
İran’ın ikinci Yüce Lider’i olarak yaklaşık otuz yedi yıl görev yapan Ali Hüseyni Hamaney, ABD ve İsrail’in ortak saldırısı sonucunda 28 Şubat 2026 tarihinde 86 yaşında iken Tahran’da öldürüldü. Hamaney’in ölümünden çok önceleri çeşitli rahatsızlıkları olduğu gerekçesiyle yerine kimin geçeceği tartışılmaya başlanmış ve çeşitli isimler öne çıkarılmıştı. Öne sürülen adaylar ve bu adayların güçlü ve zayıf yönleri şöyle sıralanabilir:
Adaylardan ilki, Yüce Lider’in torunu ve reformcularla aynı çizgide olan Hasan Humeyni idi. Humeyni dedesinin gücünden istifade eden lakin önemli bir siyasi ağırlığı bulunmayan bir adaydı. Diğer bir aday olarak ılımlı siyasetiyle bilinen ve 2013-2021 yılları arasında cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Hasan Ruhani öne çıkıyordu. Ruhani, İran siyasetinde pragmatik kanada daha yakın görülüyordu. Özellikle 2015 yılındaki nükleer anlaşması (JCPOA) sürecinde Batı ile müzakereyi savunması, bazı çevrelerin ona olan güvenini azaltmıştı. Zira Yüce Liderlik makamı, Batı karşıtı ideolojik çizgiye bağlı, devrimci hitabeti güçlü ve güvenlik kurumlarıyla uyumlu bir lidere verilmekteydi.
İran’daki İslam Devrimi Muhafızları Ordusu (IRGC), ülkedeki güç dengelerinin belirlenmesinde stratejik öneme sahiptir. Yüce Lider adayının bu yapı tarafından en azından kabul edilebilir olması gerekmektedir. Ancak Ruhani’nin IRGC’nin ekonomideki ağırlığını eleştirmesi ve Batı’ya yakın bir imaj çizmesi onu zayıf bir aday konumuna düşürmüştür. Yüce Liderlik makamı için üst düzey bir müctehid olarak tanınmak da kritik bir koşuldur. Ruhani, Kum’da eğitim almış bir din adamı olmasına karşın bu alanda güçlü bir otoriteye sahip değildir. Üstelik Uzmanlar Meclisi, son yıllarda Hamaney çizgisine yakın devrimci muhafazakâr isimlerden oluşmaktaydı. Bu da Ruhani’nin şansını daha da daraltmıştır. Diğer güçlü aday, İran’ın 8. Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi idi. Hamaney’in halefi olarak görülen Reisi, 19 Mayıs 2024’te şüpheli bir helikopter kazasında hayatını kaybetti.
Güçlü bir aday olarak öne çıkan isimlerin başında Sadık ve Ali Laricani kardeşler geliyordu. Sadık Laricani, uzun yıllar İran yargı erkinin başında bulunmuş ve ardından Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nde önemli bir rol üstlenmişti. Ali Laricani ise eski Meclis Başkanı ve eski nükleer müzakereci olarak yıllarca devletin üst kademelerinde görev yapmıştı. Güvenlik bürokrasisi ile siyaset arasında köprü kurabilen pragmatik ve ılımlı bir figür olarak görülüyordu. Bununla birlikte Laricani ailesinin İran siyasetindeki ağırlığı bazı çevrelerde rahatsızlık yaratıyordu. Ailenin zaman zaman yolsuzluk iddialarıyla anılması siyasi otoritelerini zayıflatmış ve Sadık Laricani’nin yargı başkanlığı döneminde aldığı kararlar iç ve dış siyasette eleştirilere konu olmuştu. Ali Laricani’nin ise cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylığının veto edilmesi konumunun sınırlılığını açıkça ortaya koymuştu.
Devrim Muhafızları Ordusu kökenli bir komutan olan Muhammed Bakır Kalibaf, Tahran Belediye Başkanlığı ve Meclis Başkanlığı görevlerini üstlenmiş askeri ve siyasi bir figür olarak Hamaney sonrası sürecin olası adayları arasında gösteriliyordu. Ancak ruhani sınıftan gelmemesi ve hakkında çıkan yolsuzluk ve yönetim skandalları onu zayıf bir aday konumuna düşürmüştür. Kum uleması içinde sert ideolojik çizgisiyle tanınan ve Uzmanlar Meclisi’nde etkili bir isim olan Ahmed Hatemi de öne çıkan adaylar arasındaydı. Hatemi dini otorite açısından güçlü bir profil çizse de geniş bir siyasi koalisyon oluşturabilen bir liderden çok, yönetim kapasitesi sınırlı ideolojik bir hatip olarak değerlendiriliyordu.

Tüm bu adaylar arasında gündemde en fazla yer bulan isim ise Ali Hüseyni Hamaney’in oğlu Mücteba Hüseyni Hamaney’di. Hamaney, oğlunu açıkça aday olarak göstermemişti. Zira böyle bir adım kamuoyunda ciddi sorunlara yol açabilirdi. Mücteba yeterince sevilmiyordu ve onun halef olarak atanması iktidar mücadelesini tetikleme riski taşıyordu. Hükümetteki deneyimsizliği de İran kamuoyunda eleştiri konusu olan başlıklar arasındaydı. Bunların ötesinde, Hamaney’in oğlunun adını vermesi Yüce Liderlik makamının meşruiyetine zarar verme riskini de beraberinde getiriyordu.
Şiilikte imamlık makamındaki kişinin oğlunu halef seçmesi geleneği bulunmakla birlikte İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal yapısı teorik olarak dinî meritokrasiye dayanıyordu. Buna göre liderlik makamı soy bağına değil, dinî ve siyasî yetkinliğe bağlıydı. Ancak Hamaney sonrası döneme ilişkin tartışmalar, liderlik makamının hanedanlaşma ihtimalini gündeme getiriyordu. Mücteba’nın bu makama hazırlandığı yönündeki işaretlerin Velayet-i Fakih sistemini fiilen hanedan yapısına dönüştürebileceği bazı çevrelerce ileri sürülüyordu.
28 Şubat 2026 tarihinde başlayan İran-ABD-İsrail Savaşı’nda Ali Hüseyni Hamaney hava saldırısı sonucunda öldürüldü. Bu gelişme, İran’ın iç ve dış siyasetiyle birlikte yukarıda anlatılan meseleleri yeni bir evreye taşıdı. Son yıllarda yaşanan bölgesel siyasi çekişmeler ve İsrail ile yaşanan çatışmalarda önemli lider ve komutanların suikastlarla kaybedilmesi, dinî lider seçimini yalnızca dinî bir tercih olmaktan çıkarmıştı. Söz konusu seçim; güvenlik bürokrasisi, ideolojik elitler ve devlet kurumları arasındaki güç dengesi, Şiiliği yayma politikasının devamı ve Devrim Muhafızları üzerindeki hakimiyet eksenlerinde değerlendirilmesi gereken bir meseleye dönüşmüştü. Bu bağlamda Uzmanlar Meclisi, 8 Mart 2026’da Mücteba Hüseyni Hamaney’i İran’ın yeni Yüce Lideri olarak seçti. Mücteba’nın seçimi dünya siyasetinde yakından takip edildi ve İran’ın yeni dönemine ilişkin pek çok soruyu beraberinde getirdi.
Mücteba Hamaney, 8 Eylül 1969 tarihinde İran’ın Meşhed şehrinde dünyaya gelmiştir. Hamaney ailesi, Şiî ulema geleneğine mensup ve Seyyid soyundan geldiği iddia edilen bir aile olarak İran’ın dinî elitleri arasında yer almaktadır. Ali Hamaney’in altı çocuğu arasında en büyük ikinci oğludur. Dört kardeş arasında Mesud ve Mustafa esas olarak Kum’daki dinî eğitimlerine odaklanmış ve babalarının ofisinde yalnızca sınırlı siyasî görevler üstlenmişlerdir. Mücteba Hamaney ile kardeşi Meysem, siyasî ilişkiler ve güç müzakereleriyle daha fazla ilgilendikleri iddia edilmektedir. Mücteba, resmi bir kamu görevi üstlenmemiş ve hayatının büyük bir bölümünü kamuoyundan uzak, gölgede kalan güvenlik ve istihbarat aygıtlarının çevresinde geçirmiştir. Bu nedenle, resmî bir makamdan çok gayri resmî nüfuzuyla tartışılan bir figür olarak ortaya çıkar ve hakkında perde arkasındaki aktör, sessiz güç ve gölge güç gibi ifadeler kullanılır.
Mücteba, lise eğitimini Alavi Okulu’nda tamamlamıştır. Dinî eğitimde ilk hocaları Seyyid Mahmud Haşimi Şahrudi ve babasıydı. 1988’den itibaren iki yıl süreyle silahlı kuvvetlerde görev yaptı. Bunun ardından Mücteba, 1999’dan itibaren Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri olan Kum’daki medreselerde eğitim gördü ve burada Uzmanlar Meclisi’nin üyesi olan Ayetullah Muhammed Taki Misbah Yezdi’nin öğrencisi oldu. Geleneksel Şii fıkhı, kelam ve siyaset teorisi üzerine dersler aldı. Misbah Yezdi, aşırı sertlik yanlılarının rehberi konumundaydı ve radikal görüşleri nedeniyle birçok tartışmanın içerisinde yer alıyordu. Ona göre İslam Cumhuriyeti’nin meşruiyeti halk egemenliğinden değil, İslam hukukunun uygulanmasından kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım, siyasal otoritenin güçlü ve merkezi bir liderlik altında toplanmasını savunur. Mücteba Hamaney’in de bu ideolojik çerçeveden etkilendiği ve özellikle devrimci ideolojinin korunması konusunda sert bir tutum benimsediği ileri sürülmektedir. Mücteba, hocasının ideolojisi ile harmanlanmış ve onun 2021 yılındaki vefatına kadar gücünün etkisi altında kalmıştır. Ayrıca Kum’da Seyyid Muhsin Harrazi, Lütfullah Safi Gulpaygani gibi alimlerin derslerine katıldı. Buna rağmen Mücteba’nın dini eğitimi ileri seviyeye taşınmadı ve Kum’da bulunan önde gelen Ayetullahlardan icazet alamadı ve Ayetullah seviyesinde kabul görmedi. Bunun nedeni, dini meselelere yeterince zaman ayırmadığı ve babasının işleriyle daha çok alakadar olduğu ileri sürülebilir. Diğer taraftan dinî hiyerarşide genellikle Hüccetü’l-İslam seviyesinde kabul edilmektedir; ancak bazı çevreler tarafından daha sonra Ayetullah unvanıyla da anılmıştır. Mücteba, Uygunluk Değerlendirme Konseyi üyesi ve Parlamento eski başkanı olan Gulam Ali Haddad Âdil’in damadıdır.
Mücteba, gençlik yıllarında İran’ın devrim sonrası güvenlik yapılarıyla ilişki kurdu. 1987’de Devrim Muhafızları (IRGC) bünyesinde gönüllü birliklere katıldı ve İran-Irak Savaşı’nda (1980-1988) 27. Muhammed Resulullah Tümeni’nin en tanınmış birliklerinden biri olan Habib b. Mazahir Taburu’nda bazı operasyonlara iştirak etti.


Devrim Muhafızları özellikle 1990’lı yıllardan itibaren İran’daki güç dengelerinin en önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Enerji sektörü, altyapı projeleri ve savunma sanayi gibi stratejik alanlarda faaliyet gösteren bu kurum, devlet içinde güçlü bir ağ oluşturmuştur. Bu nedenle İran’da Yüce Lider’in belirlenmesi sürecinde Devrim Muhafızlarının desteği veya en azından rızası kritik bir faktör olarak görülmektedir. Bu dönemde onun devrim muhafızlarıyla güçlü ilişkiler kurması, güvenlik ve istihbarat çevrelerinde etkili bir ağ oluşturması onun askerî kariyerinde ve ilerleyen zamanlardaki İran siyasetinde önemli yer tutmasına katkı sağlamıştır. Hamaney’in gerçek gücünün devrim muhafızları ve güvenlik kurumlarıyla olan yakın bağlarından geldiği yorumlanabilir.
Mücteba Hamaney resmî bir devlet görevinde bulunmasa da İran siyasetinde gölge güç olarak adlandırılmıştır. Babası lider olduktan sonra Liderlik Ofisi içinde güçlü bir ağ kurduğu ve çeşitli siyasi atamalarda etkili olduğu ileri sürülmektedir. 2005 İran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, muhafazakâr aday Mahmud Ahmadinejad’ın yükselişinde onun etkili olduğu iddiaları İran kamuoyunda geniş tartışma yaratmıştır. Mücteba Hamaney’in adı özellikle 2009 seçimleri sonrasında ortaya çıkan Yeşil Hareket protestolarının bastırılması sürecinde öne çıkmıştır. Bazı raporlara göre bu süreçte Besic Milis Teşkilatı üzerinde etkili bir kontrol kurmuştur. Seçim sonrası protestolarda göstericiler, Ali Hamaney’i liderliği hanedanlaştırmaya ve Mücteba Hamaney’i halefi olarak hazırlamaya çalışmakla suçladı. Bu bağlamda protestolarda “Mücteba öl, liderliği görme” şeklinde sloganlar atıldı.
Hamaney’in yüksek düzeyde teolojik zekaya sahip olmadığı yönünde değerlendirmeler yapılsa da Ali Hamaney’in oğlu olması nedeniyle Kum’da ileri düzey din dersleri vermeye başladı. Yıl 2022 olduğunda Kum’da medreseyle bağlantısı olduğu bilinen bir medya kuruluşu ona Ayetullah unvanı ile hitap etmeye başladı. Bu unvan genellikle yalnızca öğretileri geniş bir takipçi kitlesi kazanan ve yüksek saygı gören On İki İmam Şii din adamlarına veriliyordu. Ciddi eleştirilere maruz kalmasına rağmen bu unvan ile anılması Hamaney’in yeni lideri olarak hazırlandığını işaret etmektedir.
Hamaney’in siyasal çizgisi genel olarak reform hareketlerine mesafeli bir tutumla ilişkilendirilmektedir. İran’da reformist çevreler, liderlik makamının siyasî sistem üzerinde daha sınırlı bir rol oynamasını savunurken devrimci muhafazakâr kanat güçlü liderlik modelinin devamını desteklemektedir. Mücteba Hamaney’in ise bu ikinci çizgiye daha yakın olduğu değerlendirilmektedir. Hamaney’in babasının yerine geçme ihtimaline karşın özellikle rejim karşıtları veya reformist bakış açısına sahip olanlar 2022 yılında Mahsa Amini’nin ölümüyle protestolara katılmış ve Hamaney’e 2009 olayları hatırlatılarak “Mücteba öl, liderliği görme” şeklinde slogan atmışlardı. Benzer sloganların, 2025’te İran-İsrail arasında gerçekleşen 12 Gün Savaşı sonrasında da gerçekleşen halk ayaklanmalarında ve rejimi değiştirmek için yapılan eylemlerde de atıldığı görülmüştür. Hamaney’in rejim yanlısı olanlar dışında destek görmemesi ve onun babasının yönetiminin baskıcı unsurlarıyla yakın ilişki içerisinde olması özellikle İran ve İsrail-ABD Savaşı sonrasında halk üzerinde şiddet olaylarının artarak ilerleyebileceğini işaret etmektedir. Hamaney’in yeni lider olmasını engelleyecek tüm etkenlere rağmen babasının öldürülmesiyle iktidar yarışını kazanması, İran için olumlu bir gelişme olup olmadığını zaman gösterecektir. Eğer gücü, reform yerine baskıya dayalı olursa göstericiler, muhalifler ve ekonomik darboğazda olan halk için karanlık bir dönemin yaşanacağı ihtimali görülmektedir.
Mücteba Hamaney’in dış politika anlayışının İran’ın mevcut devrimci stratejisiyle uyumlu olduğu değerlendirilmektedir. Bu strateji, bölgesel nüfuzun artırılması, İsrail karşıtı söylemin sürdürülmesi, nükleer çalışmaların devam etmesi ve Batı’ya karşı temkinli bir siyaset izlenmesi gibi unsurları içermektedir. Mücteba Hamaney’in liderliği, yalnızca İran’ın iç siyaseti açısından değil, aynı zamanda Ortadoğu’daki güç dengeleri ve İran’ın küresel sistemle ilişkileri bakımından da dikkatle takip edilmesi gereken yeni bir dönemin başlangıcını temsil etmektedir.


