Fransa’da çalkantılı siyasette sular durulmuyor. Basına yansıyan görüntülerde Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve aşırı sağcı Ulusal Birlik partisinin lideri Marine Le Pen ön plana çıkarken Türkiye’de çok gündeme getirilmese de siyasette oldukça etkili bir isim daha var: Jean-Luc Mélenchon. 7 Temmuz 2024’te gerçekleştirilen seçimlerde aşırı sağa karşı ‘baraj’ kuran solda birleştirici güç olarak spotları üzerine çeken Mélenchon, Fransız siyasetini yakından takip edenler için çok da bilinmedik bir sima değil ancak çeşitli ithamlar kendisini siyasetin spot ışıklarını çekememesine sebep oluyor. Bu yazıda Jean-Luc Mélenchon’un geldiği sosyo-ekonomik çevre ve eğitim hayatını da inceleyerek nasıl bir lider portresi çizdiğini analiz etmeye çalışacağım.
Sömürgeci Fransa’nın Sol Siyasetçisi
Fransa’nın sömürge geçmişi bugünlerde en çok konuşulan konuların başında geliyor. 2022’den beri uluslararası medyada Fransa’nın Afrika’dan kovulduğu sıkça dile getiriliyor. Yoğun tartışmaların arasında ıskalanan bir nokta, Fransa’da sömürgeciliğin “İngiliz tarzı” ticaret merkezli bir anlayıştan ziyade bir “kültür davası” olarak algılandığı. Sözde “medenileştirilen” bu coğrafyalar arasında ise Kuzey Afrika’da özellikle Fas ve Cezayir’in Fransızlar için önemi ve duygusal yeri diğer coğrafyalara göre oldukça farklı. Bu farkın temelinde ise Fas’ta Tanca bölgesi ve Cezayir’de de Algiers (Cezayir) ve Oran (Vahran) bölgelerine Fransızların yerleştirilmiş olması ve bu bölgelerin ana karanın bir parçası olarak görülmesinde yatıyor. 1960’ta bu alanlardan kovulan Fransa’da bu iki bölgenin kaybı ise siyasette büyük travmalara yol açtı. Sağ siyasette bu iki bölgede ne olursa olsun ‘nüfuzun korunması’ vurgulanırken sol siyasette ise kültürel bağların korunarak karşılıklı saygı çerçevesinde ‘ilişkilerin iyileştirilmesi’ gerektiği salık verildi.
Fransız sol siyasetinde bir liderin incelediğimiz bir yazıda neden bu bilgilere yer verildiği sorusu akıllara gelebilir. Bu soruya verilecek yanıt ise aşırı solun lideri konumunda olan Jean-Luc Mélenchon’un 1951’de Tanca bölgesinde doğmuş olması. Kendisi Tanca gibi önemli bir coğrafyada doğan Mélenchon’un baba tarafından dedesi Antonio Mélenchon ve babaannesi Aimée ise 1900’de Cezayir’in Oran bölgesinde evlenip yerleşmiş. Yani Mélenchon’un geçmişinde hem Tanca hem de Oran yer alıyor. Bu da Fransa’nın Kuzey Afrika’dan çıkması sonrası doğan travmanın bir ürünü olduğunun en büyük göstergesi. Anne tarafı ise İspanyol-İtalyan kökleri güçlü olan ancak Cezayir’de Fransız kontrolü altında yaşayan bir geçmişe dayanıyor. Yani Mélenchon’un aile geçmişi onu bir yandan Fransa’nın yeniden ‘güçlenmesi’ fikrine iterken bir yandan da Akdeniz mirasına sahip çıkmasına itiyor.
Mélenchon’un eğitim hayatına baktığımızda annesinin Katolik inancına bağlılığı sebebiyle ilk ve orta öğretimine Katolik okullarında devam ettiğini görüyoruz. Bu eğitim geçmişinin Mélenchon üzerinde iki temel etkisi var. Bunlardan ilki, çoğu Fransız siyasetçide görebileceğimiz 1960-1970 döneminde uygulanan baskıcı Katolik kurumlar sebebiyle hayatlarında dinin çok önemli bir yer elde edememesinde yatıyor. Yine aynı dönemde din ile Fransız kültürünü birleştiren, laiklik ve cumhuriyetçilik gibi Fransız Cumhuriyeti’nin temel değerlerini eğitim müfredatına ekleyen Charles De Gaulle’ün mirası olarak bu dönem bu okullardan mezun olan isimlerin aşırı Cumhuriyetçi bir davranış sergilemesi. Mélenchon’da bu iki etki de net bir biçimde gözlemlenebiliyor. 2012’de France-Soir gazetesine verdiği mülakatta “Hiçbir dini inanışının olmadığını ancak Katolik kültürünü benimsediğini” dillendiren Mélenchon, 2022 seçim programında da “Laiklik Cumhuriyet’in temellerinden biridir ve insanlığın doğal haklarının teminatı sağlar.” diyerek bu etkiyi gözler önüne seriyor.
Mélenchon’un üniversite eğitimini tamamladığı Franche-Comté bölgesi de oldukça dikkat çekici. Fransız tarihinde özel bir yeri olan Franche-Comté, Fransızlıktan ziyade Alman dünyasına entegre olmasına öne çıkan bir yer. Ancak ufak bir nüans var. Franche-Comté bölgesi ne Fransız ne Alman, bu bölgede yaşayanlar Alsaslı (Alsace). Alsas ırkı, Germanik bağlarının yanı sıra genelde liberal değerleri benimseyen, ticarete düşkün ve zanaatkâr olması açısından tarih boyunca ön planda yer almış bir coğrafya. Roma İmparatorluğu döneminden itibaren hangi siyasi aktör güçlüyse ona bağlılığını sunup vergi vererek kendi özgün yapısını koruyan Alsaslılar, Fransa’da üniverselliğin doğduğu bölgelerden birisi ve Mélenchon Franche-Comté Üniversitesi felsefe mezunu bir profil. Bu da bize Mélenchon’un düşünce dünyası hakkında birçok ipucu sunuyor. Yine aynı üniversitede sol siyasetle ilk defa temasa geçen Mélenchon, Fransa Öğrenciler Ulusal Sendikası (Union Nationale des Étudiants de France – UNEF) aktif olarak katılmış ve diplomasını alır almaz Lambertçi eğilimleri zirvede olan Troçkist bir parti olan Uluslararası Komünist Örgüt’e (Organisation Communiste Internationaliste – OCI) katılarak resmen siyasete girmiştir.
Sol Siyasette Basamakları Adım Adım Çıkmak
Fransız siyaset için Mélenchon ismi aslında çok da yeni değil. 1986’da senatör seçilen Mélenchon, Fransız Senatosu’nda tabiri caizse kök söktüren figürlerden birisi oldu. O yıllarda Fransız solunun unutulmaz ismi François Mitterand ile yakın ilişkiler tesis eden Mélenchon, Mitterand’ın başını çektiği Sosyalist Parti (Parti Socialiste – PS) ile bir türlü yan yana gelemedi. Bu ayrışmada temel sebep, Fransız solunun siyasi tarihte de görebileceğimiz şekilde devlet ile yakın ilişkiler tesis etmesi ve sol dahi olsa ‘ulus-devlet’ modelini evrensel sol mantığına tercih etmesinden ileri geliyordu. Nitekim, senatörlüğü döneminde bu ilişkileri geliştirmeye devam etti ve 2000’de gerçekleştirilen baskın seçimlerde ipi göğüsleyen sosyalist Lionel Jospin hükümetinde 2002’ye kadar mesleki eğitimden sorumlu bakan olarak görev aldı. Bu yıllarda, Sosyalist Parti’nin AB bütünleşmesine verdiği önemin artması ve neoliberal politikalara kaydığı söylemleri sebebiyle eleştiri oklarını üstüne çekti. 2008’de PS’den ayrılan Mélenchon, kendisi gibi Saint-Simon ekolünden olan siyasetçilerle Sol Parti’yi (Parti de Gauche) kurdu. Amacı, Almanya’daki Die Linke modelini temel alan anti-liberal ve halkçı bir sol hareket oluşturmak olan Mélenchon, 2009’da Fransız Komünist Partisi ile ittifak kurarak Sol Cephe’yi (Front de Gauche) oluşturdu. Bu oluşumun desteğiyle 2012 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katıldı ve yaklaşık yüzde 11 oy alarak solun önemli isimlerinden biri hâline geldi. 2016’da bugün Fransız aşırı solunun çatısı olarak nitelendirilen Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise – LFI) adlı yeni bir hareket kurarak daha geniş kitlelere hitap etmeye başladı. 2017’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 19,6 oy alarak dikkat çekici bir başarı elde etti. Bu dönemde özellikle genç seçmenler ve işçi sınıfı arasında önemli bir destek kazandı. 2022 seçimlerinde ise oy oranını yüzde 22’ye çıkardı ve az bir farkla ikinci tura kalamadı. Seçim sonrası sol partileri bir araya getirerek Yeni Halkçı Ekolojik ve Sosyal Birlik (NUPES) adlı ittifakı kurdu. Böylece Fransa’daki solun en güçlü figürü hâline geldi.
Mélenchon İç Siyasete İlişkin Temel Söylemleri
Jean-Luc Mélenchon’un iç siyasete ilişkin temel söylemleri, sosyal adalet, çevre, demokrasi ve laiklik ekseninde şekillenmektedir. Politikaları özellikle neoliberalizme karşıtlık, kamu hizmetlerinin güçlendirilmesi ve halkın karar alma süreçlerine daha fazla katılımını sağlama hedefleri etrafında toplanmaktadır.
Tablo 1: Melenchon’un İç Politikadaki Söylemleri

Mélenchon temel söylemlerine bakıldığında ön plana çıkan nokta 1848 dönemi bir Fransız solcusuyla karşı karşıya olmamız. Diğer bir deyişle, Fransız kültürünü sahiplenen ancak ulus-devleti çok da yüceltmeyen bir figür Mélenchon. Bu politikalar arasında Türkiye’yi en çok ilgilendiren ise laikliğe ilişkin görüşleri zira Macron ve Le Pen’in İslam düşmanlığı ve Türk karşıtlığı düşünüldüğünde Mélenchon’un laiklik kisvesi altında azınlıklara zulmedilmemesi söylemi oldukça değerli.
Mélenchon’un Dış Politikaya İlişkin Temel Söylemleri
Jean-Luc Mélenchon’un dış politikaya ilişkin temel söylemleri Fransız solundan beklenebileceği üzere bağımsızlık, barışçılık, anti-emperyalizm ve Avrupa Birliği’nin neoliberal politikalarına karşı çıkış üzerine kuruludur.
Tablo 2: Melenchon’un Dış Politikadaki Söylemleri

Mélenchon, genel olarak Fransa’nın dış politikada bağımsız bir çizgi izlemesi, askeri müdahalelerden kaçınması ve Batı’nın emperyalist politikalarına karşı durması gerektiğini savunmaktadır. Bu tablo itibarıyla Mélenchon’un dış politika yaklaşımı 1930’larda Fransa’yı kasıp kavuran milliyetçi sol söylemi ile birçok ortak özellik barındırmaktadır. Birinci Dünya Savaşı sonrası, emperyalistlerin ve sermaye sahiplerinin ülkedeki düzeni parçaladığı iddia eden solcular gibi Mélenchon da ABD önderliğinde kurgulanan güvenlik mimarisinin Fransa’nın çıkarlarının aleyhine olduğunu dile getirirken AB politikalarının ise Fransız işçi sınıfının isteklerini göz ardı ederek Fransızları fakirleştirdiğini vurgulamaktadır.
Mélenchon’un Fransız aşırı solunun lideri olmasını sağlayan birkaç temel faktör bulunmaktadır. Öncelikle, neoliberalizme karşı geliştirdiği güçlü söylem ve ekonomik eşitsizliklerle mücadeleye dayalı politikaları, özellikle işçi sınıfı ve genç seçmenler üzerinde büyük etki yaratmıştır. Sol Parti’yi ve ardından Boyun Eğmeyen Fransa’yı (LFI) kurarak geleneksel sosyalist ve komünist hareketlerin desteğini bir araya getiren Mélenchon, solun parçalı yapısını birleştiren bir figür olarak ön plana çıkmıştır. Aynı zamanda popülist söylemleri, doğrudan demokrasi vurgusu ve halk hareketlerini destekleyen duruşu, onu geleneksel sol liderlerden ayıran önemli faktörlerden biri olmuştur. Dış politikada bağımsızlık, anti-emperyalizm ve NATO karşıtlığı gibi görüşleri, Fransa’nın uluslararası siyasetteki geleneksel çizgisinden farklı bir yön izleme potansiyelini taşımaktadır. Avrupa Birliği’nin neoliberal politikalarına ve ABD hegemonyasına karşı eleştirileri, onun geleneksel sosyalist söylemlerden farklı olarak daha radikal bir duruş sergilemesine yol açmaktadır.
Mélenchon’un dış politika vizyonu, Türkiye açısından hem fırsatlar hem de belirsizlikler içermektedir. Öncelikle, NATO karşıtlığı ve Fransa’nın askeri müdahalelerden kaçınması gerektiği yönündeki görüşleri, Türkiye açısından olumlu bir gelişme olabilir. Zira Türkiye’nin savunduğu çok kutuplu dünya düzeni anlayışıyla örtüşebilecek bir yaklaşıma sahiptir. Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki ve NATO içindeki rolünü sorgulaması, Türkiye’nin bölgesel manevra alanını genişletebilir. Bununla birlikte, Mélenchon’un laiklik vurgusu, Fransa’daki Müslüman topluluklar ve özellikle Türk diasporası için hem bir koruma hem de bir sınırlama teşkil edebilir. Macron ve Le Pen’in aksine İslamofobik söylemlerden kaçınan Mélenchon, dini azınlıkların haklarını savunsa da katı laiklik anlayışı nedeniyle kamusal alanda dini görünürlüğün sınırlandırılmasını desteklemektedir. Bu durum, Fransa’daki Türk diasporası açısından ikili bir etki yaratabilir; bir yandan ayrımcılığa karşı koruma sağlarken, diğer yandan dini kimliklerin bastırılması konusunda belirsizlikler doğurabilir. Mélenchon’un Avrupa Birliği politikaları da Türkiye açısından dikkatle takip edilmelidir. AB’nin neoliberal ekonomi politikalarına karşı çıkışı, Türkiye’nin Gümrük Birliği gibi ekonomik ilişkilerinde olası değişikliklere yol açabilir. Ayrıca, Filistin konusunda İsrail’e karşı sert eleştiriler yönelten Mélenchon, Türkiye’nin Orta Doğu politikasına belirli noktalarda yakın bir çizgide yer alabilir.
Sonuç olarak, Jean-Luc Mélenchon, Fransa’da aşırı solun en güçlü lideri olarak hem iç siyasette hem de dış politikada bağımsız ve radikal bir çizgi benimsemektedir. Türkiye açısından NATO karşıtlığı ve emperyalizm eleştirisi gibi yönleri olumlu olsa da AB politikaları ve laiklik anlayışı gibi konular belirsizlikler yaratmaktadır. Bu yüzden Mélenchon’un liderliğinde Fransa-Türkiye ilişkileri, dönemsel gelişmelere ve stratejik çıkarların kesişim noktalarına göre şekillenecektir.


