15 Mart Birleşmiş Milletler Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü’nü, Avrupa’nın Almanca konuşulan ülkelerinde (Almanya, Avusturya ve İsviçre) İslamofobi üzerine yaptığımız on yıllık gözlemleri değerlendirmek için bir vesile olarak görüyoruz. Son on yılda İslamofobi, Almanca konuşulan ülkelerde marjinal bir fenomenden toplumsal ve siyasi yaşamın kurumsallaşmış bir özelliğine dönüştü.
Müslüman kimliğini sistematik olarak bir tehdit şeklinde çerçeveleyen güvenlik merkezli bir yönetim mantığıyla hareket eden Müslüman karşıtı ırkçılık; bugün devlet yasalarında, parlamento tartışmalarında ve iş yerinden eğitim sistemine, resmi makamlarla olan ilişkilere kadar günlük hayattaki yapısal dışlanmalarda kendini göstermektedir. Bu dönemde İslamofobiye karşı aynı zamanda, büyüyen bir direniş altyapısı da oluştu: Sivil toplum belgeleme merkezleri, hukuki danışma noktaları ve izleme projeleri, görünmez olan İslamofobi sorununu görünür kılmaya başladı.
Ortak Payda: Kurumsallaşmış Dışlama
Son on yılda Avrupa’nın Almanca konuşulan kalbi, Müslüman karşıtı tutumların kurumsallaşması için merkezi bir laboratuvara dönüştü. Almanya, Avusturya ve İsviçre farklı siyasi yapılar altında hareket etse de İslamofobiyi sokak protestolarının sınırlarından devletin bizzat mimarisine taşıyan ortak bir dilsel ve kültürel söylemle birbirlerine bağlıdırlar. 2015’ten bu yana bölge, sekülerizm, güvenlik ve “Leitkultur” (Öncü Kültür) dilinin Müslüman vatandaşların sistemsel dışlanmasını haklı çıkarmak için sıkça kullanıldığı sofistike bir “ana akımlaşma” (mainstreaming) eğilimine tanık oldu.
Ortak payda olarak; İslamofobi veya Müslüman karşıtı ırkçılığın (ki biz bu terimleri eş anlamlı kullanıyoruz) birincil olarak bireysel ön yargılarla değil, yukarıdan aşağıya bir normalleşme süreciyle tanımlandığı söylenebilir.
Almanya’da AfD’nin yükselişi, on yıllar önce Avusturya’da FPÖ ve İsviçre’de SVP’nin yaptığı gibi “söylenebilir olanın” sınırlarını genişletti. “Remigrasyon” (Geri Göç) ve “Büyük Yer Değiştirme” (Great Replacement) komplo teorileri parlamento tartışmalarına taşınarak resmi politika hattı hâline geldi.
Avusturya’da devlet, 2015’teki kısıtlayıcı İslam Yasası’ndan, Müslüman hayatını kelimenin tam anlamıyla haritalandıran “İslam Haritası”na (Islam-Landkarte) kadar uzanan daha müdahaleci bir rol üstlendi ve bir dini topluluğu fiilen kalıcı bir güvenlik sorunu olarak ele aldı.
İsviçre ise minare ve yüz örtme (peçe) yasaklarında görüldüğü gibi, doğrudan demokrasi sistemini popüler duyguları anayasal gerçekliğe dönüştürmek için kullandı.
Bu gelişmelerin ötesinde, 2015’ten bu yana üç belirgin eğilim kemikleşti:
- Güvenlik Bakışı: “Güvenlik merkezli” bir yönetim modeli, birincil yaklaşım çerçevesi olarak “entegrasyonun” yerini aldı. İster Avusturya’daki “Operation Luxor” olsun, ister Almanya ve İsviçre’deki izleme yapılarının genişletilmesi olsun Müslüman kimliği giderek “aşırılık” ve “radikalleşme” merceğinden görülmeye başlandı.
- Yapısal Görünmezlik: Açık değerler retoriği ile Müslümanların yaşadığı deneyimler arasında “güçlü bir boşluk” bulunuyor. Her üç ülkede de en yüksek ayrımcılık oranları kamu hayatının en kritik alanlarında rapor ediliyor: İş yeri, eğitim sistemi ve polisle olan etkileşimler.
- Temsil Eksikliği: Müslüman sesler büyük ölçüde kamusal alandan dışlanmış durumda. Almanca basında Müslümanlar sık sık yoğun tartışmaların (kıyafetleri, camileri ve sadakatleri üzerine) nesnesi oluyorlar ancak bu konuşmaları şekillendiren özneler olarak nadiren yer bulabiliyorlar.
Bu karanlık gelişmelere rağmen, son on yıl dayanıklı bir direniş altyapısını da beraberinde getirdi. Avusturya’daki Dokustelle, Almanya’daki CLAIM ittifakı ve İsviçre’deki humanrights.ch ağı gibi profesyonel gözlem merkezleri, Müslüman karşıtı ırkçılığı gizli kalmaktan çıkarmaya başladı. Gelecek on yıla bakıldığında, Almanca konuşulan bölge temel bir soruyla karşı karşıya: İslam’ın ve temsilcilerinin görünürlüğüne karşı yasal baskılara devam mı edilecek, yoksa bu ulusların demokratik temellerini tehdit eden yapısal ırkçılıkla yüzleşilecek mi?
Almanya’daki “Hoş Geldin Kültürü”nün Sessiz Erozyonu
On yıl önce Almanya bir “hoş geldin kültürü” (Willkommenskultur) feneri olarak görülüyordu. Bugün bu ışık karardı ve yerini, Müslüman karşıtı tutumların marjinal bir fenomen değil, kurumsal yaşamın normalleşmiş bir özelliği olduğu siyasi ve toplumsal bir manzaraya bıraktı. 2015’ten bu yana Almanya’da İslamofobi, PEGIDA gibi grupların gürültülü, dönemsel protestolarından, zaten var olan ancak şimdi her yerde hazır ve nazır yapısal bir gerçekliğe evrildi.
En endişe verici değişim, nefretin sokaklardan iktidar merkezlerine ve vatandaşların günlük hayatına taşınmasıdır. AfD’nin yükselişi bu değişimin ana motoru oldu. 2019 yılına gelindiğinde, bir zamanlar tabu sayılan faşist retorik ana akım siyasete sızmıştı. Björn Höcke gibi üst düzey figürler, “nüfus değişimi” yoluyla toplumsal çöküş senaryolarından açıkça bahsetmeye başladı ve “Büyük Yer Değiştirme” gibi radikal sağcı komplo teorilerine alan açtı.
Bu söylemsel radikalleşme somut şiddet sonuçları doğurdu. Raporlar; okullarda, iş yerlerinde ve toplu taşıma araçlarında Müslümanlara yönelik fiziksel saldırılarda artış olduğunu belgeliyor. 2022’ye gelindiğinde, Müslüman çocukların bile izlenmesi, terörle mücadele çerçevesinde -çoğunlukla çok az hukuki güvenceyle- yaygın bir uygulama hâline geldi.
Özellikle sinsi olan ise “kurumsal İslamofobi” olarak adlandırdığımız durumdur. Bu, çeşitliliğe dair verilen kamusal sözler ile Müslümanların eğitim veya yargı gibi alanlara girmeye çalışırken karşılaştıkları yapısal dışlanma arasındaki o devasa boşluktur. Yıllarca süren başörtüsü tartışması, Alman hoşgörüsü için bir turnusol kâğıdı görevi gördü. Dini özgürlük adına bazı hukuki başarılar elde edilmiş olsa da birçok Müslüman kadın için gerçeklik hâlâ mesleki reddedilme ve sosyal damgalanma ile şekilleniyor.
Umut ışığı var mı? Maalesef çok az. 2015’ten bu yana yaşanan “olumlu” gelişmeler çoğunlukla proaktif değil, reaktiftir. Haziran 2024’te yürürlüğe giren yeni Alman vatandaşlık yasası iki ucu keskin bir bıçaktır: Görünürde daha hızlı vatandaşlığı mümkün kılsa da birçokları için yeni ayrımcılık yolları yaratması muhtemel yeni şartlar getiriyor.
Gerçek ilerleme, büyüyen direniş altyapısında yatıyor. #GegenHass dijital izleme projeleri ve bağımsız danışma merkezleri, nihayet rapor edilmeyen suçların üzerindeki perdeyi aralamaya başladı. Bu kurumlar; Federal polis her ne kadar Müslüman karşıtı nefret suçlarını artık ayrı bir kategori olarak kaydetse de devletin İslamofobiyi hâlâ sistemsel bir ırkçılık biçimi olarak tanımakta tereddüt ettiği bir ortamda, başını başka yöne çevirmeyen bir sivil toplumu temsil ediyor
Almanya Yol Ayrımında
2015’ten bu yana gerçekleşen değişim, Müslüman nüfusa yönelik “güvenlik merkezli” bir bakışa doğru kaydı; tüm bir inanç topluluğu, toplumsal dokunun önemli bir parçası yerine potansiyel bir tehdit olarak görülüyor. Eğer gelecek on yıl geçmişten farklı olacaksa, devlet sembolik “hoşgörü” jestlerinin ötesine geçmeli ve İslamofobiyi kurumsallaşmış bir norm hâline getiren yapısal ırkçılığı ele almalıdır.
Avusturya: Laboratuvardan Kurumsallaşmaya
On yıl önce Avusturya’nın siyasi manzarası, 2015 İslam Yasası (Islamgesetz) hakkındaki tartışmalarla şekillenmişti. Müslümanlara eşit haklar tanımak amacıyla 1912 tarihli yasanın modernizasyonu olarak sunulan şey, aslında yeni ve kısıtlayıcı bir devlet yaklaşımının köşe taşı oldu. O zamandan beri Avusturya, entegrasyonun “Avusturya yolu”na atıfta bulunan bir ülkeden, kurumsallaşmış İslamofobi için bir laboratuvara dönüştü.
Dönüm noktası tek bir olay değil, devlet politikasının istikrarlı radikalleşmesiydi. 2018’e gelindiğinde siyasi söylem, resmi makamların “Siyasal İslam” olarak adlandırdığı şeye karşı bir mücadeleye kaymıştı. Bu söylemsel değişim, 2021’de yeniden hayata geçirilen “İslam Haritası” (Islam-Landkarte) adlı tartışmalı ve devlet tarafından finanse edilen projeyle fiziksel bir form kazandı. Yüzlerce cami ve Müslüman derneğinin yerini haritalandırarak devlet, tüm bir topluluğu şüpheli ilan etti ve bu da camilere yönelik vandalizmin artmasına neden oldu.
“Operation Luxor”
Bu kurumsal düşmanlığın doruk noktası, Kasım 2020’deki “Operation Luxor” (Luxor Operasyonu) oldu. Bu, Avusturya’nın savaş sonrası tarihindeki en büyük polis baskınıydı. “Siyasal İslam”a sözde bir darbe olarak duyurulan baskın, düzinelerce Müslüman akademisyen ve aktivistin evine sabaha karşı yapılan baskınları içeriyordu. Yıllar sonra mahkemeler bu baskınların hukuka aykırı, delillerin ise “güvenilmez” olduğuna karar verdi. Ancak zarar verilmişti: Operasyon, meşru sivil toplum faaliyetlerini kriminalize etmek ve eleştirel Müslüman sesleri susturmak için tasarlanmış bir devlet gücü “şovu” işlevi gördü.
Bu eğilim, “Siyasal İslam Dokümantasyon Merkezi”nin kurulmasıyla pekişti. Irkçılığı veya nefret suçlarını izleyen kurumların aksine bu yapı, muğlak bir ideolojiyi izlemek için kuruldu ve böylece dini pratikleri güvenlik tehditlerine dönüştürdü. Avusturya siyasi eliti, haftalık Profil dergisinin araştırmalarıyla ortaya çıkan, BAE’nin bu tür anlatıların finansmanındaki rolüne dair bulgulara ise hiçbir tepki vermedi.
2015’ten bu yana yaşanan olumlu değişimler çok azdır ve neredeyse tamamen tabandaki direnişin sonucudur. Bağımsız STK’lar ve araştırmacılar, devletin başarısız olduğu yerlerde devreye girmiştir. “Dokustelle Österreich”, resmi polis istatistiklerinin genellikle kaydetmediği vakaları belgeleyen hayati bir merkez hâline geldi. Aynı şekilde, Anayasa Mahkemesi’nin 2020’de ilkokul çocuklarına yönelik başörtüsü yasağını iptal etmesi gibi hukuki zaferler, hukukun hâlâ devlet ayrımcılığına karşı koruma sağlayabileceğini göstermektedir. Ancak bu sivil kuruluşlar da devlet tarafında artan bir baskı altındadır.
İsviçre: Doğrudan Demokrasi mi, Yönlendirilen Düşmanlık mı?
İsviçre, on yıllar boyunca uluslararası tarafsızlık ve insani hassasiyet imajını korudu. Ancak son on yılda içeride daha karanlık bir eğilim kristalleşti: Ülkenin benzersiz doğrudan demokrasi sisteminin, Müslüman karşıtı dışlanmayı doğrudan Federal Anayasa’ya sokmak için kullanılması. 2015’ten bu yana İsviçre, Müslümanların varlığına dair tartışmalardan, onların görünmezliğinin yasal güvenceye alınmasına geçiş yaptı.
Bu on yılın en belirgin negatif dönüm noktası, 2021’deki “yüz örtme yasağı” (sıklıkla burka yasağı olarak adlandırılır) referandumu oldu. Destekçileri bunu “özgürleşme” ve “güvenlik” adımı olarak sunsa da aslında Müslüman kadınlara yönelik ayrımcılığın anayasal düzeyde kodlanmasıydı. Bu durum, 2009’daki minare yasağının izlediği yolu takip etti ve İsviçre tarzı İslamofobide seçim sandığının, azınlığın dini sınırlarını belirlemek için çoğunluğun bir aracı hâline geldiğini gösterdi.
Bu yasal dışlanmaya endişe verici bir “temsil boşluğu” eşlik ediyor. İsviçre medyası ve siyasi çevreleri sıkça Müslümanlar hakkında konuşuyor ancak nadiren onlarla konuşuyor. 2021 verileri ciddi bir dengesizliği ortaya koyuyor: Müslümanlar yoğun kamusal tartışmaların öznesi olurken, bu tartışmaları şekillendiren panellerden ve yayın kurullarından sistematik olarak dışlandılar.
Buna rağmen İsviçre’deki hikaye sadece bir gerileme hikayesi değildir. Direniş altyapısı alanında önemli bir değişim yaşandı. 23 farklı danışma merkezinin iş birliği, sivil toplumun profesyonelleştiğini gösteriyor. “humanrights.ch” gibi kuruluşlar, kurbanlara hukuki ve psikolojik destek sağlayarak devlet anlatılarına karşı önemli bir arşiv oluşturdu.
Ayrıca aşırı sağın gürültülü kampanyalarına rağmen, toplumun genel tutumu büyük ölçüde istikrarlı kalmıştır. Veriler, nüfusun yüzde 12’sinin spesifik bir Müslüman karşıtı düşmanlık beslediğini gösterse de (ki bu diğer azınlık gruplarından daha yüksektir) İsviçre halkının büyük çoğunluğu siyasi kampanyaların radikalleşmesine tamamen teslim olmamıştır.
Sonuç: Nereye?
İsviçre’nin (Almanya ve Avusturya gibi) önümüzdeki on yıldaki sınavı, demokratik mekanizmalarını insan hakları yükümlülükleriyle uyumlu hâle getirmektir. Eğer doğrudan demokrasi, bir azınlığın dini sembollerine karşı yasama yapmak için çoğunluğun bir silahı olarak kullanılmaya devam ederse, İsviçre’nin “birlikte yaşam” modeli boş bir vaat olarak kalacaktır. İleriye giden yol, anayasal yasakların aşılmasını ve Müslüman seslerin kamusal tartışmalara gerçek anlamda dahil edilmesini gerektirmektedir.


