back to top
25 Mart, 2026, Çarşamba

15 Mart Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü

YayınlarAnaliz15 Mart Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü

15 Mart Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü

15 Mart BM Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü’nü Avrupa İslamofobi Raporu’nun 10 yılını değerlendirmek için bir fırsat olarak görüyoruz. Kapsamlı olmaktan uzak olsa da bu değerlendirme; raporun hazırlanması, elde edilen başarılar, kötüleşen eğilimler ve geleceğe dair kısa bir bakış açısı hakkında fikir vermektedir.

Nasıl Başladık?

2014 yılında, Suriye’deki savaş milyonlarca insanı Avrupa’ya iltica etmeye  zorlamadan önce, tüm Avrupa’da İslamofobinin veya Müslüman karşıtı ırkçılığın gelişimini takip eden bir proje başlatma kararı aldık. O zamana kadar akademik literatür sadece ciddi bir Müslüman nüfusa ev sahipliği yapan Batı Avrupa’daki ülkelerdeki İslamofobi ile meşguldü. Buna rağmen ilk raporu yayımladığımızda gördük ki başta Visegrad Dörtlüsü (Macaristan, Polonya, Çekya ve Slovakya) olmak üzere pek çok Doğu Avrupa ülkesinde yönetici güçler İslamofobik söylemi sahiplenmiş durumdaydı.

Neden Başladık?

Avrupa İslamofobi Raporu en temelde İslamofobinin varlığını ve yaygınlığına dair Avrupa çapındaki şüphecilikle yüzleşme zorunluluğundan doğdu. Bu dönemde Müslüman sivil toplum kuruluşları, Müslüman karşıtı ırkçılık sorununa dikkat çekmelerinin tamamen görmezden gelindiğinden şikâyet ediyordu. Yerelden Avrupa düzeyine kadar her zaman şu olağan yanıtla karşılaşıyorlardı: Kanıt nerede? Bundan dolayı tüm Avrupa ülkelerini tek tek yıllık olarak inceleyen bir rapor yayınlayarak İslamofobi sorununa dikkat çekebileceğimizi düşündük.

O yıllarda İslamofobi ya da Müslüman karşıtı ırkçılık kavramları oldukça tartışmalıydı. Medya yorumcuları, olguyu küçümsemek, hatta kavramların kendisine meydan okumak için düzenli olarak yazılar yayınlıyor; İslamofobi teriminin ve sorununun Müslüman devletlerdeki İslam alimleri yada İslamcılar tarafından icat edildiğine dair komplo teorilerine bile yer veriyorlardı.

On yılın ardından İslamofobinin iktidarın en üst kademelerinde inkar edilmesi hâlâ ciddi bir sorun olduğunu ifade etmek gerekir. Bu çerçevede sorun siyasi olarak tanınmadan gerçek bir çözüm ve iyileşme sağlanamayacağı ortadadır. Müslüman karşıtı ırkçılık olarak da adlandırılan İslamofobi sorunu, geniş çapta tanınmamaya devam etmektedir ve varlığı, çok sayıda Avrupa hükümeti, siyasi partisi, kurumu, gazetecisi ve entelektüeli tarafından sıklıkla reddedilmektedir.

İslamofobiyi inkar etmek veya küçümsemek için çeşitli stratejiler kullanılmaktadır; bazı aktörler var olmadığını iddia ederek kavramı tamamen reddederken, diğerleri ölçeğini veya ciddiyetini küçümsemeye çalışmaktadır. Önde gelen İslamofobik figürler ve ağlar, İslamofobinin İslam’a ve Müslümanlara yönelik meşru eleştirileri susturmak amacıyla “İslamcılar” tarafından icat edilen uydurma bir kavram olduğunu öne süren temelsiz komplo teorileri üretmektedir. Yaygın bir diğer strateji ise terminolojiyi kullanmaktan tamamen kaçınarak  İslamofobi tartışmasını kabul etmeyi veya meşrulaştırmayı reddetmektir. “İslamofobi” ya da “Müslüman karşıtı ırkçılık” gibi terimlerin yerine sıklıkla “Müslüman karşıtlığı” ya da “önyargı” gibi daha yumuşak ifadeler kullanılmakta, bu da İslamofobinin içinde barındırdığı ırkçılığın bireysel tutumlar ya da kişiler arası önyargıların ötesindeki yapısal ve kurumsal boyutlarını gizleme amacına hizmet etmektedir.

Buna rağmen islamofobik söylemlerin yayılması ile ilgili endişeyi anlayan ve daha en başından sunduğumuz şu argümanın çok iyi farkında olan insanlar da her zaman var oldu: Müslüman karşıtı ırkçılık herkese zarar verecektir, zira sadece Müslümanların dini özgürlüklerine değil, aynı zamanda sivil özgürlüklerine de meydan okuyarak diğer toplulukları da etkileyecek ve sonunda bazılarının çok değer verdiği demokratik hakların aşınmasına yol açacaktır. Başka bir deyişle: Avrupa’da bugün Müslümanların başına gelenler, yarın potansiyel olarak herkesin başına gelebilir.

Neler İyiye Doğru Değişti?

Bu çerçevede Avrupa İslamofobi Raporu’nun bulgularını farklı tarihlerde, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı, İslam İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletler ve Avrupa’daki ulusal parlamentolardan politika yapıcılara hitap eden çeşitli platformlarda sunduk. Diğer taraftan ise bulgularımızı kendini İslamofobiyle mücadeleye adamış ırkçılık karşıtı sivil toplum kuruluşlarıyla da paylaştık.

Bu süreçte Almanya gibi önemli AB ülkelerinin Müslüman karşıtı nefret suçlarını kendi nefret suçu istatistiklerine ayrı bir kategori olarak dahil edip bu suçların görünürlüğünü artırması nadir olumlu gelişmelerden birisiydi. Aynı zamanda geçtiğimiz on yılda AB nezdinde Müslüman karşıtı nefretle mücadele eden bir koordinatörlüğün kurulması ve Avrupa Konseyi’nin 2020 yılında Antisemitik ve Müslüman karşıtı nefret suçları için özel bir temsilci ataması da İslamofobinin artık görmezden gelinemeyecek bir sorun olduğunu açık bir şekilde ortaya koydu.

Bu çerçevede 2022 yılında BM’nin, 15 Mart’ı Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü olarak ilan etmesi İslamofobinin uluslararası alanda tanınması açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu karar islamofobi ile mücadelede yeni bir evreye geçildiğinin de bir işaretedir. Son olarak 2023 yılında BM Genel Kurulu, BM Genel Sekreteri’nden İslamofobi ile mücadele için özel bir elçi atamasını talep eden bir kararı kabul etmiştir.  Tüm bu  gelişmeler mükemmel olmaktan uzak olsa da, yine de sorunun artık inkar edilemeyeceğini ve bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini ortaya koymuş ve sorunun görünürlüğünü artırmıştır.

Sivil toplum düzeyinde ise son on yılda İslamofobiye karşı önleyici ve aktif mücadeleye adanmış faaliyetlerin, uzun vadeli projelerin ve yeni kurulan derneklerin sayısında da artış yaşandı. Bu girişimler; ulusal düzeyde Müslüman karşıtı nefret suçları verilerinin izlenmesini geliştiren derneklerden, kendi toplulukları içindeki epistemik ırkçılıkla mücadele için güvenli alanlar yaratan gruplara ve İslamofobi mücadelesini diğer azınlıklaştırılmış topluluklarla kesişimsel bir düzleme taşıyıp ittifak kuranlara kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Daha fazla farkındalık yaratma ve mevcut eksikliklerin üzerine gitme potansiyeli hâlâ bulunsa da, 2026 yılı 2015 ile kıyaslandığında genel tablonun köklü bir biçimde değiştiği görülmektedir.

Neler Kötüye Gitti?

Bütün bu pozitif gelişmelere rağmen aynı zamanda giderek daha endişe verici bir eğilim de gözlemliyoruz; toplumsal olmaktan ziyade yukarıdan aşağıya işleyen ancak toplumsal etkileri olan bu siyasi eğilimle birlikte, çeşitli Avrupa ülkeleri İslamofobinin kurumsallaşmasını siyasetlerinin temel bir özelliği hâline getirmiştir.

Fransa ve Avusturya devletleri, bizzat İslamofobiyle mücadele çalışmalarını suç hâline getirme konusunda kesinlikle öncü konuma gelmiştir. Bu devletler, İslamofobik politikalarına karşı çıkan bağımsız Müslüman aktörleri bastırmak için terörle mücadele yasalarının gücünü kullanmış ve İslamofobiyi izleyen dernekleri kapatmıştır. Siyasal İslam’la mücadele kisvesi altına saklanan bu hükûmetler, insan hakları ihlallerine yönelik her türlü eleştirinin önünü kesmek amacıyla ifade ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik saldırılarını farklı bir çerçeveye oturtmuşlardır. Danimarka’daki meşhur getto yasaları da Müslümanları fiilen ikinci sınıf vatandaş konumuna düşüren, ırksallaştırılmış hak mahrumiyetinin bir başka örneğidir.

Tüm Avrupa ülkeleri 15 Mart’ın BM tarafından Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü olarak kabul edilmesine destek vermiş olsa da izleme çalışmalarımız şu gerçeği ortaya koymaktadır: Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamı bu günün varlığını dahi tamamen görmezden gelmektedir; hükûmetler, devlet temsilcileri ve hatta siyasi partiler kendi iç gündemlerinde bu günün lafını bile etmemektedir. Norveç, İslamofobiye karşı Ulusal Strateji sunan tek ülke konumundayken, çoğu AB üyesi devlet ırkçılıkla mücadele ulusal stratejilerine Müslüman karşıtı ırkçılığı dâhil etmemiştir.

Eş zamanlı olarak, örgütlü aşırı sağ kamusal alandaki açık İslamofobiyi normalleştirmiştir. Bunda, yeni partilerin ortaya çıkması ve aşırı sağ partilerin Avrupa genelindeki başarısının yanı sıra, Müslümanlar da dâhil olmak üzere farklı etnik kökenden insanların hayatlarını hedef alan şiddet yanlısı yeraltı aşırı sağ gruplarının da etkisi olmuştur.

Son on yılda gözlemlediklerimiz, Avrupa çapındaki diğer anketlerle de doğrulanmaktadır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın (FRA) 2016 ve 2024 raporlarını karşılaştırmak oldukça açıklayıcıdır. FRA’nın 2024 yılında yayımladığı “AB’de Müslüman Olmak – Müslümanların Deneyimleri” başlıklı raporu 2016’daki anketine kıyasla birçok AB ülkesinde Müslümanların durumunun daha da kötüleştiğini doğrulamaktadır.

2024 FRA raporuna göre, Avrupa’daki Müslümanların ırk ayrımcılığına maruz kalma oranı keskin bir şekilde artmıştır. Katılımcıların neredeyse yarısı (%47) son beş yılda ayrımcılığa maruz kaldığını bildirmiştir ki bu oran 2016’da %39’du. Son bir yılda ayrımcılığa uğrayanların oranı ise %25’ten üçte birin üzerine (%35) çıkmıştır. Ayrımcılık özellikle iş gücü ve konut piyasalarında vahim boyutlardadır: İş arayan neredeyse her beş Müslümandan ikisi (%39) ırksal ön yargılarla karşılaşmıştır. Bu durum, 2016 yılındaki %31’lik orana kıyasla önemli bir artışa işaret etmektedir.

Avrupa’da doğan genç Müslümanlar, özellikle de dinî kıyafetler giyen kadınlar daha da yüksek risklerle karşı karşıyadır. 16-24 yaş arası grupta, bu tür kıyafetler giyen kadınların %58’i iş piyasasında ayrımcılığa uğradığını belirtirken, bu tür kıyafetler giymeyen yaşıtlarında bu oran %38’de kalmıştır. Aynı zamanda, ırkçı taciz ve şiddet konusunda da herhangi bir iyileşme kaydedilmemiştir. Katılımcıların %27’si tacize, %4’ü ise fiziksel saldırıya maruz kaldığını belirtmiştir ki bu rakamlar 2016’dan bu yana değişmemiştir. Bir diğer endişe verici eğilim ise ayrımcı polis profillemesi algısındaki artıştır: Anketten önceki son bir yıl içinde polis tarafından durdurulanların neredeyse yarısı (%49), bu durumun etnik veya göçmen geçmişlerinden kaynaklandığına inanmaktadır; bu oran 2016’da %42 idi.

Tüm bu artışlara rağmen, olayları yetkililere bildirme oranları çok düşük seyretmeye devam etmektedir. Irkçı saldırıların yetkililere bildirilme oranında, 2016’daki %23 seviyesinden 2022’de %30’a doğru sınırlı bir artış yaşanmıştır; ancak olayların büyük bir çoğunluğu hâlâ kayıt dışı kalmaktadır. Bildirim oranları özellikle Avusturya, Almanya ve Finlandiya’da daha yüksek seyretmiştir. Mevcut veriler; ırkçılığın özellikle istihdam ve konut gibi yapısal alanlarda giderek daha belirgin hâle geldiğini ve önceki anket dönemlerine kıyasla Müslümanlara yönelik ayrımcı uygulamaların çok daha netleştiğini ortaya koymaktadır.

Buradan Nereye?

Bu genel tablo, İslamofobinin gelişiminin tek yönlü bir süreç olmadığını göstermektedir. Bazı kazanımlara rağmen, iyileşme sağlanması gereken alanlar bazen ulaşılması imkânsızmış gibi hissedilebilmektedir. Karar vericilerin sorunu ele alma konusundaki isteksizliği temel bir zorluk olmayı sürdürürken, kamuoyunun baskı yaratma gücü ise giderek artmaktadır.

Otoriter ve anti-demokratik gelişmeler; Müslüman karşıtı ırkçılığın ifade, din ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel hakları tehdit eden diğer baskıcı önlemlerle ne denli iç içe geçtiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum anlaşıldıkça, daha kapsamlı hak arama mücadeleleri ve örgütlü çabalar daha görünür hâle gelmektedir. Kemer sıkma politikalarının ve Avrupa’daki otoriterlik karşıtı hareketlere yönelik saldırıların arttığı bir ortamda, bu karmaşık bağlantılar daha da güçlenecektir. Bu nedenle, söz konusu toplumsal bağlar üzerinden mücadeleyi büyütmek kritik bir öneme sahiptir. Avrupa İslamofobi Raporu’nun ilgili ülkelerdeki yerel uzmanlarından gelen gözlemlerle bu gelişmeleri izlemek, yürütülen çalışmaları sürdürmek ve güçlendirmek için temel bir boyut olmaya devam edecektir. Avrupa İslamofobi Raporu, bu kararlılıkla yoluna devam edecektir.

Avrupa İslamofobi Raporları ücretsiz olarak indirilebilir: European Islamophobia Report

Bu yazı Prof. Dr. Enes Bayraklı & Doç. Dr. Farid Hafez tarafından kaleme alınmıştır. Bayraklı ve Hafez Avrupa İslamofobi Raporu’nun kurucu editörleridir.

Enes Bayraklı
Enes Bayraklı
Prof. Dr. Enes Bayraklı, Türk-Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanıdır. Lisans eğitimini Viyana Üniversitesi’nde tamamladı. Yine aynı üniversiteden 2006’da yüksek lisans ve 2012’de doktora derecelerini aldı. Çalışma alanları arasında İslamofobi, Türkiye-AB ilişkileri, Almanya dış politikası, Avrupa’da aşırı sağ hareketler, terör örgütleri ve dış politika analizi bulunmaktadır. 2015 yılından beri yıllık olarak yayımlanan Avrupa İslamofobi Raporu’nun editörlüğünü yapmaktadır. Bayraklı Türkiye Araştırmaları Vakfı Başkan Yardımcısıdır.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img