back to top
28 Şubat, 2026, Cumartesi

Libya’da 2011 Sonrası Dönüşümler

YayınlarAnalizLibya’da 2011 Sonrası Dönüşümler

Libya’da 2011 Sonrası Dönüşümler

Güncel Gelişmeler ve Geleceğe Yönelik Senaryolar

Giriş

2011 yılında Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesi yalnızca Libya için değil, Kuzey Afrika ve Akdeniz havzası için de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Arap halk hareketleri dalgası içinde yer alan Libya, devrim sürecinde dış askerî müdahalelerin de etkisiyle Kaddafi sonrasına geçiş yapan ender ülkelerden biridir. Ancak bu geçiş, halkın beklentilerini karşılayan istikrarlı bir yönetim sürecine dönüşmek yerine uzun süreli iç savaş, parçalanmış otorite yapıları ve dış aktörlerin rekabet alanı hâline gelen bir kriz üretti. 2011’den günümüze Libya, fiilen iki ana merkez etrafında bölünmüş, devlet kurumları işlevsizleşmiş, milisler güvenliğin temel aktörleri hâline gelmiş ve toplumsal gruplar arasında derin kutuplaşmalar ortaya çıkmıştır.

Kaddafi sonrası dönemde yaşanan gelişmeler, sadece siyasal düzenin yeniden inşa edilememesi değil, aynı zamanda toplumsal dokunun da zayıflamasını doğurmuştur. Libya, Arap dünyasının kişi başına düşen en yüksek gelirlerinden birine sahipken iç savaşla birlikte enerji üretimi daralmış, altyapı çökmüş ve insani kriz derinleşmiştir. Birleşmiş Milletler (BM) önderliğinde yürütülen barış ve geçiş süreçleri, zaman zaman ateşkes ve siyasi anlaşmalar üretse de kalıcı bir barış düzeni kurmakta başarısız olmuştur. Bugün gelinen noktada Libya, batıda Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükûmeti (UBH) ile doğuda Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi (TM) ve Halife Hafter’in Libya Ulusal Ordusu (LUO) arasında bölünmüş bir siyasi manzaraya sahiptir.

Bu bölüm, Libya’daki dönüşüm ve çatışma sürecini üç ana eksen üzerinden değerlendirmektedir: İlk olarak 2011 sonrası dönüşümler ve iç savaşın ülke üzerindeki etkileri mercek altına alınacak, ardından BM süreci, azınlıkların konumu ve toplumsal uyum arayışları incelenecek, son olarak da son yıllardaki güncel gelişmeler ve geleceğe yönelik senaryolar tartışılacaktır. Bu analiz, Libya’nın hem iç dinamiklerini hem de küresel ve bölgesel aktörlerin etkisini birlikte değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

2011 Sonrası Dönüşümler ve İç Savaşın Etkileri

Kaddafi’nin devrilmesi, Libya’da devlet otoritesinin çöküşünü de beraberinde getirmiştir. Cemahiriyye sisteminin* doğası gereği Libya’da devlet kurumları liderin şahsıyla özdeşleşmişti; Kaddafi’nin devrilmesiyle birlikte bu kurumlar hızla dağılmıştır.[1] Kaddafi sonrası dönemde ise siyasal otoriteyi ikame edecek bir yapı ortaya çıkmamıştır. 2011’de kurulan Geçici Ulusal Konsey, ülkenin farklı bölgelerindeki milisler üzerinde kontrol sağlayamamıştır. Dolayısıyla Libya, merkezî devletin otoritesinin fiilen bulunmadığı, bölgesel milisler ve kabileler arasında parçalanmış bir yapıya sürüklenmiştir. Günümüzdeki sorunların temelinde de bu durum yatmaktadır. Nitekim bu dönemde Libya’daki siyasal aktörler, petrol gelirleri üzerinden güç mücadelesi yürütmüştür ki petrol gelirleri ülkenin neredeyse tek ekonomik kaynağı olduğundan, bu gelirlerin kontrolü tarafların meşruiyet aracı hâline gelmiştir.[2] 2014’te yaşanan krizle birlikte Trablus merkezli Genel Ulusal Kongre ile doğuda Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi arasında iki başlı bir yapı ortaya çıkmış ve bu yapı, devletin meşruiyetinin paylaşılması yerine daha da parçalanmasına yol açmıştır.

Libya iç savaşı, ekonomik açıdan ülkenin büyük bir çöküş yaşamasına neden olmuştur. 2011’de günlük 1,6 milyon varil olan petrol üretimi, çatışmalar nedeniyle 2014’te Hafter’in Trablus’u almaya yönelik “Onur Operasyonu” süreciyle de 200 bin varile kadar düşmüştür.[3] Bu durum, kamu gelirlerinde dramatik bir düşüşe ve kamu hizmetlerinin durmasına yol açmıştır. Sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık gibi temel alanlarda da ciddi bir kriz yaşanmıştır. Toplumsal açıdan ise iç savaş, Libya’daki farklı kimlikleri ve kabileleri daha da keskin çizgilerle karşı karşıya getirmiştir. Yerinden edilenlerin sayısı yüz binlerle ifade edilirken özellikle güneyde Fizan bölgesi kabileler arası çatışmaların merkezi hâline gelmiştir. Tebu ve Tevârik toplulukları arasındaki mücadeleler, ulusal düzeydeki iç savaşın yerel yansımalarını oluşturmuştur. Nitekim bu tablo, Libya’daki toplumsal uyumun ne denli kırılgan olduğuna da işaret etmektedir.

Diğer taraftan Kaddafi’nin devrilmesinin ardından ordu ve polis gibi merkezî güvenlik kurumlarının dağılması, Libya’da silahlı milis gruplarının hızla güç kazanmasına zemin hazırlamıştır. 2011 devrimi sırasında silahlanan bu gruplar, başlangıçta “devrim muhafızları” ya da “devrim şehitlerinin koruyucuları” olarak toplumsal meşruiyet kazanmıştır.[4] Ancak kısa sürede devrimci amaçların ötesine geçerek kendi bölgelerinde fiilî otorite tesis eden aktörlere dönüşmeleri bu milislerin devletin yerine geçen güvenlik sağlayıcılar olarak hareket etmelerinin yanı sıra ekonomik kaynakların paylaşımı, kaçakçılık, petrol sahalarının kontrolü ve sınır ticareti gibi faaliyetlerde başat rol üstlenmişlerdir.[5]

Batıda, özellikle Trablus ve Misrata merkezli milis grupları, ülkenin en önemli ekonomik ve siyasi merkezlerini kontrol altına almıştır. Trablus’taki Trablus Koruma Gücü (Tripoli Protection Force) gibi koalisyonlar, Merkez Bankası ve Ulusal Petrol Kurumu üzerinde doğrudan baskı kurarak ekonomik gelirlerin yönlendirilmesinde belirleyici olmuşlardır.[6] Misrata milisleri ise devrim sonrası dönemde askerî ve ekonomik açıdan en güçlü aktörlerden biri hâline gelerek liman kenti üzerinden ticaret ve ithalat süreçlerini kontrol etmişlerdir. Bu gruplar, batıdaki hükûmetlerle ilişkiler geliştirerek zaman zaman onları desteklemişler, zaman zaman ise baskı ve şiddet yoluyla kendi çıkarlarını dayatmışlardır.[7]

Doğuda ise Halife Hafter’in 2014 sonrası konsolide ettiği Libya Ulusal Ordusu (LUO), milisleri kendi çatısı altında toplayarak daha kurumsal bir askerî yapı oluşturma iddiasıyla hareket etmiştir.[8] Hafter, Bingazi ve Sirte çevresinde yerel aşiret milislerini kendi komutası altında birleştirerek Tobruk Temsilciler Meclisinin askerî gücü hâline getirmiş ve petrol hilali bölgesindeki (Sidra, Ras Lanuf, Brega ve Zueitina) kritik enerji tesislerini denetim altına alarak doğu blokunun ekonomik güvencesini konsolide etmiştir.[9] Böylece doğudaki milisler, Hafter’in siyasi meşruiyetini güçlendiren ve ona hem bölgesel hem de uluslararası müttefikler kazandıran bir araç işlevi gördü.

Milislerin ekonomik kaynaklar üzerindeki hâkimiyeti, Libya’daki parçalı yapının sürekliliğini besleyen temel faktörlerden biridir. Batıda Trablus ve Misrata merkezli gruplar finansal kurumları ve ticaret yollarını, doğuda Hafter’e bağlı milisler petrol sahalarını ve ihracat hatlarını kontrol ederken güneyde Tebu ve Tevârik grupları sınır bölgelerindeki kaçakçılık ağlarını ele geçirmiştir.[10] Nitekim bu durum ülkenin kuzey-güney ve doğu-batı eksenlerinde çok katmanlı bir parçalanmaya yol açmış; güvenlik sağlama işlevi üzerinden meşruiyet kazanan milisler, ekonomik rantları paylaşarak kendi özerkliklerini konsolide etmiş ve ulusal ölçekte birleştirici bir otoritenin yeniden inşasını engellemiştir. Dolayısıyla, Libya’da milislerin yükselişi yalnızca bir güvenlik boşluğunun doldurulması anlamına gelmemiş; aynı zamanda siyasi ve ekonomik düzenin parçalanmasının temel nedeni hâline gelmiştir. Batıdaki milisler hükûmetin resmî kurumlarını kendi çıkarlarına göre şekillendirirken doğudaki milisler Hafter liderliğinde kurumsallaşarak Tobruk merkezli yapının askerî temelini oluşturmuştur. Buradan hareketle, Libya’nın iki parçalı siyasi yapısının, milisler eliyle hem askerî hem ekonomik bakımdan keskin bir şekilde ayrıştığı söylenebilir.

Tablo 1: Libya’da Milislerin Bölgesel Dağılımı ve Ekonomik-Siyasi Etkileri*
Bölge Başlıca Milis Grupları Kontrol Ettikleri Şehirler / Alanlar Ekonomik Kaynaklar Siyasi İlişkiler
Batı (Trablus ve Misrata) – Tripoli Protection Force (Trablus Koalisyonu)

– Nawasi Tugayı

– Misrata Tugayları

Trablus (başkent), Misrata (liman kenti), bazı kıyı bölgeleri – Merkez Bankası ve Ulusal Petrol Kurumu üzerinde nüfuz

– Ticaret ve liman gelirleri

– Gümrük vergileri, ithalat–ihracat hatları

Ulusal Birlik Hükûmeti (UBH) ile iç içe geçmiş; zaman zaman hükûmeti destekleyen, zaman zaman kendi çıkarlarını dayatan özerk yapılar
Doğu (Cyrenaica) – Libya Ulusal Ordusu (LUO) çatısı altındaki aşiret ve yerel milisler Bingazi, Sirte, Tobruk, Petrol Hilali (Sidra, Ras Lanuf, Brega, Zueitina) – Petrol sahaları ve ihracat terminalleri

– Yerel aşiret desteği ve dış aktörlerden (BAE, Mısır, Rusya) sağlanan finansman

Tobruk Temsilciler Meclisini askerî olarak destekleyen; Hafter’in otoritesini pekiştiren ve doğu blokunun temel gücü
Güney (Fizan) – Tebu milisleri

– Tevârik grupları

Sabha, Murzuq, Ubari ve Çad-Nijer sınır bölgeleri – Kaçakçılık ağları (yakıt, göçmen, silah)

– Sınır ticareti

– Zaman zaman petrol sahalarına erişim

Ulusal düzeyde sınırlı temsiliyet; yerel güç olarak doğu ve batıdaki aktörlerle dönemsel ittifaklar

 

Bu anlatıdan hareketle tablo 1, Libya’daki milislerin yalnızca güvenlik aktörleri değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasi güç merkezleri olduğunu göstermektedir. Batıdaki milisler, finansal kurumlara yakınlıkları sayesinde gelirlerin paylaşımında belirleyici olurken doğudaki milisler petrol sahaları üzerinden ulusal ekonominin kritik damarını kontrol etmektedir. Güneydeki milisler ise sınır bölgelerindeki kaçakçılık ve göç yolları sayesinde stratejik bir konum elde etmiştir. Bu dağılım, Libya’nın iki parçalı siyasi yapısını pekiştirmekte, çünkü batıdaki milisler UBH’nin, doğudakiler ise Hafter’in siyasi projelerini askerî ve ekonomik açıdan beslemektedir.

Güncel Meseleler: Milislerin Devletleştirilmesi, Doğu Libya ve BM Süreci

Libya’daki güncel kriz, Doğu Libya’da Hafter’in askerî-siyasi hamleleri ve dış destek ağları, Trablus’ta milislerin devlet kurumlarına entegre edilmeye çalışıldığı hibrit güvenlik düzeni ve Birleşmiş Milletlerin arabuluculuk rolü olmak üzere ülkenin üç kritik ekseni üzerinden şekillenmektedir. Doğuda enerji kaynakları ve bölgesel müttefikler üzerinden konsolide edilen güç dengesi, batıda milislerin “resmîleştirilmesi” girişimlerinin devlet kapasitesi mi yoksa patronaj ağları mı üreteceğini belirlerken uluslararası toplumun kolaylaştırıcısı konumundaki BM ise tarafların çıkar çatışmaları ve büyük güç rekabeti arasında daralan bir manevra alanıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu üçlü yapı, Libya’nın geleceğini belirleyecek en temel kırılganlıkları ortaya koymakta ve ülkenin siyasi bütünleşme ihtimallerini doğrudan etkilemektedir.

Doğu Libya’nın Etkileşimi

Ekim 2020’de imzalanan ateşkes anlaşması, Trablus merkezli güçlerle Doğu Libya aktörleri arasında savaşın dondurulmasına yol açsa da bu durum Doğu Libya’da Halife Hafter ve Tobruk Temsilciler Meclisinin konumunu konsolide etmiştir. Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu (LUO), doğu sahil şeridi ve petrol hilali bölgesindeki askerî hâkimiyetini korumuştur. Nitekim bu hâkimiyet, ülkenin enerji gelirlerinin önemli bölümünün kontrol altında tutulması anlamına gelmektedir.[11] Ayrıca Doğu Libya’daki siyasal elitler, özellikle Akile Salih’in başını çektiği Temsilciler Meclisi üzerinden anayasal süreçte söz sahibi olmaya devam etmiştir. Bu bağlamda, seçimlerin anayasal çerçevesi ve adaylık kriterleri konusunda Doğu’nun talepleri, ulusal düzeydeki geçiş sürecinin kilit noktası hâline gelmiştir.[12]

2020 sonrası süreçte Doğu Libya’nın etkileşimi, yalnızca iç dinamiklerle sınırlı kalmamış; bölgesel ve küresel aktörlerle kurulan ilişkiler üzerinden de şekillenmiştir. Bu bağlamda Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin askerî ve siyasi desteği, Hafter’in meşruiyetini besleyen en önemli faktörlerden biri olmuştur.[13] Ayrıca Rusya’nın Wagner Grubu aracılığıyla bölgede varlığını kurumsallaştırması, Doğu Libya’yı uluslararası rekabetin merkezine yerleştirmiştir. Wagner’in Sirte ve Cufra hattında konuşlanması, doğudaki petrol sahaları ve ihracat terminallerinin güvenliğini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Rusya’ya Akdeniz ve Sahel bölgesine açılan bir lojistik kapı oluşturmuştur.[14] Bu nedenle Doğu Libya, yalnızca ülke içi bir aktör değil, küresel güçlerin nüfuz mücadelesinin kritik alanı hâline gelmiştir.

Bununla birlikte, Doğu Libya aktörlerinin etkileşimi krizin çözümünde yapıcı olmaktan ziyade statükoyu sürdürmeye hizmet etmiştir. Temsilciler Meclisi, seçim yasalarının kabulü ve anayasal düzenlemeler konusunda sürekli erteleme ve koşulluluk stratejisi izleyerek süreci tıkamıştır. Hafter ise askerî varlığını azaltmak yerine “profesyonelleştirme” söylemiyle güçlerini yeniden organize etmiş; bu durum, silahlı yapıların kalıcılaşması anlamına gelmiştir. Sonuç itibarıyla 2020 sonrası Doğu Libya, bir yandan enerji kaynaklarını kontrol ederek ekonomik kozunu korumuş, diğer yandan bölgesel müttefikleriyle siyasi pozisyonunu güçlendirmiş; fakat bu etkileşim, Libya’nın bütünleşmesini kolaylaştırmak yerine parçalı yapıyı daha da derinleştirmiştir.[15]

Trablus’ta Milislerin Devletleştirilmesi Süreci

2019–2020 savaşının ardından ortaya çıkan kırılgan denge, Trablus merkezli hükûmetin milisleri resmî yapılara “entegrasyon” başlığı altında çekme çabasını hızlandırmıştır. Bu çerçevede güvenlik sektörü reformu (SSR) söylemi de-facto silahlı grupların içişleri ve savunma bünyesindeki birimlere “kurumsal” kılıfla eklemlenmesini hedeflemiştir. Bu bağlamda, caydırıcılık ve terörle mücadele iddiası taşıyan RADA (Deterrence Apparatus) ile kamusal düzeni sağlama iddiasındaki Stability Support Apparatus (SSA) gibi yapılar, milis kökenli kadroları hukuki statüye kavuştururken emir-komuta bütünlüğünü güçlü bir medeni otoriteye bağlamakta zorlanmaktadırlar.[16] Ekim 2020’deki ateşkesi ve takip eden Berlin/Cenevre süreçleri bu entegrasyon hattına meşruiyet zemini sunsa da sahadaki güç asimetrileri ve çoklu patronaj ağları nedeniyle “kurumsallaşma” çoğu kez tabelanın değişmesiyle sınırlı kalmıştır.[17]

Sürecin siyasal-iktisadi mantığı, milislerin rant ve likiditeye erişimini koruyup yeniden dağıtırken resmî bütçe ve maaş çizelgelerini bir maaş patronajı mekanizmasına dönüştürmüştür. Merkez Bankası (CBL), Ulusal Petrol Kurumu (NOC), gümrük-liman gelirleri ve başkentteki idari merkezlere “yakınlık”, entegrasyonun gerçek teşviklerini belirlemiştir. Bu bağlamda bütçe kalemlerine dâhil edilmek, yakıt–gümrük–ithalat zincirlerinde söz hakkı ve kamu ihalelerine erişim, milislerin silahı bırakmadan “resmîleştirilmesini” rasyonel kılmıştır.[18] Bu nedenle Trablus’ta görülen “koalisyonlaşma” (kentin savunusunu üstlenen ağların Tripoli Protection Force şemsiyesi altında bir araya gelmesi gibi) hem çatışma maliyetlerini düşürmek hem de devlette nüfuz üretmek için tercih edilmiştir.[19] Ancak bu hibritleşme, kurumların özerkliğini güçlendirmek yerine kurumların milis ağlarınca içerilmesine (state capture) kapı aralamış, kadro tahsisleri, atamalar ve bütçe yönlendirmeleri güvenlik “çıktısı” üretme kapasitesinden çok ağ sadakatine bağlanmıştır.[20]

Normatif açıdan “devletleştirme”, şiddet tekeline yaklaşmak için atılmış zorunlu bir ara adım gibi görünse de komuta birliği, bütünleşik personel kayıtları, maaş denetimi ve bağımsız sivil gözetim gibi asgari koşullar sağlanmadıkça kalıcı istikrar üretmeyeceği açıktır. Trablus örneğinde tekrarlayan mahalle çatışmaları ve aynı kurum şemsiyesi altındaki gruplar arasındaki anlaşmazlıklar, SSA bünyesindeki el-Kikli’nin öldürülerek grubun tasfiye edilmesi aşamasına girilmesi, entegrasyonun “isim değişimi” düzeyinde kaldığı anlarda ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. Buradan hareketle Libya’nın temel problemlerinden biri olan milislerin devletleştirilme süreci, krizin çözümü için bu çalışmanın takibindeki çalışmalarda mercek altına alınması gereken bir konudur.

BM’nin Çabaları ve Büyük Güç Rekabeti

BM, 2014 sonrası Libya krizinde en önemli arabulucu aktör hâline gelmiştir. 2015’te imzalanan Skhirat Anlaşması, Ulusal Mutabakat Hükûmeti’nin (UMH) kurulmasını öngördü. Ancak bu anlaşma, ülkenin doğusundaki aktörler tarafından tam anlamıyla benimsenmedi ve Tobruk Temsilciler Meclisi anlaşmayı reddetti. Böylece Libya, uluslararası alanda tanınan bir hükûmete sahip olsa da ülke içinde bölünmüşlüğünü sürdürdü. 2020 Berlin Konferansı ve ardından Cenevre süreci, Libya’daki yabancı müdahalelerin sınırlandırılmasını, paralı askerlerin ülkeden çekilmesini ve seçimlerin yapılmasını hedefledi.[21]

Bu süreçlerin en önemli zaafı, BM öncülüğünde oluşturulan çerçevelerin sahadaki güç dengeleriyle örtüşmemesi olduğu söylenebilir. Skhirat Anlaşması’nın doğu tarafından reddedilmesi, Berlin ve Cenevre süreçlerinde paralı askerlerin çekilmesine dair verilen taahhütlerin yerine getirilmemesi, Libya’daki siyasi geçişin sürekli ertelenmesine yol açmıştır. Fiiliyatta Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükûmeti, uluslararası meşruiyete sahip olsa da güvenliği milis gruplarının desteğiyle sağlayabilmiş; doğuda ise Hafter’in kontrolü altındaki askerî yapı, uluslararası baskılara rağmen sahadaki en örgütlü güç olmaya devam etmiştir. Böylece BM’nin girişimleri, tarafların kısa vadeli çıkarlarını dengelemede işlev görse de uzun vadeli kurumsallaşmayı başaramamıştır. Bu durum, Libya’daki barış sürecinin, yalnızca uluslararası baskılarla değil, aynı zamanda sahadaki güçlerin ekonomik ve askerî çıkarlarının da dönüştürülmesini gerektirdiğini ortaya koymaktadır.

BM’nin Libya’da son yıllardaki arabuluculuk çabaları da dikkat çekmektedir. Bu girişimler özellikle Genel Sekreter’in Özel Temsilcisi Hanna Tetteh’in atanmasıyla birlikte yeni bir ivme kazanmıştır. Tetteh, 2022’den itibaren yürüttüğü misyonda önceliği anayasal düzenlemelerin netleştirilmesi ve seçimlerin gerçekleşmesini mümkün kılacak bir çerçevenin oluşturulmasına vermiştir. Bu bağlamda, Temsilciler Meclisi (TM) ile Devlet Yüksek Konseyi (DYK) arasında anayasal temelde seçim yasalarının hazırlanması için yürütülen Kahire ve Cenevre görüşmeleri, Tetteh’in kolaylaştırıcılığı ile sürdürülse de tarafların çıkar çatışmaları nedeniyle sık sık tıkanmaktadır.[22] Özellikle devlet başkanlığına adaylık kriterleri, Seyfülislam Kaddafi’nin adaylığı meselesi ve Hafter’in pozisyonunun seçimlere yansımaları, bu sürecin en kritik düğüm noktalarını oluşturmuştur. Dolayısıyla BM’nin çabaları, sahadaki siyasi elitlerin kendi iktidar alanlarını korumaya dönük stratejileri nedeniyle kurumsal bir çerçeveye evrilememektedir.

Son olarak Hanna Tetteh’in 21 Ağustos 2025’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine sunduğu yol haritası, BM’nin Libya’da uzun süredir devam eden siyasi çıkmazı çözmeye yönelik en kapsamlı yaklaşımı olarak öne çıkmaktadır. Tetteh’in açıklamasına göre, yol haritası teknokratik ve uygulanabilir bir seçim yasası ile mevcut anayasal çerçevedeki boşlukların kapatılması, kurumların yeniden inşası ve birleştirilmesi amacıyla bir “yeni birleşik hükûmet”in kurulması ve Libyalıların geniş katılımını teşvik eden yapılandırılmış bir diyalog sürecinin başlatılması olmak üzere üç temel bağlam üzerine inşa edilmiştir. Bu üç eksenli strateji, BM’nin ülkenin siyasi parçalanmışlığını aşması için hem iç meşruiyeti hem uluslararası desteği hedefleyen bir politika vizyonu sunmasına rağmen kayda değer güvenlik riskleri ve tarafların güvensizlik atmosferi altında uygulanması oldukça kırılgan bir zemine oturmuştur. Özellikle yol haritasının uygulanmasının 12–18 aylık bir süre içinde tamamlanmasının beklendiği vurgusu, hız kazandırma amacı taşısa da Libya’daki militarizasyon ve kurumsal tıkanıklıkları dikkate alındığında oldukça iddialı bir takvim olduğu söylenebilir.

Tetteh’in temsilciliği döneminde BM sürecini zorlaştıran bir diğer faktör, küresel aktörlerin Libya’daki çıkarlarının çatışması olduğu söylenebilir. Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği, Libya’daki siyasi geçişin hızlandırılmasını ve enerji güvenliği açısından istikrarlı bir ortamın sağlanmasını isterken; Rusya, Wagner Grubu’nun doğudaki varlığı üzerinden statükonun devamını stratejik bir kaldıraç olarak kullandığı söylenebilir. Bu tablo, BM temsilcisinin girişimlerinin yalnızca Libyalı aktörlerin iç çıkarlarıyla değil, aynı zamanda dış aktörlerin rekabetiyle de sınırlandığını göstermektedir.

Sonuç olarak, Hanna Tetteh’in öncülüğündeki BM girişimleri anayasal çerçeve ve seçimler konusunda ilerleme sağlama hedefi taşısa da büyük güç rekabeti Libya’daki çözüm ihtimallerini daha da karmaşık hâle getirmektedir. BM’nin sunduğu yol haritası, iç uzlaşı için asgari bir zemin oluştursa da Rusya’nın doğuda ve Batılı aktörlerin enerji güvenliği odaklı çıkarlarının çatışması, Libya’daki siyasi sürecin bir “büyük güçler oyunu”na dönüşmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda, seçimlerin gerçekleştirilebilmesi yalnızca Libyalı aktörlerin siyasi iradesine değil, aynı zamanda küresel aktörlerin rekabeti sınırlayabilmesine bağlıdır. Sonuç olarak, Tetteh dönemindeki BM misyonu, Libya’da kapsayıcı bir barışın sağlanmasından ziyade uluslararası sistemdeki güç mücadelesinin bir yansıması olarak işlev görmüştür.

Sonuç

2011’de Kaddafi rejiminin devrilmesiyle başlayan süreç, Libya için uzun süren bir belirsizlik ve parçalanma dönemini beraberinde getirmiştir. Cemahiriyye sisteminin çöküşüyle ortaya çıkan kurumsal boşluk, milislerin hızla özerk otoriteler hâline gelmesine yol açmış; böylece ülke hem siyasal hem de toplumsal düzeyde bölünmüştür. Batıda Trablus merkezli milis ağları ve hükûmet yapıları, doğuda Hafter’in konsolide ettiği Libya Ulusal Ordusu ve Tobruk Temsilciler Meclisi ile ülke ikiye ayrılmış, güneyde ise Tebu ve Tevârik gruplarının yerel denetimleri çok katmanlı bir parçalanmayı derinleştirmiştir. Ekonomik açıdan petrol gelirleri ve ticaret yolları üzerindeki kontrol, askerî ve siyasi gücün meşruiyetini belirleyen en önemli unsur hâline gelmiştir.

Birleşmiş Milletler öncülüğünde yürütülen süreçler (Skhirat Anlaşması, Berlin Konferansı, Cenevre görüşmeleri) kısa vadeli ateşkesler ve geçiş hükûmetleri üretse de sahadaki güç dengeleriyle uyumsuzluk nedeniyle kalıcı barışa evrilememiştir. 2020 sonrası dönemde Doğu Libya’nın enerji kaynakları üzerinden statükoyu pekiştirmesi, Trablus’taki milislerin devletleştirme çabalarının hibrit bir güvenlik düzenine dönüşmesi ve küresel aktörlerin (Türkiye, ABD, AB, Rusya, BAE, Mısır) rekabetinin artması, BM’nin manevra alanını ciddi şekilde sınırlamıştır. Özellikle Hanna Tetteh’in 2025’te sunduğu yol haritası, seçim yasalarının hazırlanması, yeni bir birleşik hükûmet kurulması ve kurumsal bütünlüğün sağlanması açısından kapsamlı bir vizyon ortaya koysa da militarizasyon ve tarafların çıkar çatışmaları nedeniyle uygulanabilirliği tartışmalı bir çerçeve olarak değerlendirilmektedir.

Geleceğe yönelik öngörüler, Libya’nın önünde üç olası senaryoya işaret etmektedir. Birincisi, uluslararası baskıların ve iç uzlaşı çabalarının birleşmesiyle seçimlerin yapılması ve merkezî otoritenin yeniden inşasıdır ki bu senaryo düşük ihtimallidir. İkinci senaryo, mevcut statükonun sürmesi; yani doğu ve batıdaki siyasi yapılar fiilen varlığını korurken büyük ölçekli savaşların önlenmesi, ancak parçalı yapının devam etmesidir. Bu senaryo, kısa ve orta vadede en olası seçenek olarak görünmektedir. Üçüncü ve kötümser senaryo ise seçimlerin ertelenmeye devam etmesi ve tarafların yeniden büyük ölçekli çatışmalara sürüklenmesidir. Özellikle güvenlik mimarisinin reforme edilememesi ve dış aktörlerin rekabetini artırması bu riski güçlendirmektedir.

Sonuç itibarıyla Libya’daki krizin çözümü yalnızca Libyalı aktörlerin siyasi iradesine değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel aktörlerin çıkarlarının dengelenmesine bağlıdır. Bu noktada BM’nin rolü, taraflar arasında asgari bir diyalog zemini oluşturmak olsa da kalıcı barış için güvenlik sektörünün yeniden düzenlenmesi, petrol gelirlerinin adil paylaşımı ve kapsayıcı bir anayasal çerçevenin hayata geçirilmesi elzemdir. Aksi hâlde Libya, uzun vadede kırılgan ateşkesler ve parçalı otoriteler arasında gidip gelen, dış aktörlerin nüfuz mücadelesinin sahnesi olmayı sürdürecektir.

Dr. Kaan Devecioğlu, ORSAM Kuzey ve Doğu Afrika Çalışmaları koordinatörüdür.

* Kaddafi’nin Cemahiriyye sistemi, teorik olarak 1975–1979 yılları arasında üç bölüm hâlinde yayımlanan Yeşil Kitap’ta tanımlanmıştır. Bu metin, parlamenter demokrasi ve partilerin “modern diktatörlükler” yarattığını savunarak yerine doğrudan halk kongreleri aracılığıyla işleyen bir “kitleler demokrasisi” modeli önermiştir. Kitabın ilk bölümü siyasal sistemi, ikinci bölümü ekonomik örgütlenmeyi (ücretli emeğin ve kapitalist üretim biçimlerinin reddi), üçüncü bölümü ise toplumun sosyal temellerini (kadın, aile, eğitim gibi konuları) açıklamaktadır. Böylece Cemahiriyye, Kaddafi’nin ideolojik vizyonu doğrultusunda “devletin değil halkın devleti” iddiasıyla ortaya çıkmış, ancak pratikte Kaddafi’nin mutlak otoritesini kurumsallaştıran bir mekanizma hâline gelmiştir. Daha detaylı bilgi için bkz. Muammar al-Qaddafi, The Green Book, Part One–Three (Tripoli: World Center for the Study and Research of the Green Book, 1975–79).

[1] Dirk Vandewalle, A History of Modern Libya (Cambridge: Cambridge University Press, 2012), 189.

[2] Wolfram Lacher, “Libya’s Fragmentation: Structure and Process in Violent Conflict,” SWP Research Paper, 2020.

[3] World Bank, “Libya Economic Outlook,” World Bank Reports, 2024.

[4] Frederic Wehrey, The Burning Shores: Inside the Battle for the New Libya (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2018), 77–80.

[5] Jason Pack, Libya and the Global Enduring Disorder (London: Hurst, 2021), 142–150.

[6] Wolfram Lacher and Alaa al-Idrissi, Capital of Militias: Tripoli’s Armed Groups Capture the Libyan State (Geneva: Small Arms Survey, 2018), 12–16.

[7] Ibıd.

[8] Wolfram Lacher, Libya’s Fragmentation: Structure and Process in Violent Conflict (Berlin: Stiftung Wissenschaft und Politik, 2020), 25–28.

[9] Ibıd.

[10] Wolfram Lacher and Alaa al-Idrissi, “Capital of Militias: Tripoli’s Armed Groups Capture the Libyan State,” Small Arms Survey, 2018.

* Tablo, yazarın Libya’daki milis gruplarının bölgesel dağılımı, ekonomik kaynakları ve siyasi ilişkilerine dair farklı kaynaklardan elde edilen bilgilerin sentezlenmesiyle hazırlanmıştır. Başlıca kaynaklar için bkz. Wolfram Lacher and Alaa al-Idrissi, Capital of Militias: Tripoli’s Armed Groups Capture the Libyan State (Geneva: Small Arms Survey, 2018); Frederic Wehrey, The Burning Shores: Inside the Battle for the New Libya (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2018); Jason Pack, Libya and the Global Enduring Disorder (London: Hurst, 2021); Mark Galeotti, “Russia’s Wagner Group in Libya,” RUSI Commentary, 2023; Anouar Boukhars, “Libya’s Amazigh: The Search for Self-Determination,” Carnegie Endowment, 2019.

[11] Wolfram Lacher, Libya’s Fragmentation: Structure and Process in Violent Conflict (Berlin: Stiftung Wissenschaft und Politik, 2020), 28–32.

[12] Jason Pack, Libya and the Global Enduring Disorder (London: Hurst, 2021), 147–52.

[13] Frederic Wehrey, The Burning Shores: Inside the Battle for the New Libya (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2018), 201–208.

[14] Mark Galeotti, “Russia’s Wagner Group in Libya,” RUSI Commentary (London: RUSI, 2023).

[15] Lacher, Libya’s Fragmentation, 34–37; Pack, Libya and the Global Enduring Disorder, 153–57.

[16] Wolfram Lacher and Alaa al-Idrissi, Capital of Militias: Tripoli’s Armed Groups Capture the Libyan State (Geneva: Small Arms Survey, 2018), 7–18; Frederic Wehrey, The Burning Shores: Inside the Battle for the New Libya (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2018), 95–112.

[17] United Nations Support Mission in Libya (UNSMIL), “Ceasefire Agreement of 23 October 2020” and follow-up SSR guidance (Tripoli: UNSMIL, 2020–2021); Jason Pack, Libya and the Global Enduring Disorder (London: Hurst, 2021), 139–47.

[18] Lacher and al-Idrissi, Capital of Militias, 12–16; Pack, Libya and the Global Enduring Disorder, 148–53.

[19] Lacher and al-Idrissi, Capital of Militias, 19–24.

[20] Wehrey, The Burning Shores, 173–80; Dirk Vandewalle, A History of Modern Libya, 2nd ed. (Cambridge: Cambridge University Press, 2012), 192–95.

[21] United Nations Security Council. Resolution 2510 (2020), S/RES/2510 (February 12, 2020). United Nations. https://documents.un.org/en/S/RES/2510(2020).

[22] United Nations Support Mission in Libya (UNSMIL), “Report of the Secretary-General on Libya,” New York: United Nations, 2022.

spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img