Cumhurbaşkanı Erdoğan, gündemin curcunası içerisinde tarihe altın harflerle geçecek bir derkenarda bulundu: Türkiye kimsenin vasalı değildir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihe bu notu sadece ana muhalefet partisinin eski genel başkanına yönelik değil, aynı zamanda Türk devletleri tarihine de bir selam olarak anlaşılabilir. Bu yazıda, vasallık mekanizmasının kökenlerini ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabine toplantısı sonrası verdiği mesajları siyasal iktisat perspektifinden analiz etmeye çalışacağım.
Vasallıktan Ne Anlamalıyız? 
Türkiye iç siyasetinde ana muhalefet partisi içerisindeki tartışmalar gündemin odağında yer alsa da ana muhalefet partisi eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, gölgelere çekildiği koltuğundan Türkiye’ye ilişkin kendi görüşlerini paylaşarak unutulmamak için önemli bir çıkış yapma gayreti içindedir. Ancak Sayın Kılıçdaroğlu’nun kullandığı “vasallık” tabiri, Latince kökenli olup Türk Dil Kurumu Büyük Sözlüğünde yer almamaktadır. Türk dilinde yer almayan bu “yabancı özentisi” tabirin özüne baktığımızda ise Türkçemizde “tabiiyet” kelimesine tekabül ettiği görülmektedir. Tabiiyet kavramı özü itibarıyla üç veçhede incelenmektedir. Bu veçheler sırasıyla siyasal, medeni ve iktisadi ilişkilerde ortaya çıkan güç ilişkileridir.
Siyasi tabiiyet konusu, belki de insanlık tarihi boyunca en çok tartışılan ve üzerine egemenlik kurulan kavramdır. Pierre Bourdieu’ye göre tabiiyet, sembolik tahakküm yapılarının bir aktörün tahakküm altındaki konumunu içselleştirmesine nasıl yol açabileceğini ifade eder. Kısacası, Bourdieu’ya göre kurulan yapılar, bir aktörün cebren değil içten bir şekilde rızasının alınmasını sağlar. Örneğin, Birleşik Krallık’ın etkin güç olduğu Commonwealth topluluğunda üye devletler, Birleşik Krallık aleyhine bir karar almaktan gönüllü olarak imtina ederler.
Medeni tabiiyet ya da bir diğer ifadeyle kültürel boyunduruk, devletlerarası siyasette en sinsi ve belki de en etkili tabiiyet türüdür. Antonio Gramsci’ye göre medeni tabiiyet, bir medeniyetin cebren ya da rıza ile içselleştirilmesi ve bu medeniyet dairesinin dışında hiçbir şey düşünülememesidir. Örneğin, ABD’nin dünyanın en büyük gücü olduğu ve ABD menşeili şirketlerin ürünlerinin vazgeçilmez olduğu algısı, medeni tabiiyetin günlük hayattaki tezahürüdür. Starbucks ve McDonald’s başta olmak üzere, İsrail’in Gazze’deki soykırımına destek veren ABD menşeili şirketlerin ürünlerine karşı, özellikle İslam ülkelerinde etkin bir boykot faaliyetinin yürütülememesinin yegâne sebebi de medeni tabiiyet ilişkileridir.
Tabiiyetin son ve en görünür veçhesi ise iktisadi tabiiyettir. Giovanni Arrighi’ye göre iktisaditabiiyet, bir devletin veya bölgenin küresel işbölümünde yapısal olarak başka birine tabi olması; ekonomisini, finansal kurumlarını ve sermaye akışlarını stratejik özerkliğinin zararına olacak şekilde hegemonik bir merkezin çıkarlarına göre yönlendirmesi durumudur. Arrighi’nin kapsamlı tanımını somutlaştırmak gerekirse, 2000 ekonomik krizinde Türkiye’nin IMF’den gelecek yardım için IMF’nin salık verdiği tüm reformları kayıtsız ve şartsız uygulama sözü vermesi ve buna karşılık Türk özel sektörünün önde gelen firmalarının imalattan ziyade montaj endüstrisine yönelmesi akla gelmektedir.
Türkiye Küresel Güç Hâline mi Geliyor?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajları, tabiiyetin üç veçhesi (siyasal, medeni ve iktisadi) üzerinden okunduğunda, Türkiye’nin nasıl bir dönüşüm sürecinden geçtiğini ve önümüzdeki yıllarda nasıl bir yol izleyeceğini anlamak açısından önemli ipuçları barındırmaktadır. Erdoğan, konuşmasında “Gayemiz, milletimizin ezeli ve ebedi kardeşliğine vurulan paslı zincirleri birer birer söküp atmaktır.” diyerek Türkiye’nin 1970’li yıllardan itibaren terör örgütü PKK’nın gerek içeriden gerek dışarıdan finanse edilerek diz çöktürülmek istendiğini; ancak ülkenin bu siyasi tabiiyet girişimlerine karşı koyabilecek güce sahip olduğunu ifade etmektedir. Bugün sahaya bakıldığında Türkiye, siyasi tabiiyet bir yana kendi modellerini üreterek diğer aktörlerle birlikte sahada sonuç alabilen bir ülke konumuna yükselmiştir. Libya’da yerel ortaklarla geliştirilen model, Somali’de siyasi istikrarın herhangi bir sömürgeci güdü olmaksızın tesisine katkı sunulması, Mali’nin post-kolonyal bağlardan arındırılmasına destek verilmesi, Karabağ’da 30 yıllık Ermeni işgalinin sona erdirilmesinde Azerbaycan’a sağlanan yardım ve son olarak 8 Aralık Suriye Devrimi sırasında ve sonrasında Suriye’de millî egemenliğin tesisi için kapasite artırımı yönünde oynanan aktif rol, Türkiye’nin artık küresel bir aktöre dönüştüğünü göstermektedir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Türkiye’nin sözü, duruşu, tavrı yakından takip edilen bir devlettir.” ifadesi ise medeni tabiiyetin Soğuk Savaş dönemi Türkiye’sini tanımlamakta kullanılabileceğine işaret etmektedir. 1945 sonrası dönemde Marshall yardımlarıyla ABD’ye yakınlaşan Türkiye, takip eden yıllarda Hollywood etkisine açık hâle gelmiş; 1960’larda Amerikan yapımı otomobiller Türk filmlerinde gösterilmiş, 1980’lerden itibaren ise ABD kaynaklı neoliberal tüketim toplumunu yücelten kültürel unsurlar diziler aracılığıyla topluma enjekte edilmeye çalışılmıştır. ABD’nin adeta bir yörüngesine giren Türkiye, dış politikada da ABD’nin çizdiği sınırlar içinde hareket etmiş; bu ülkenin tezleri Türk bürokrasisinde sorgulanamaz doğrular olarak benimsenmiştir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının sonunda dile getirdiği, “Türkiye her alanda tam bağımsızlığa doğru hızla yol almaktadır ve kimsenin paryası ya da vekil aktörü değildir.” ifadesi ise iktisadi bağımsızlığa yapılan güçlü bir vurgudur. Bugün Türk iş insanlarının dünyaya açtığı ekonomik köprüler sayesinde Türkiye 250 milyar doları aşan bir ihracat hacmine ulaşmış; Türk taahhüt firmaları Afrika’dan Asya’ya, oradan Güney Amerika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada faaliyetlerini hızla artırmıştır.
Sonuç
Türkiye kimsenin vasalı değildir! Son 25 yıldır siyaseten özgün modeller geliştiren Türkiye, yalnızca kendi halkı için değil, bölgesindeki ve dünyadaki birçok ülke için de barış ve istikrarın merkezi hâline gelmiştir. Nitekim, Rusya–Ukrayna Savaşı’nda barışın adresi İstanbul olmuş; Tahıl Koridoru girişimiyle başta Afrika olmak üzere pek çok coğrafyada yaşanan açlık krizine çözüm üretilebilmiştir. Üzerindeki özentilik urbasını yırtıp bir kenara atan Türkiye, artık tarihin kendisine yüklediği medeniyet sorumluluğunu omuzlamaya hazırdır. 1990’larda “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” sloganıyla başlayan uyanış, bugün Türk halkının iş insanları ve TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ile Maarif Vakfı gibi kurumlar aracılığıyla bu geniş coğrafyada aktif varlık göstermesiyle devam etmektedir.
Artık zaman, medeniyetimizin temelleri üzerine yeni bir dünya inşa etme ve unutulmaya yüz tutmuş kültürel bağlarımızı yeniden canlandırma zamanıdır. Kültür dünyamızdaki kardeş halklarla ortak bir medeniyet tasavvuru kurmak, bugünün en büyük tarihi görevlerinden biri hâline gelmiştir. Bize dayatılan “Aşk-ı Memnu”lar, “Fatmagül’ün Suçu Ne”ler devri geride kalmalıdır. Şimdi özgün, yerli ve kendi kimliğine sahip anlatılar üretme zamanıdır. Akif’in dizeleriyle ifade edecek olursak, Türkiye için zulmü alkışlayıp zalimi sevme devri kapanmış; artık hakkı tutup kaldırmanın vakti gelmiştir.


