Donald Trump, 22 Haziran Pazar günü yaptığı açıklamada, İran’a yönelik ABD hava saldırılarını “muhteşem bir askerî başarı” olarak nitelendirmiş ve nükleer tesislerin “tamamen yok edildiğini” iddia etmiştir. Trump, Fordo, Natanz ve İsfahan’daki üç nükleer tesise yönelik saldırılar düzenlendiğini açıklamıştır. Ancak, bir düzineden fazla ABD sığınak delici bombası ile Tomahawk tipi seyir füzelerinin hedef aldığı bu operasyonun etkilerini değerlendirmenin henüz erken olduğu belirtilmektedir. İsrail ordusu yetkilileri, Fordo nükleer tesisinin ciddi şekilde hasar aldığını ancak tamamen yok edilmediğini ifade etmiştir. Aynı kaynaklara göre, saldırı öncesinde İran’ın nükleer materyalleri ve stoklanmış uranyumu Fordo’dan tahliye etmiş olabileceği değerlendirilmektedir. İsrail-İran çatışmasında ateşkesin sağlanmasından yalnızca birkaç saat sonra, ABD Savunma Bakanlığına (Pentagon) ait bir istihbarat raporu Amerikan medyasına sızdırılmıştır. Söz konusu rapora göre, ABD’nin gerçekleştirdiği hava saldırılarında İran’ın nükleer tesisleri önemli bir yapısal hasar almamış, nükleer kapasitesine yönelik kayıplar sınırlı düzeyde kalmıştır. NATO Zirvesi kapsamında Hollanda’da bulunan Donald Trump ise bu değerlendirmelere karşın kamuoyuna yaptığı açıklamalarda İran’ın nükleer altyapısının “tamamen imha edildiğini” iddia etmeye devam etmiştir. Trump, 22 Haziran tarihinde düzenlenen bombardımanın İran’ın nükleer programını “onlarca yıl geriye götürdüğünü” ileri sürerek operasyonun stratejik sonuçlarını olduğundan daha kapsamlı yansıtan bir söylem geliştirmiştir. Dolayısıyla yapılan saldırılar İran’ın nükleer geleceğine dair belirsizlikleri daha da derinleştirmiştir.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), kısa süre önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda İran’ın yaklaşık 400 kilogram, %60 oranında, zenginleştirilmiş uranyum stokladığını bildirmiştir. UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi, bu nükleer materyalin daha önce İsfahan’da yer altı bir tesiste depolandığını açıklamıştır. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, İran’ın uranyum stokları üzerinde kontrolünü sürdürdüğünü ve bu stoklarla ilgili çalışmaların devam ettiğini ifade etmiştir. Bu uranyumun varlığı, İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesinin zarar görmesine rağmen silahlaşma sürecindeki kritik bir eşiğin aşılmış olabileceğini göstermektedir. Fordo ve Natanz gibi zenginleştirme tesislerinin işlevsiz hâle gelmesine rağmen İran’ın bu uranyumu silah sınıfına çıkarabilmesi için yeni santrifüjler tedarik etmesi, mevcut olanları onarması veya gizli bir tesiste faaliyet yürütmesi gerekmektedir. Materyalin nerede saklandığı ise belirsizliğini korumaktadır.
İran Nükleer Silah Yapabilir mi?
Son bir haftada yaşanan gelişmeler, İsrail’in söz konusu saldırılarda İran’ın yeni bölünebilir materyal üretme kapasitesini devre dışı bırakmayı hedeflediğini göstermektedir. Özellikle %60 oranında zenginleştirilmiş uranyumun sivil amaçlı kullanım alanlarının sınırlı olması dikkat çekmektedir. Natanz tesisinin yer üstü ve yer altı bölümleri ciddi zarar görmüş ve santrifüj salonu işlevsiz hâle gelmiştir. Fordo tesisi, %60 zenginleştirilmiş uranyumu silah sınıfı seviyeye ulaştırma kapasitesine sahiptir. Tesis, IR-6 modelinden on kaskat barındırmakta ve bu kapasite ile kısa sürede silah sınıfı saflığa ulaşabilecek seviyeye zenginleştirme yapılabilmektedir. Ancak bu maddelerin henüz nükleer silaha dönüşmediği; bunun için uranyum metaline dönüştürülmesi ve nükleer başlığa entegre edilmesi gerektiği belirtilmektedir. İsfahan tesisinde uranyum metali işleme ve dönüştürme faaliyetleri yürütülmektedir. UAEA verileri, bu tesislerin büyük ölçüde işlevsiz hâle getirildiğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, İran’ın bilinmeyen bir bölgede alternatif bir tesise sahip olma ihtimali gündeme gelmektedir. Geçmişte Fordo’nun gizlice inşa edilmesi ve 2016’daki UAEA denetimlerinde yalnızca santrifüj sayısının dikkate alınması, bu ihtimali güçlendirmektedir. Daha küçük ölçekli endüstriyel bir atölye bile, bu işlemleri yeniden başlatmak için yeterli olabilir.
UAEA’nın belirlediği takvime göre, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyuma (HEU) ulaşılması için gereken süre yaklaşık bir aydır. Bu süre, doğal uranyumun HEU’ya dönüştürülmesi ve ardından bu uranyumun metal bileşenlerine çevrilmesi ve işlenmesi için gereken minimum süredir. Sürecin tamamlanma süresi, gerekli bileşenlerin hazır olup olmadığına bağlı olarak değişebilir. Hazır bileşenlerin mevcut olması durumunda bu süre daha da kısalabilir. Ancak bu değerlendirme, büyük ölçüde risk temelli olup kamuya açık olmayan bilgiler üzerinden yapılmaktadır.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun nükleer tehdidin aciliyetiyle ilgili açıklamalarına rağmen harekâtın ilk aşamalarında Fordo tesisine odaklanılmaması, İran’ın nükleer materyalleri önceden taşımasına imkân tanımış olabilir. İran, olası bir saldırı durumunda nükleer materyalleri sevk edeceğini mayıs ayında Birleşmiş Milletler’e iletmiştir. Sonrasında bu yönde adımlar atıldığı ifade edilmiştir. Bu durum, materyallerin nerede bulunduğuna ilişkin belirsizliği artırmaktadır. UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi, İran’ın santrifüj faaliyetlerine dair uyarılarda bulunmuş ve ajansın bu santrifüjlerin tümünün yerini tam olarak bilmediğini belirtmiştir. Halihazırda UAEA’nın sahada fiziksel varlığı bulunmamakta ve bu durum denetimlerin gerçekleştirilmesini zorlaştırmaktadır. İsrail’in hava saldırıları ve ABD’nin çatışmaya doğrudan müdahil olma ihtimali, İran’ın nükleer programına ilişkin siyasi koşulları etkilemiştir. İranlı yetkililer, mayıs ortasından itibaren ekipman ve nükleer materyallerin mevcut tesislerden taşınacağını açıklamıştır. Fordo çevresindeki kamyon hareketliliği ve İsfahan bölgesindeki taşıma faaliyetleri bu durumu desteklemektedir. Bu gelişmeler, İran’ın bölünebilir materyallerinin akıbetine ilişkin soru işaretlerini artırmıştır.
İran’ın nükleer programı, 1990’lı yıllardan itibaren hem açık hem de gizli biçimde sürdürülmektedir. İranlı yetkililer, 2025 yılı Mayıs ayı sonunda üçüncü bir tesise sahip olduklarını belirtmiş; UAEA ise bu tesisin İsfahan yakınlarında olabileceğini ifade etmiştir. 2018 yılında MOSSAD tarafından elde edilen belgeler, iddialara göre İran’da onlarca nükleer tesis bulunduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarının nerede olduğu ve bu materyalin zenginleştirilmesine ya da nükleer savaş başlığı üretimine yönelik dönüştürülmesine imkân tanıyan gizli tesislerin varlığı temel sorular arasında yer almaktadır. Bu tür tesislerin küçük ölçekte olması izlenmesini zorlaştırmaktadır. Nükleer reaktörler için büyük altyapı gerekirken silah sınıfı uranyum üretimi daha sınırlı materyalle gerçekleştirilebilmektedir. Bu nedenle, istihbarat faaliyetlerinin bu yönde yoğunlaşması beklenmektedir. Mevcut tesislerin zarar görmesine rağmen nükleer programın durdurulamadığı ve gerginliklerin sürebileceği söylenebilir.
İran’a Saldırlar Devam Edecek mi?
Geçmişte, İran’ın nükleer programının müzakereler yoluyla sonlandırılamaması durumunda yaşanabilecek senaryolar tartışılmıştı. Şu anki gelişmeler, savaşın sona ermesiyle birlikte İran’ın önemli ölçüde zarar görmüş ancak yeniden inşa edilebilir bir kapasiteyle karşı karşıya kalabileceğini göstermektedir. Bu durumda, İsrail’in zaman zaman uyguladığı “çim biçme” stratejisine geri dönebileceği tahmin edilmektedir. Böyle bir yaklaşımın başarılı olabilmesi için uygun jeopolitik koşulların varlığı gereklidir. Bu bağlamda, İran’ın petrol ihracat altyapısına yönelik bir saldırıdan kaçınılması, Körfez bölgesinde daha geniş çaplı bir kriz istenmediğini ortaya koymaktadır. Aksi takdirde bu tür saldırılar, hem uluslararası tepkiyi (!) tetikleyebilir hem de gelecekteki askeri operasyonları kısıtlayabilir. İsrail’in Suriye, Irak ve İran hava sahasında hava savunmalarını etkisizleştirerek elde ettiği hava üstünlüğünün savaş sonrası korunup korunamayacağı ayrı bir sorudur. Özellikle Suriye’nin geleceğinde Türkiye’nin oynayacağı rol, bu sorunun yanıtını belirleyebilir. Ayrıca, ABD’nin İsrail’in ilerdeki muhtemel askeri operasyonlarına destek verip vermeyeceği de belirsizliğini korumaktadır. İran’ın da nükleer altyapısını güçlendirme ve hasarlı alanları tamir etme çalışmalarına devam etmesi, gelecekteki askeri müdahaleleri daha karmaşık hâle getirebilir.
Son olarak, İran’ın askeri çatışmaların ardından nükleer silah edinme yönünde bir karar almasının caydırılmasına yönelik bazı hususlara dikkat çekilmelidir. Önleyici saldırılara karşı öne sürülen başlıca argümanlardan biri, bu tür bir çatışmanın İran’ı nükleer caydırıcılık arayışına daha fazla yönelteceğidir. Zira konvansiyonel askeri kapasitesinin ciddi şekilde zarar görmesi, nükleer bir kapasiteye yönelme ihtiyacını artırabilir. İran’a yönelik askeri saldırılardan önce, ülkede nükleer silah edinimi konusunda dikkat çekici bir tartışma yaşanıyordu. İran Atom Enerjisi Kurumu’nun eski başkanı ve aynı zamanda eski Dışişleri Bakanı olan Ali Ekber Salihi, şubat ayında yaptığı açıklamada, İran’ın atom bombası için gereken tüm unsurlara sahip olduğunu ve bu durumu “motoru olmayan bir araba” metaforuyla anlattı. Devrim lideri Ayetullah Humeyni’nin torunu Seyyid Hasan Humeyni ise caydırıcılık düzeyinin artırılması gerektiğini savundu. İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Alaaddin Burucerdi, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan (NPT) çekilmenin ciddi bir seçenek olarak değerlendirildiğini ancak bu adımın parlamentonun onayına bağlı olduğunu belirtti.
18 Ekim 2024’te yaklaşık 40 milletvekili, İran’ın savunma doktrininde değişikliğe gidilerek nükleer silah üretiminin önünün açılması çağrısında bulundu ve bu talebi, ülkenin en üst güvenlik organı olan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ne sundu. Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ofis direktörü Mahmud Vaizi ise böyle bir kararın, dış politika çevrelerinden yeterli değerlendirme yapılmadan alınmaması gerektiğini söyledi. İran Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamaney, 2009 yılında verdiği bir fetvada nükleer, kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarının insanlık için tehdit oluşturduğunu ve bu silahların kullanımının haram olduğunu ilan etmişti. Ancak milletvekili Hasan Ali Amiri, koşulların değişmesi hâlinde bu fetvanın da gözden geçirilebileceğini dile getirdi.
İran’da bu tartışmalar sürerken bölgesel tehdit algısının ve caydırıcılık ihtiyacının nükleer doktrin üzerinde nasıl bir etki yaratacağı, ilerleyen süreçte şekillenmeye devam edecektir. Bununla birlikte, İran’ın bu savaşın ardından daha kırılgan ve savunmasız bir pozisyonda olacağı değerlendirilmektedir. Özellikle İsrail’in hedefli saldırılarına maruz kalması ve ABD’nin bu çatışmaya müdahil olma ihtimali karşısında, İran’ın nükleer silah üretme kararı alması, daha yüksek bir sabotaj ve istihbarat riski doğuracaktır. Nitekim İsrail istihbaratının İran’ın nükleer altyapısına nüfuz edebilme kapasitesi, bu tür bir girişimin yüksek risk barındırdığını göstermektedir. İran’ın nükleer silaha sahip olmasının mutlak güvenlik garantisi sunup sunmayacağı da tartışmalıdır.
Sonuç
İsrail ve ABD’nin, İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini sınırlandırmak amacıyla gerçekleştirdiği askeri saldırılar biterken II. Dünya Savaşı sonunda ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki’ye yönelik gerçekleştirilen ilk nükleer saldırıların üzerinden geçen yaklaşık seksen yıllık dönemde yalnızca sekiz devletin nükleer silaha sahip olması nükleer yayılmanın tarihsel olarak tahmin edilenden çok daha sınırlı kaldığını ortaya koymaktadır. 1960’larda Başkan John F. Kennedy’nin 25 ülkenin nükleer silah edinme ihtimaline dair endişeleri dikkate alındığında, bu durum büyük ölçüde ABD’nin yürüttüğü yoğun diplomatik, teknik ve ekonomik çabaların bir sonucu olarak değerlendirilebilir. ABD’nin doğrudan müdahalesiyle nükleer kapasitesinden vazgeçen Güney Afrika, Belarus, Kazakistan ve Ukrayna örnekleri; ayrıca Mısır, Güney Kore, Tayvan, Brezilya, Irak, Libya ve Suriye gibi ülkelerin nükleer programlarını terk etmelerinde oynadığı rol, Washington’un nükleer silahların yayılmasını engelleme politikalarının tarihsel sürekliliğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, Ukrayna’nın nükleer silahlarını devretmesi karşılığında elde ettiği güvenlik garantilerinin, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve 2022’deki geniş çaplı saldırısıyla fiilen geçersiz kılınması, nükleer silahsızlanmanın kırılganlığına ve güvenlik garantilerinin bağlayıcılığına ilişkin ciddi soru işaretleri yaratmıştır. Dolayısıyla, İran’ın nükleer programına ilişkin kaygılar, uluslararası hukuk zemininde ve diplomatik araçlarla ele alınmadığı sürece, nükleer silahların yayılmasını önleme rejimi geri dönülemez şekilde aşınabilir. Askeri müdahale, kısa vadeli bir çözüm görüntüsü sunsa da uzun vadede yeni nükleerleşme eğilimlerini teşvik eden bir istikrarsızlık kaynağı hâline gelebilir. Bu çerçevede, İran’a yönelik güç kullanımına dayalı stratejiler, yalnızca mevcut krizi derinleştirmekten öteye gitmemektedir.
Doç. Dr. İsmail Sarı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesidir.


