanan Arap fedai gruplarının Hristiyan Lübnan’da yıkıma ve kaosa yol açtığı, bu gelişmelerin ardından Mısır ordusunun müdahale etmekle tehdit ettiği ifade edilmektedir. Söz konusu belgede, “Mısır liderinin, Lübnan’ı ele geçirmeyi, Hristiyan nüfusu köleleştirmeyi ya da ortadan kaldırmayı ve ülkeyi İsrail’e yönelik yeni saldırılar için bir üs hâline getirmeyi amaçladığı” ileri sürülmüştür.[8]
Raporda dikkat çeken bir diğer husus ise; İsrail’in Maruni Hıristiyanlarla iş birliği arzusunun açık biçimde teyit edilmesidir. Buna göre, İsrail’de yaşayan Maruni vatandaşların İsrail’de Sarhab adlı bir derneğe başvurarak, kendileri ve tüm Maruni toplumu adına İsrail hükûmetine, kamuoyuna ve tüm Hristiyan ülkelere çağrıda bulundukları belirtilmektedir. Söz konusu çağrıda, “çölün vahşileri” olarak nitelendirilen Arapların demokratik ve Hristiyan Lübnan’ı ele geçirmesine izin verilmemesi talep edilmiştir. Belgede ayrıca, İsrail’in zayıflaması ya da Lübnan’ın Arapların kontrolüne geçmesi hâlinde Doğu’daki tüm Hıristiyan toplulukların benzer tehditlerle karşı karşıya kalacağı savunulmaktadır.[9]
Dolayısıyla İsrail, Lübnan’ın kendisi açısından düşman bir devlet niteliği kazanmasını önlemeyi temel bir hedef olarak görmüştür. Bu doğrultuda çok sayıda azınlık grubuyla temasa geçerek, onlarla gizli iş birliği geliştirmenin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine dair bir yaklaşım benimsemiş ve bu doğrultuda yoğun çaba sarf etmiştir. Bu çerçevede İsrail’e göre Marunilere destek verilmemesi; diğer azınlıklar ve potansiyel müttefikler nezdinde İsrail’in güvenilmez bir ortak olarak algılanma riskini artırmakla kalmayacak, çevreleme ilkesine dayalı stratejik yaklaşımın temelini de zayıflatacaktı.[10] Dolayısıyla Lübnan’ın bağımsızlığını, Batı yanlısı siyasal yönelimini ve toprak bütünlüğünü koruma amacı doğrultusunda, Maruni yönetimiyle birlikte Lübnan krizine müdahil olunmasını gerekli kılan nedenlerin varlığı da belirleyici bir unsur olarak ortaya çıkmıştır.[11] Bununla birlikte Reuven, Ben-Gurion’un Lübnan’a karşı temkinli ve pragmatik bir politika izlediğini; Lübnan’da askerî güç kullanmaktan kaçındığını ve Lübnan meselesini İsrail’in ulusal öncelikleri arasında alt sıralarda konumlandırdığını aktarmaktadır.[12]
Yukarıdaki bağlamdan hareketle İsrail, her dönem Lübnan’a karşı öncelikli güvenlik ihtiyaçlarını esas alan bir politika anlayışı geliştirmiştir. İsrail’in bu stratejik yaklaşımı, kendi güvenliğinin Arap devletleriyle arasında uygun bir güç dengesinin tesis edilmesine bağlı olduğu varsayımına dayanmıştır.[13] Nitekim bu güvenlik temelli yaklaşımın sahadaki yansımaları ise özellikle 1960’lı yıllarda belirginleşmiş; Lübnan ile İsrail arasında sınır bölgelerinde bir dizi çatışma yaşanmıştır.[14] Bu yaklaşımın devamı niteliğinde 1967 Savaşı sırasında Lübnan askerî açıdan sınırlı bir rol üstlenmiş olması ve Lübnan’ın bölgesel savaşa fiilen dâhil olmamasına rağmen İsrail, ateşkes anlaşmasını tek taraflı olarak geçersiz ilan etmiş; yaklaşık 250 kilometrekarelik bir alanı kapsayan Şeba Çiftlikleri’ni işgal etmiş ve İslam vakıfları ile Ortodoks Kilisesi’ne ait vakıf mülklerine el koymuştur. Buna ek olarak, Lübnan’ın güneyinde silahlı Filistin direnişinin ortaya çıkmasından önce ve sonra çeşitli ölçeklerde arazi gaspları sürmüştür. Bu süreçte İsrail, Arkub bölgesinde el-Habbariye ve Kefrşuba kasabalarının çevresindeki Lübnan toprakları ile Aytarun, Dahira, Ayta eş-Şaab, Ramya, Maruahin ve Alma eş-Şaab kasabalarının çevresindeki alanları fiilen kontrol altına almıştır. Bu gelişmeler sonucunda, doğuda Hermon Dağı’nın batı eteklerinden batıda Nakura yakınlarındaki Alma eş-Şaab’a kadar uzanan uluslararası sınır hattı, Lübnan aleyhine olacak şekilde zorlayıcı ve kalıcı biçimde değiştirilmiştir.[15]
Bu yıllardan sonra İsrail’in Lübnan’a yönelik politikasının merkezinde Lübnan’daki Filistin varlığı belirleyici bir unsur hâline gelmiştir. 2 Ocak 1969 tarihli ve İsrail Başbakanı tarafından Lübnan Cumhurbaşkanı’na gönderilen gizli mektup, İsrail’in Lübnan’ı kendi güvenlik algısı içinde Filistinlilerin varlığını nasıl konumlandırdığını ve iki ülke arasındaki sınır gerilimini hangi kavramsal çerçevede ele aldığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Mektupta, 1969 yılı itibarıyla İsrail–Lübnan sınırında yaşanan gelişmelerin kritik bir aşamaya ulaştığı ifade edilmekte; Lübnan topraklarından faaliyet gösteren silahlı grupların İsrail’e yönelik “terör ve sabotaj eylemlerinin” hem sıklık hem de şiddet bakımından arttığı iddia edilmiştir. Belgede, söz konusu silahlı örgütlerin Beyrut’ta açık biçimde karargâhlar bulundurduğu, askerî propaganda ve siyasî faaliyetlerini buradan yürüttüğü ileri sürülmektedir. Ayrıca Lübnan’da kurulan eğitim tesislerine dikkat çekilmekte; bu tesislerin Lübnan makamlarının bilgisi ve desteği dâhilinde faaliyet gösterdiği ifade edilmektedir. Bu unsurların özellikle Lübnan’ın güneydoğusunda, İsrail sınırına yakın bölgelerde yoğunlaştığı ve İsrail yerleşimlerine yönelik saldırıların büyük ölçüde bu alanlardan gerçekleştirildiği aktarılmaktadır. Mektupta İsrail, kuruluşundan itibaren Lübnan hükümetinin kendi topraklarının İsrail’e yönelik düşmanca eylemler için kullanılmasını engellemesi ve özellikle sınır hattında tam bir sükûnet sağlaması hâlinde, Lübnan ile dostane ilişkiler kurmaya hazır olduğu ifade edilmiştir.[16]
İsrail’in Lübnan’a yönelik işgal ve müdahalelerinde temel gerekçenin Filistin varlığı olduğu ilgili mektupta açıkça ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra İsrail, Suriye’de Baas rejiminin devrilmesine kadar geçen dönemde Şam yönetiminin Lübnan üzerinde tam hâkimiyet kurma hedefi taşıdığını da ileri sürmüştür. 1969 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü ile Lübnan hükûmeti arasında imzalanan ve Kahire Anlaşması olarak bilinen düzenleme de İsrail’in Lübnan’a yönelik dış politikasının temel argümanlarından biri olmuştur. İsrail’in değerlendirmesine göre söz konusu anlaşma, Lübnan’ın İsrail’e karşı faaliyetlerin yürütüldüğü bir merkez hâline gelmesine imkân tanımış; bu tarihten sonra İsrail’in kuzeyine yönelik saldırılar ve roket atışları belirgin biçimde artmıştır. 1969 Kahire Anlaşması sonrasında Filistinli grupların Lübnan’daki faaliyetlerinin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan tablo ise, 1978 yılında gerçekleştirilen Litani Operasyonu’nun da aynı güvenlik gerekçeleri doğrultusunda şekillenen askerî müdahalelerin bir parçası olmuştur.[17] Litani Operasyonu, Menahem Begin liderliğindeki Likud Partisi’nin Mayıs 1977’de iktidara gelmesinden yaklaşık bir yıl sonra, İsrail ordusunun 15 Mart 1978 şafak vakti Lübnan topraklarını işgal etmesiyle gerçekleşmiştir. İşgale yaklaşık 20.000 İsrail askeri katılmıştır. İşgal yedi gün sürmüş ve bu süre zarfında İsrail güçleri yaklaşık 2.020 kilometrekarelik Lübnan topraklarını işgal etmiştir.[18]
Operasyonun doğrudan gerekçesini, sahil yolunda meydana gelen ve “otobüs saldırısı” olarak anılan olay oluşturmuştur. Bu saldırıda, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) mensupları tarafından 37 İsrailli öldürülmüştür. Saldırıya karşılık olarak İsrail, Filistinli örgütlerin Celile bölgesindeki İsrail hedeflerine yönelik eylem kapasitesini zayıflatmak amacıyla Lübnan’ın güneyinde belirli bir bölgeyi geçici olarak işgal etme kararı almıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) hedefi FKÖ milisleri olarak ilan edilse de operasyonun en ağır bedelini siviller ödemiştir. Bazı tahminlere göre, işgal sürecinde yaklaşık 1.100 Filistinli hayatını kaybetmiştir. Operasyonun ardından FKÖ, askerî unsurlarını ve üslerini özellikle Litani Nehri ile Zahrani Nehri arasındaki bölgeye kaydırmıştır. Operasyonun sona ermesiyle birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, İsrail’in Lübnan topraklarından derhâl çekilmesini talep eden 425 ve 426 sayılı kararları kabul etmiştir. Bu kararlar doğrultusunda, İsrail’in geri çekilmesini denetlemek ve süreci güvence altına almak amacıyla Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) kurulmuştur. İsrail ordusu, işgal ettiği bölgeden çekilirken sınır hattı boyunca yaklaşık 10 kilometrelik bir alanı “güvenlik şeridi” olarak tanımlamıştır.[19]
Fotoğraf 1: 1981’de Lübnan’daki UNIFIL Üssü
Kaynak: Haretz
Fotoğraf 2:1982’deki Lübnan-İsrail Sınırı
Kaynak: Haretz
Litani Operasyonu’nun ardından Haziran 1982’de İsrail’in “Celile Barışı Operasyonu” adı altında Güney Lübnan’da geniş çaplı bir askerî harekât başlatmasına kadar devam etmiştir. Söz konusu işgalin temel amacı, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün askerî unsurlarını İsrail sınırından yaklaşık 40 kilometre kuzeye itmek olarak tanımlanmıştır. Çatışmaların sona ermesinin ardından ise İsrail, Güney Lübnan’daki askerî varlığını sürdürmüştür.[20]
1982’de Lübnan’ın işgal edilmesinin ardından İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Lübnan’dan çekilmesini savunan çok sayıda muhalif hareket ve sivil inisiyatif ortaya çıkmış; geniş katılımlı sokak gösterileriyle kamusal alanda görünürlük kazanmıştır. Birçok siyasi parti, parti programlarında Lübnan’dan çekilmeye yönelik açık ve bağlayıcı hedeflere yer vermiştir. Bu mesele, özellikle 1984 genel seçim sürecinin ve kısmen de 1999 seçim kampanyasının belirleyici gündem başlıklarından biri hâline gelmiştir. Nitekim bu süreçte İsrail Bir Partisi’nin başbakan adayı Ehud Barak, Temmuz 2000 tarihine kadar İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Lübnan’dan bütünüyle çekileceği yönünde bir taahhütte bulunmuştur.[21]
İsrail kamuoyu, Lübnan toplumunun genel olarak maruz kaldığı tahribatı ve özellikle “güvenlik şeridi” olarak tanımlanan bölgede yaşayan sivil nüfusun karşı karşıya kaldığı mağduriyetleri büyük ölçüde tali bir mesele olarak görmüştür. Lübnan vatandaşlarının maruz kaldığı sistematik insan hakları ihlalleri ile İsrail’in Güney Lübnan’da uzun süreli, yoğun ve süreklilik arz eden askerî işgal pratiği, İsrail’in toplumsal hafızasında belirgin bir karşılık bulmamıştır. Bu askerî müdahalenin ardından Lübnan, Haziran 1982 ile Haziran 1985 arasındaki dönemde de yoğun çatışmalara sahne olmuş; bu süreçte 654 İsrail askeri hayatını kaybetmiş, 3.884 asker yaralanmıştır. Haziran 1982 ile Haziran 1985 arasında Lübnan’da 654 asker ölürken 3884 asker de yaralanmıştır.[22]
Aynı şekilde, 1993 yılında “Hesaplaşma” ve 1996’daki “Gazap Üzümleri” Operasyonu, İsrail’in Lübnan’a yönelik işgal ve askerî müdahalelerinin süreklilik kazandığını göstermiştir. İsrail, söz konusu askerî angajmanlarını ulusal güvenliğe yönelik tehdit algısı temelinde meşrulaştırmıştır. İsrail toplumunda zaman içerisinde İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Lübnan’daki varlığına ilişkin yürütülen tartışmalar, büyük ölçüde Celile bölgesinde yaşayan İsrail vatandaşlarının güvenliğinin sağlanması ve gündelik yaşamın sürdürülebilirliği kaygısı etrafında şekillenmiştir.[23]
Çatışmadan Diplomasiye: 2000’lere Kadar İsrail-Lübnan İlişkileri
İsrail ile Lübnan arasında çatışma hâli sürerken, diğer taraftan iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik çeşitli girişimler de gündeme gelmiştir. Bu çabalar kapsamında öne çıkan isimlerden biri, Hristiyan milislerin lideri olan Beşir Cemayel’dir.[24] Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklamasının ardından Kudüs’e davet edilen Beşir Cemayel’in bu ziyareti, İsrail ile Maruni liderlik arasındaki ilişkilerde kritik bir eşik olarak değerlendirilmiştir. Bu süreçte Beşir Cemayel, “Komşularının sürekli tehdidi altında bulunan bölünmüş bir Lübnan’da savaşmaktan korkmuyorum.” ifadelerini kullanmış, öte yandan “Lübnan Cumhurbaşkanı olarak Kudüs’e gelip sizinle bir barış antlaşması imzalamak istiyorum.” diyerek İsrail’e açık bir mesaj vermiştir. Beşir Cemayel, Lübnan’da İsrail ile açık biçimde iş birliğine girmemiştir. Maruniler açısından bu tutum rasyonel ve tutarlı görülse de İsrail tarafından Cemayel’in verdiği sözleri yerine getirmediği yönünde bir algı oluşmuştur. Nitekim Choueifaty’e göre; bu gelişmeler üzerine İsrail Savunma Bakanlığı’ndaki uzmanlar, Beşir Cemayel’e verilen desteğin geri çekilmesini tavsiye etmiş; bunun yerine Cumhurbaşkanı Elias Sarkis’in görev süresinin uzatılması ya da bir uzlaşma adayının bulunması yönünde ısrarcı olmuşlardır. Ancak Ariel Şaron, bu tavsiyeleri dikkate almamış ve Beşir Cemayel’i Lübnan’ın başına getirme stratejisini desteklemiştir. Bu süreçte, oy satın alma girişimlerinden Lübnan vatandaşlarını Cemayel’e oy vermeleri yönünde tehdit edilmesine varan yöntemlerin dahi devreye sokulduğu ileri sürülmektedir. Beşir Cemayel’in başkanlık görevine başlamasının hemen ardından Şaron, Beşir Cemayel ile barış antlaşması imzalamaya yönelik koşulları oluşturma yoluna gitmiştir.[25]
Fotoğraf 3: İsrail Genelkurmay Başkanı Rafael Eitan ve Beşir Cemayel (1982)
Kaynak: Haretz
Beşir Cemayel, seçimin ardından Lübnan toplumunun onayı olmadan barış tesis edilemeyeceğini belirtmiş; bu süreçte İsrail’e karşı daha temkinli ve mesafeli bir yaklaşım sergilemiştir. Ancak Choueifaty’e göre; Ariel Şaron ve Menahem Begin, 30 Ağustos itibarıyla Beşir Cemayel’in artık “borcunu ödeme” zamanının geldiğine karar vermiştir. Cemayel, bu bağlamda ilk adım olarak Nahariya’de İsrail Başbakanı Menahem Begin ile görüşmüştür. Begin, barış antlaşmasına giden yolda tam ve açık bir ilişki kurulması yönünde baskı yaparken; Beşir Cemayel ise İsrail ile olan ittifakı pratik ve gayri resmî biçimde sürdürmeyi tercih ettiğini açıkça ortaya koymuştur. Menahem Begin, Lübnan’daki siyasal sistemin mezhepsel yapısını yeterince kavrayamamış; Lübnan Cumhurbaşkanı’nın Hristiyan, başbakanın ise Müslüman olması ilkesini göz ardı etmiştir. Marunilerle bir mutabakat sağlanmış olması ve cumhurbaşkanının Maruni kimliği taşıması nedeniyle Lübnan ile barış için gerekli tüm koşulların oluştuğuna inanmıştır. Bu nedenle İsrail hükümeti ayrı ve hızlı bir barış anlaşması konusunda ısrarcı olmuş; ancak Beşir Cemayel bu yaklaşımı reddederek, göreve başladıktan ve siyasal etki alanını genişlettikten sonra sürecin tekrar ele alınmasını talep etmiştir.[26]
Beşir Cemayel de barış antlaşmasının aceleye getirilmesinin adil ve gerçekçi olmayacağını dile getirmiş; bu çerçevede Begin, Cemayel’e yıl sonuna kadar süre tanımıştır. Ardından Begin, Binbaşı Saad Haddad’ın Güney Lübnan komutanı olarak atanmasını önermiş; ancak Cemayel, Haddad’ın vatana ihanet suçlamalarıyla karşı karşıya bulunması nedeniyle bu öneriyi reddetmiştir. Begin’in İsrail’in “güvenlik şeridi”ni koruma niyetini açıklaması üzerine Cemayel, bunun Lübnan’ın egemenliğini ihlal ettiğini savunmuş ve İsrail güçlerinin uluslararası sınıra çekilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu gelişmeler sonucunda görüşmeler, karşılıklı anlaşmazlıklarla sonuçlanmıştır. Choueifaty’e göre Begin, Cemayel’in muhalefetinden yakınırken; Cemayel de Begin’in kendisine talimat veren, üstenci bir tutum sergilediğini ifade etmiştir.[27]
İsrail güvenlik çevrelerinde, Beşir Cemayel’e ne ölçüde destek verilmesi gerektiği ve yalnızca Güney Lübnan’a odaklanmanın daha rasyonel olup olmadığı tartışılmıştır. Kuzey Komutanlığı’ndaki bazı subaylar, İsrail’in sahada gereğinden fazla angaje olduğunu savunarak geri çekilmeyi ve bunun yerine Binbaşı Saad Haddad’ın kapasitesinin güçlendirilmesini önermiştir. Choueifaty’e göre, bu dönemde İsrail’in Şii topluluklarla temas kurarak destek sağlaması ihtimali de gündeme gelmiştir. Bu tartışmalarda en açık görüşleri dile getiren isimlerden biri Albay Eyal Geva olmuştur. Geva, insan kayıplarının yüksek olacağı, buna karşılık siyasal kazanımların sınırlı kalacağı uyarısında bulunmuş; Beyrut’un işgal edilmesinin Lübnan’a Hristiyan bir yönetim dayatmak için yeterli olmayacağını, bunun için Trablus ve Zahle gibi kentlerde de Hristiyan üstünlüğünün sağlanması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca, Enver Sedat örneğini hatırlatarak Beşir Cemayel’in de suikasta uğrama ihtimaline dikkat çekmiş; İsrail işgalinin beklenenin aksine daha fazla istikrarsızlık yaratacağını ileri sürmüştür. Ağustos ayında Beşir Cemayel, İsrail’in bilgisi ve izni olmaksızın Mieh Mieh mülteci kampındaki Filistinlilerin tasfiye edilmesi yönünde talimat vererek İsrail’in planlarına doğrudan müdahale etmeye başlamıştır. Bu operasyon sırasında Falanjistlerin sivillere yönelik ciddi suistimallerde bulunduğu ve Şuf Dağları’ndaki Dürzilerle silahlı hesaplaşmalara giriştiği belirtilmektedir. Bu gelişmeler üzerine İsrail politikasında sınırlı bir yön değişikliği gerçekleşmiş; İsrail, Beşir Cemayel’e olan bağımlılığını azaltarak kendi çıkarlarını daha doğrudan korumaya yönelmiştir. Bu doğrultuda, güvenilir ve sadık güçler kuzeye doğru, Zahrani hattına kadar konuşlandırılmıştır. Bununla birlikte, İsrail açısından temel hedef, Lübnan’ın tamamını Beşir Cemayel ve onun yeni devlet vizyonuna teslim etmek olmuştur.[28]
Cemayel’in 18 Haziran 1982’de “Voice of Lebanon” radyosunda dile getirdiği vizyon, 1943’ten bu yana Lübnan’ın dayandığı siyasal düzeni reddeden; kayıtsızlık ve sorumsuzluk olarak nitelendirilen eski yapının yerine yeni bir devlet anlayışı öngören bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Ancak bu vizyon, özünde tarihsel geleneklere ve İsrail ile ittifaka dayanan bir Hristiyan hegemonyası fikrine yaslanmaktadır. Bu çerçevede, zayıf ve parçalı eski Lübnan’ın yerini, güçlü bir Maruni topluluğun liderliğinde şekillenen yeni ve güçlü bir Lübnan alacak; İsrail ile kurulan ittifakın doğru biçimde yönetilmesi hâlinde, Lübnan’ın hem Hristiyan iş çevrelerinin ekonomik çıkarlarını hem de Arap dünyasıyla ilişkilerini koruyabileceği varsayılmıştır. 12 Eylül 1982’de Beşir Cemayel ile Ariel Şaron, Cemayel’in “Büyük Hristiyan Lübnan” vizyonu ile Şaron’un İsrail ile barış yapan bir Lübnan hedefi doğrultusunda planın bir sonraki aşamasını değerlendirmek üzere bir araya gelmiştir.[29]
Dönemin Mossad Direktörü İzak Hofi’nin, Beşir Cemayel’i Nahariya’da Menahem Begin ile yaptığı görüşmenin yarattığı olumsuz etkileri aşarak İsrail hükûmetiyle yeniden temasa geçtiği ve Ariel Şaron ile gizli bir görüşme gerçekleştirmeye ikna ettiği anlaşılmaktadır. Bu sürecin ardından Beşir Cemayel, Hofi’den Şaron ile yapılan görüşmeye ilişkin herhangi bir bilginin, ima ya da haberin kesinlikle dışarı sızdırılmamasını şart koşmuştur. 12 Eylül akşamı Ariel Şaron, İzak Hofi’nin eşliğinde Tel Aviv’den helikopterle yola çıkmış; Beşir Cemayel’in talebi doğrultusunda güvenlik önlemleri en aza indirilerek korumasız şekilde seyahat edilmiştir. Zuk’taki elektrik santralinin yakınında bulunan helikopter pistine inişin ardından Şaron ve Hofi, askerî bir araçla Beşir Cemayel’in Bkfiya’daki evine götürülmüştür. Görüşme sırasında Cemayel’in eşi ile Corc Freyha da hazır bulunmuştur. Ariel Şaron, anılarında Bkfiya’da Beşir Cemayel ile gerçekleştirdiği bu görüşmeyi ayrıntılı biçimde şöyle aktarmaktadır:[30]
“12 Eylül arifesinde Bkfiya’da belirgin bir gerginlik hâkimdi; Cemayel’in evi çevresinde toplanan destekçileri, liderlerine duydukları gurur ve hayranlığı açık biçimde yansıtan yoğun bir hareketlilik içindeydi. Görüşmenin gerçekleştiği odada ise sıcak ve samimi bir atmosfer oluşmuştu.”
Şaron, iki hafta önce Nahariya’da Beşir Cemayel ile Menahem Begin arasında yapılan görüşmeden kaynaklanan rahatsızlığın öncelikle giderilmesi gerektiğinin farkında olduğunu belirtmiştir. Şaron, Begin ile benzer biçimde Saad Haddad’ı[31] koruma yönündeki tutumunu sürdürdüğünü ifade ederken, Beşir Cemayel’in bu konudaki hassasiyetini de anladığını vurgulamaktadır. Görüşmenin ilerleyen aşamalarında taraflar, Beyrut’un Filistin Kurtuluş Örgütü’nden arındırılması ve kentin açık ve güvenli bir şehir hâline getirilmesi için alınabilecek önlemleri ele almıştır. Şaron’un anlatımına göre, bölünmüş bir başkentte Filistinli silahlı unsurların varlığını sürdürmesi hâlinde istikrarlı bir merkezi hükümetin kurulmasının mümkün olmayacağı konusunda taraflar ortak bir kanaate varmıştır. Bu çerçevede, Batı Beyrut’ta kalan silahlı unsurların sınır dışı edilmesinin hem İsrail hem de Lübnan açısından ortak bir çıkar olduğu değerlendirilmiş; söz konusu sürecin Lübnan hükûmeti ile İsrail güvenlik güçleri arasında kurulacak iş birliğiyle yürütülebileceği ifade edilmiştir.[32] Bu görüşmede, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün tasfiyesi ve Filistinli mülteci kamplarının geleceği ele alınmıştır.[33] Ancak bu görüşmeden yalnızca iki gün sonra Beşir Cemayel, bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir.[34]
Bu suikast üzerine Lübnan Cumhurbaşkanlığı görevine kardeşi Emin Cemayel getirilmiştir. Cemayel’in cumhurbaşkanlığı döneminde, 28 Aralık 1982’de Amerika Birleşik Devletleri özel temsilcisi Philip Habib’in arabuluculuğunda İsrail ile Lübnan arasında müzakereler başlatılmıştır. Lübnan’da ve İsrail’in Kiryat Şmona ile Netanya şehirlerinde gerçekleştirilen görüşmeler toplam 35 tur sürmüş; Lübnan’ı Antoine Fattouh, İsrail’i ise David Kimchi temsil etmiştir. Ancak bu müzakereler sonucunda ortaya çıkan düzenlemeye paralel olarak, 17 Mayıs 1983 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuğunda İsrail ile Lübnan arasında bir güvenlik anlaşması imzalanmıştır. 17 Mayıs Anlaşması olarak bilinen bu düzenleme, 23 Mart 1949 tarihli ateşkes anlaşmasından bu yana süren savaş hâlinin sona erdiğini ilan etmeyi ve iki ülke arasındaki ilişkileri güvenlik temelinde düzenlemeyi amaçlamıştır. Anlaşma, İsrail Parlamentosu’nda onaylanmış, ancak Lübnan Parlamentosu’ndan geçmemiştir. Lübnan ordusunun zayıf durumu, Suriye’nin Lübnan’daki askerî varlığını sürdürmesi ve Arap dünyasının İsrail’i tanımaya yönelik tutumu nedeniyle anlaşma fiilen uygulanamamıştır. Bu gelişmelerden sonra Lübnan 5 Mart 1984 tarihinde anlaşmayı tek taraflı olarak feshettiğini ve bu çerçevede Lübnan’da açılan İsrail temsilciliğinin kapatıldığını açıklamıştır. İsrail heyetine, Savunma Bakanı Ariel Sharon ile Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’in temsilcileri arasında varılan normalleşme ihtimalinin Lübnan heyeti tarafından kabul edilmediği açıklanmıştır. Ancak İsrail, kendisi olmaksızın Lübnan’ın bağımsızlığının hiçbir surette garanti altında olamayacağı görüşünde olmuştur.[35]
Yukarıdaki bağlamdan hareketle İsrail, Batı ve Hıristiyanlık kimliğiyle uyumlu bir çerçevede askerî bir hamlede bulunarak Lübnan’ın Batı’ya yönelen, Arap dünyasına bağımlı olmayan bağımsız bir ülke hâline gelmesini hedeflemiştir. Ancak Lübnan’ın tarihsel olarak zayıf bir devlet yapısına sahip olduğu yönündeki algı ve geleneksel olarak bağımsız bir dış politika izleyememesi, bu hedefin önündeki başlıca engeller olarak görülmüştür. Kaldı ki Lübnan’ın ve Lübnan’daki Hıristiyan kesimin Batı’ya duyduğu güven ve Batı’nın da onlara destek verme isteği 1950’li yıllardan itibaren geçerliliğini yitirmiştir. Dolayısıyla, Lübnan’ın dış politikası ve Lübnan’da faaliyet gösteren çeşitli güçlerin yönü bu yıllardan sonra Arap ülkeleri veya İran üzerine olmuştur. Reuven’ın; “Bağımsız ve Batı yanlısı bir Lübnan tasavvurunun İsrail ile bir barış anlaşması imzalama ihtimali oldukça sınırlıdır. Lübnan’ın Arap ve Müslüman dünyasına olan yapısal bağımlılığı, İsrail ile ilişkilerinin Arap konsensüsünden bağımsız değerlendirilmesini engellemektedir. Bu bağlamda, İsrail ile müstakil bir barış anlaşması imzalanmasını fiilen imkânsız kılmaktadır.” değerlendirmesi de bu durumu teyit etmektedir.[36]
Fotoğraf 4: İsrail ve Lübnan Arasındaki Çit
Kaynak: Haretz
2000’den Günümüze Lübnan- İsrail İlişkileri
İsrail ordusu, yaklaşık 18 yıl süren işgalin ardından 24 Mayıs 2000 tarihinde Güney Lübnan’daki güvenlik şeridinden çekilmiştir. İsrail askerlerinin geri çekileceği hattın kesin olarak belirlenmesi amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) harita uzmanlarıyla görüşmeler yapılmış; BM, Lübnan hükûmetinden herhangi bir temsilcinin katılımı olmaksızın bir geri çekilme hattı tespit etmiştir. Söz konusu hat, açık maviye boyanmış varillerle işaretlenmiştir. Bu gelişmelerden yaklaşık altı yıl sonra, 12 Temmuz 2006’da Hizbullah güçleri, rutin devriye faaliyeti yürüten ve Shtula yönüne ilerleyen iki İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) aracına müdahalede bulunmuştur. Olay sonucunda üç İsrail askeri hayatını kaybetmiş, iki asker yaralanmış ve iki asker Hizbullah tarafından esir alınmıştır. Aynı gece İsrail hükûmeti oybirliğiyle askerî harekât başlatma kararı almış; bu süreç daha sonra “İkinci Lübnan Savaşı” olarak adlandırılmıştır. İsrail, Lübnan hükûmetine baskı uygulamak amacıyla Beyrut Uluslararası Havalimanı başta olmak üzere ülkenin altyapı unsurlarını hedef alan saldırılar düzenlemiştir. İkinci Lübnan Savaşı, otuz dört gün sürmüştür.
İsrail kamuoyunda, 2006 yılının Temmuz–Ağustos aylarında Güney Lübnan’da yaşanan savaş, bir başarısızlık olarak değerlendirilmiştir. Hükümet ve İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), belirledikleri hedeflere ulaşamamış; ordu Hizbullah’a karşı sürekli ancak sonuçsuz hamleler gerçekleştirmiştir. İsrail’in kuzeyindeki sivil nüfus yoğun roket saldırılarına maruz kalmış, birçok yerleşim yeri boşaltılmıştır. Henry Kissinger’in “Gerilla kaybetmezse kazanır; düzenli ordu kazanmazsa kaybeder” sözü, İsrail kamuoyunda bu savaş bağlamında somut bir karşılık bulmuştur. Nitekim İkinci Lübnan Savaşı’nda yalnızca Lübnan değil, İsrail de ağır bedeller ödemiştir. Savaş sırasında 119 İsrailli asker ile 40 sivil, Hizbullah’ın roket saldırıları sonucunda hayatını kaybetmiştir. Knesset Dışişleri ve Güvenlik Komitesi tarafından hazırlanan raporda, söz konusu savaşın İsrail toplumunda umutsuzluk ve hayal kırıklığına yol açtığı ifade edilmiştir. Başarısızlığın temel nedenlerinden biri, İsrail Hava Kuvvetleri’nin tek başına Hizbullah’ın oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırabileceği varsayımına dayanılması olmuştur. Yoğun hava bombardımanıyla Hizbullah hedeflerinin imha edileceği ve roket saldırılarının bu yolla caydırılacağı öngörülmüş; ancak savaşın seyri, Hizbullah’ın roket kapasitesinin önemli ölçüde etkilenmediğini ortaya koymuştur.[37]
Diplomasi-İş birliği ve Çatışma Arasında
2006 Savaşı’nın yarattığı stratejik durum, İsrail’in sonraki dönemde Lübnan’la ilişkilerinde yalnızca askerî araçlara dayalı bir yaklaşım yerine, güvenlik ile ekonomik çıkarları birlikte ele alan daha çok boyutlu bir strateji geliştirmeye yöneltmiştir. Bu bağlamda, İsrail Devleti’nin kuzey deniz sınırına ilişkin bir anlaşmaya varılmasının enerji alanında sağlayacağı muhtemel faydalar, son yıllardaki değerlendirmelerin merkezinde yer almıştır. Son on yıllık dönemde, İsrail’in kuzey deniz sınırının hangi hat üzerinden belirleneceğine ilişkin anlaşmazlığın çözümü için çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Bu girişimler, Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuk çabalarını da kapsamakla birlikte somut bir sonuca ulaşamamış; taraflar arasındaki uzlaşmazlık uzun süre devam etmiştir. Bu nedenle, söz konusu sürecin hem İsrail’de hem de Lübnan’da enerji sektörünün ve genel ekonomik koşulların iyileştirilmesine katkısı olmamıştır.[38]
İsrail ile Lübnan arasındaki deniz sınırları meselesinin kalıcı biçimde çözüme kavuşturulması, her iki ülkenin ekonomisine katkı sağlayabilecek doğal gaz kaynaklarının üretimi açısından ilk iş birliği oluşturma potansiyeli taşımıştır. Söz konusu anlaşma, güvenlik ve siyasi çıkarların yanı sıra ekonomik menfaatleri ve enerji ekonomisine ilişkin beklentileri de içermiştir. Ayrıca anlaşma, uluslararası enerji şirketlerinin İsrail’in mevcut doğal gaz rezervleri ile gelecekte keşfedilmesi muhtemel sahalara yönelik faaliyetlerini artırma ihtimalini de güçlendirmiştir. Bu gelişmenin, İsrail’in enerji ekonomisi üzerinde olumlu etkiler yaratması ve ülkeye kayda değer mali kazanımlar sağlaması beklenmiştir.[39] Nitekim 7 Ekim 2022 tarihinde İsrail Dışişleri Bakanlığı ile Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı tarafından kabul edilen raporda, söz konusu anlaşmanın imzalanmasının İsrail Devleti açısından aciliyet taşıyan güvenlik, siyasi ve stratejik çıkarların ekonomik ve enerji alanındaki avantajlarla birlikte hayata geçirilmesi bakımından hayati önem arz ettiği özellikle vurgulanmıştır.[40] Ancak Lübnan ile İsrail arasında enerji alanında öngörülen olası anlaşmada da kalıcı bir başarı sağlanamamıştır. İsrail’in 7 Ekim 2023 yılındaki Aksa Tufanı operasyonundan sonra Gazze’de başlattığı işgalin ardından Hizbullah, Gazze’deki direnişi destekleyeceğini ilan etmiş ve sınırın İsrail tarafındaki sınırlı sayıdaki askerî hedeflere düşük yoğunluklu saldırılar düzenlemiştir. Bu gelişmeler her ne kadar iki taraf arasında sınırlı bir çatışma sürecine yol açmış olsa da 17 Eylül 2024 tarihindeki pager patlamalarına kadar Lübnan cephesinde tam ölçekli bir savaşa dönüşmemiştir. Buna karşın İsrail, fırsat buldukça Lübnan’ın iç kesimlerinde, özellikle Bekaa ve Suriye’de Hizbullah’ın merkezleri olarak değerlendirdiği noktalara saldırılar gerçekleştirmiştir. 2024 yılının Temmuz ayı sonlarında İsrail, Hizbullah’ın en üst düzey askerî yetkililerinden biri olarak tanımlanan Fuad Shukr’u suikastla öldürmüş ve örgütün askerî kanadındaki önde gelen isimleri hedef alan girişimlerde de bulunmuştur. 17 Eylül’de İsrail, Hizbullah üyelerinin taşıdıkları 3.000 çağrı cihazını patlatarak, onlarca parti mensubu ile sivillerin ölümüne ve binlerce kişinin yaralanmasına yol açan bir istihbarat operasyonu gerçekleştirmiştir. 19 Eylül’de ise Beyrut’un güney banliyölerinde Hizbullah liderlerini hedef alan bombardımanlar düzenlenmiş; operasyonlar kısa sürede Lübnan’ın güneyindeki çeşitli bölgeleri, Beyrut’un güney banliyölerini ve Bekaa’yı kapsayan geniş çaplı bir hava harekâtına dönüşmüştür.[41]
İsrail, 27 Eylül’de Hizbullah’ın genel sekreteri Hasan Nasrallah’ı suikastla öldürmüş; 3 Ekim’de ise halefi Haşim Safiyuddin’i hedef almıştır. İsrail, bu eylemlerle Hizbullah tehdidini bütüncül biçimde ortadan kaldırma hedefiyle; Hizbullah’ın komuta yapısını, insan kaynağını ve askerî yeteneklerini zayıflatmak istemiştir. Ayrıca Hizbullah’ı siyasal olarak gerileterek Lübnan’daki mezhepsel dengeyi yeniden şekillendirmek amacını taşımıştır. Aynı zamanda İsrail ile barış anlaşması imzalamaya daha istekli Lübnanlı aktörlerin güç kazanmasına zemin hazırlanması da hedefler arasında yer almıştır. Bu nedenle, İsrail’in Hizbullah ile bağlantılı olduğunu düşündüğü askerî ve sivil merkezlere yönelik hava bombardımanı kampanyasını günümüzde de sürmesi bu politikanın bir parçasıdır. Beyrut’un güney banliyölerinde fabrikaları ve tarım alanlarını hedef alarak devam etmesi muhtemel görünmektedir.[42] Lübnan ve İsrail arasında 27 Kasım 2024’te yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasından bu yana, İsrail güçleri güney ve doğudaki çeşitli Lübnan bölgelerine baskınlar düzenlemeye ve Hizbullah mevzilerini hedef almaya devam etmektedir.[43] Son gelişmeler göstermektedir ki, Lübnan açısından kalıcı ve kapsamlı bir barışın sağlanabilmesi, Lübnan ile İsrail arasında adil bir çözümün bulunmasına bağlıdır. Aynı şekilde, Filistin meselesi bağlamında Lübnan’da bulunan yerinden edilmiş Filistin nüfusunun kendi topraklarına geri dönüş hakkının tanınması da bu sürecin temel unsurlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır.[44]
Sonuç
Lübnan ile İsrail arasındaki ilişkiler, tarihsel olarak çatışma, güvenlik ve işgal ekseninde gelişmiştir. Her ne kadar kısmi diplomatik açılımlar gerçekleşmiş olsa da bu girişimler kalıcı bir başarıya ulaşamamıştır. Barışı merkeze alan bir ilişkinin kurulup kurulamayacağı meselesi, Lübnan ile İsrail arasındaki çatışmanın boyutu ve niteliğiyle doğrudan bağlantılı olmuştur. Lübnan’ın İsrail ile çatışması iki yönlü bir karakter taşımıştır. Bir yandan çatışma siyasal, askerî ve hukuki bir nitelik arz etmekte; İsrail’in Lübnan topraklarını işgali temel bir sorun alanı oluşturmaktadır. Siyasal ve hukuki bir çözüm, savaş olasılığını ortadan kaldırabilecek nitelikte olmakla birlikte, bu durum çoğu zaman askerî çatışmanın fiilen askıya alınması temelinde gerçekleşmektedir. Diğer taraftan İsrail ile Lübnan ilişkilerinin niteliğini belirleyen unsur, çatışmanın adil ve kapsamlı bir siyasal çözüme kavuşturulmasından ziyade, Lübnan’da İsrail aleyhindeki örgütlenmenin ortadan kaldırılmasına yönelik talepler olmuştur. Dolayısıyla Lübnan, bağımsız devlet kimliğini inkâr etmeksizin, topraklarını işgal etmiş bir devletle resmî bir ilişki kurma imkânı bulamamıştır.. Zira İsrail’in talepleri, demokratik ve ulusal bir devlet anlayışına dayanan Lübnan varlığıyla çelişmektedir. İsrail açısından Lübnan politikası; mevcut ya da potansiyel tüm silahlı yapılanmaların ortadan kaldırılması, Lübnanlı ve Filistinli askerî örgütlerin tamamen ve etkili biçimde feshedilmesi ve istisnasız biçimde silahsızlandırma yoluyla devlet otoritesinin tam ve koşulsuz biçimde yeniden tesis edilmesi hedefi etrafında şekillenmiştir. Bu durum, İsrail’in son dönemde Orta Doğu’da güvenliği zedeleyen ve siyasal açıdan olgunlaşmamış bir aktör olarak konumlandığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir.
Lübnan açısından değerlendirildiğinde, İsrail ile yaşanan sorun dinî bir karşıtlık temelinde şekillenmemiştir; Lübnan’ın Yahudilikle doğrudan bir çatışması söz konusu olmamıştır. İsrail’in Lübnan’a yönelik müdahaleci ve işgalci yaklaşımı, geçmişte Filistin varlığı bağlamında; günümüzde ise Hizbullah’ın Hamas ve İran ile kurduğu yakın ilişkiler çerçevesinde şekillenmiştir. Bu nedenle, Lübnan ile İsrail arasındaki çatışmaların temelinde, İsrail’in başta Filistin olmak üzere Suriye ve Lübnan topraklarına yönelik işgal politikası yer almıştır.
[1] Ṣādiq al-Shirʿ, Hurūbunā maʿa Isrāʾīl, 1947–1973: Maʿārik Khāsira wa-Intiṣārāt Ḍāʾiʿa [Our Wars with Israel, 1947–1973: Lost Battles and Misplaced Victories] (Amman: Dār al-Shurūq li-l-Nashr wa-l-Tawzīʿ, 1997). 255.
[2] Sadiq al-Shirʿ, Hurubuna maʿa Israʾil [Our Wars with Israel], 255.
[3] Ḥabība Ghayba, Al-Ijtīāḥ al-Isrāʾīlī li-Lubnān (1982–1985) [The Israeli Invasion of Lebanon (1982–1985)] (Biskra: Jāmiʿat Muḥammad Khayḍar–Biskra, 2016), 13.
[4] Sadiq al-Shirʿ, Hurubuna maʿa Israʾil [Our Wars with Israel], 9.
[5] Sadiq al-Shirʿ, Hurubuna maʿa Israʾil [Our Wars with Israel], 255.
[6] Filistin’in Lübnan ve Ürdün ile olan sınırlar 1921-1923 yılları arasında belirlenen uluslararası sınırlara dayanıyordu. Mısır ile olan sınır 1906 yılında belirlenmişti. Kaldı ki Lübnan’ın uluslararası alanda tanınan sınırları, 1926 Lübnan Anayasası’nda tanımlanan sınırlar esas alınarak belirlenmiştir. Anayasanın 1. maddesinde, Lübnan’ın Filistin ile olan güney sınırının, Sur ve Merciiyyun bölgelerinin mevcut güney sınırlarını takip ettiği hükme bağlanmıştır. Bu sınır hattı, 1923 yılında Fransa ile İngiltere arasında imzalanan Paulet-Newcombe Anlaşması uyarınca kabul edilmiştir. Bu düzenleme sonucunda, sakinleri Lübnan vatandaşı olan ve 1920 yılında ilan edilen Büyük Lübnan sınırları içinde yer alan yedi köy, hukuken Lübnan topraklarının bir parçası olarak tanınmamıştır. İkinci olarak, Lübnan, 1926 Anayasası’nda belirtilen bu uluslararası sınırlar çerçevesinde, 1945 yılında Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olarak katılmıştır. Üçüncü olarak, ateşkes anlaşmasının ardından, daha önce tanımlanmış olan bu uluslararası sınırlar, Birleşmiş Milletler gözetiminde oluşturulan Lübnan-İsrail Karma Komitesi tarafından fiilen sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırma süreci, genel hatlarıyla Paulet-Newcombe Anlaşması sonrasında yapılan sınır tespitine paralel olmakla birlikte, Metulla’nın doğusu ile Hasbani Nehri çevresinde sınırlı bazı değişiklikler içermiştir. Buna rağmen İsrail, ateşkes hattına tam olarak riayet etmemiş; Yarun, Rumeyyiş, Aytarun, Blida, Meys el-Cebel, Hula, Adise ve Kefr Kila köylerinin bazı kısımlarını kontrolü altında tutmaya devam etmiştir. Mufāwaḍāt bayna Lubnān wa-Isrāʾīl: Taswiya – Salām – Niẓām Iqlīmī Jadīd? [Negotiations between Lebanon and Israel: Settlement – Peace – A New Regional Order?], Silsilat al-Shaʾn al-ʿĀmm fī Qaḍāyā al-Nās: Ḥājāt wa-Abḥāth, Takhṭīṭ wa-Istishrāf (Zuq Muṣbaḥ: Jāmiʿat Sayyidat al-Luwayza, 2000), 99–100.
[7] Mufawadat bayna Lubnan wa-Israʾil [Negotiations between Lebanon and Israel], 145.
[8] Israel State Archives (ISA), Israel–Lebanon Relations, 1956–1958, ג/5570/8, December 27, 2016.
[9] Israel State Archives (ISA), Israel–Lebanon Relations, 1956–1958.
[10] Kirsten Schulze, Diblūmāsiyyat Isrāʾīl al-Sirriyya fī Lubnān [Israel’s Secret Diplomacy in Lebanon], çev. Antwān Bāsīl (Beirut: Dār al-Ṭalīʿa li-l-Ṭibāʿa wa-l-Nashr, 1998), 98.
[11] Schulze, Diblomasiyyat Israʾil al-Sirriyya fi Lubnan [Israel’s Secret Diplomacy in Lebanon], 98.
[12] Reuven Erlich, Milḥemet Levanon ha-Rishona: Mah hayu maṭarot ha-milḥama u-mah hayta hashpaʿato shel ha-modiʿin ʿal qabbalat ha-haḥlaṭot she-hovilu la-milḥama [The First Lebanon War: What Were the War’s Objectives and What Was the Impact of Intelligence on the Decision-Making That Led to the War?] (Merkaz ha-Meida le-Modaʿin u-le-Teror ʿal Shem Aluf Meʾir ʿAmit, June 1, 2015), 13.
[13] Schulze, Diblomasiyyat Israʾil al-Sirriyya fi Lubnan [Israel’s Secret Diplomacy in Lebanon], 98.
[14] Mufāwaḍāt bayna Lubnān wa-Isrāʾīl [Negotiations between Lebanon and Israel], 146-147.
[15] Mufāwaḍāt bayna Lubnān wa-Isrāʾīl [Negotiations between Lebanon and Israel], 99-100.
[16] Israel State Archives (ISA), Israel–Arab and Lebanon Relations, vol. 2, 3871:2/חצ, November 20, 2016.
[17] Israel State Archives (ISA). Ministry of Foreign Affairs: Lebanon File, חצ-8443/2. June 12, 2017.
[18] Jaber Suleiman, “Israel’s Wars on Lebanon, 1978-2024: A Comparative Approach,” Institute for Palestine Studies, Policy Paper, Issue: 119, (6 Nov. 2024): 3, https://www.palestine-studies.org/sites/default/files/attachments/policypapers/Jaber%20Suleiman%20ENG%20119.pdf.
[19] Be-Tselem, Hafarat zekhuyot ha-adam shel ezraḥei Levanon be-yedei Yisraʾel [Violation of the Human Rights of Lebanese Civilians by Israel] (Jerusalem: Merkaz ha-Meida ha-Yisraʾeli li-Zekhuyot ha-Adam ba-Shetahim, January 2000).11.
[20] İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Güney Lübnan’dan tamamen çekilmesi, 13 Haziran 1978 tarihinde UNIFIL Komutanı tarafından teyit edilmiş ve aynı gün Genel Sekreter’in ilerleme raporunda (5/12620/Add.5) kaydedilmiştir. Israel State Archives (ISA), חצ-8443/2; Litani’nin güneyi teorik olarak Birleşmiş Milletler Lübnan Acil Durum Gücü’nün (Fransız, İrlandalı, Fiji, Nepalli, Norveçli, Nijeryalı ve hala birkaç İranlı) kontrolü altındadır. Israel State Archives (ISA), חצ-8443/2. Güney Lübnan konusunda Fransa, Arap dünyasıyla ilişkilerinin zedelenebileceği endişesiyle daha temkinli bir çizgiye dönmüş, taraflara çözüm dayatmayan bir tarafsızlık politikası geliştirmiştir. Bu doğrultuda, UNIFIL’deki birlik sayısını azaltarak operasyonel gücü geri çekmiş ve daha çok lojistik birimlerle varlık göstermeyi seçmiştir.
[21] Be-Tselem, Hafarat zekhuyot ha-adam shel ezraḥei Levanon be-yedei Yisraʾel [Violation of the Human Rights of Lebanese Civilians by Israel], 12.
[22] Be-Tselem, Hafarat zekhuyot ha-adam shel ezraḥei Levanon be-yedei Yisraʾel [Violation of the Human Rights of Lebanese Civilians by Israel], 12.
[23] Be-Tselem, Hafarat zekhuyot ha-adam shel ezraḥei Levanon be-yedei Yisraʾel [Violation of the Human Rights of Lebanese Civilians by Israel], 12.
[24] Beşir Cemayel, 23 Ağustos 1982 tarihinde Lübnan Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
[25] Clovis Choueifaty, Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb: Maʿārik Sūriyya wa-Isrāʾīl fī Lubnān [Withdrawal and Election: Syrian Battles and Israel in Lebanon], vol. 5 (Jubayl: Suwgrāf, 2012), 156–157.
[26] Choueifaty, Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb [Withdrawal and Election], 156-157.
[27] Choueifaty. Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb [Withdrawal and Election], 156-157.
[28] Choueifaty. Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb [Withdrawal and Election], 156-157.
[29] Choueifaty. Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb [Withdrawal and Election], 156-157.
[30] Choueifaty. Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb [Withdrawal and Election], 124-125.
[31] Lübnan Ordusu’ndan ayrılarak İsrail destekli bir milisi güney Lübnan’da yöneten Binbaşı Saad Haddad, uzun yıllar boyunca İsrail’in Lübnan’daki en yakın müttefiki oldu. İsrail-Lübnan sınırı boyunca uzanan dar bir bölgenin hâkimi olarak, güney Lübnan’daki Filistinli gerillalara karşı sert bir savaş yürüttü. Edward Walsh, “Lebanese Militia Leader, Saad Haddad, Dead at 47: Israel Pays Tribute to Its Ally in Fight Against PLO,” Washington Post, January 15, 1984, https://www.washingtonpost.com/archive/politics/1984/01/15/lebanese-militia-leader-saad-haddad-dead-at-47/d5456a5b-f209-4e43-b71a-8904dc8d378e/.
[32] Choueifaty. Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb [Withdrawal and Election], 124-125.
[33] Choueifaty. Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb [Withdrawal and Election], 156-157
[34] Masa u-matan bein Yisraʾel le-Jumayyil [Negotiations between Israel and Jumayyil]. Maʿorka, January 7, 1983, 2; Clovis Choueifaty. Al-Insiḥāb wa-al-Intikhāb [Withdrawal and Election], 156-157.
[35] Masa u-matan bein Yisraʾel le-Jumayyil [Negotiations between Israel and Jumayyil], 2.
[36] Erlich, Milḥemet Levanon ha-Rishona [The First Lebanon War], 9.
[37] Durūs Mustakhlaṣa min Ḥarb Lubnān al-Thāniya (Tammūz 2006): Taqrīr Lajnat al-Khārijiyya wa-al-Amn fī al-Knesset al-Isrāʾīlī [Lessons Learned from the Second Lebanon War (July 2006): Report of the Foreign Affairs and Defense Committee in the Israeli Knesset], çev. A. Abu ʿĀmir ,(Beirut: Markaz al-Zaytūna lil-Dirāsāt wa-al-Istishārāt, 2007), 11–12.
[38] Medinat Yisraʾel, Misrad ha-Mishpatim [State of Israel, Ministry of Justice]. Official letter no. 7235 (2022, October 11).
[39] Medinat Yisraʾel, Misrad ha-Mishpatim [State of Israel, Ministry of Justice]. Official letter no. 7235.
[40] Medinat Yisraʾel, Misrad ha-Mishpatim [State of Israel, Ministry of Justice]. Official letter no. 7235.
[41] “The Israeli Gamble: A Prolonged, All-Out Regional War,” Al Jazeera Centre for Studies, November 3, 2024, https://studies.aljazeera.net/en/policy-briefs/israeli-gamble-prolonged-all-out-regional-war.
[42] “The Israeli Gamble: A Prolonged, All-Out Regional War,” Al Jazeera Centre for Studies.
[43]Amerika: Multazimūn bidafaʿ Lubnān wa-Isrāʾīl naḥwa salām mustadām [America: Committed to Pushing Lebanon and Israel toward Lasting Peace]. (2026, January 26). Al Arabiya. https://www.alarabiya.net/arab-and-world/2026/01/26/اميركا-ملتزمون-بدفع-لبنان-واسرائيل-نحو-سلام-مستدام.
[44] Mufāwaḍāt bayna Lubnān wa-Isrāʾīl [Negotiations between Lebanon and Israel], 146-147.



