Giriş
Tarih boyunca yüzyıllara yayılan güç mücadeleleri, sadece askerî sahadaki çatışmalarla sınırlı kalmamış; ekonomik hâkimiyet, ticaret yollarının kontrolü ve medeniyetler arası rekabet ile üstünlük yarışı tarafından da belirlenmiştir. Bu bağlamda Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Rûm [Roma] Suresi’nin, tarihin kritik bir dönemecinde yaşanan ve günümüzün bazı gelişmelerini andıran amansız bir jeopolitik rekabeti konu edinmesi bakımından son derece dikkat çekici olduğu görülmektedir.
Görsel 1: Rum Suresi İlk Üç Ayeti
Kaynak: Görsel yazar tarafından yapay zekâ ile oluşturulmuştur
Rûm Suresi, belirli bir tarihsel hadiseye atıfta bulunmanın ötesinde, güç dengelerinin hiç beklenmeyen bir anda nasıl radikal bir biçimde değişebileceğine de işaret eder: “Rumlar [Doğu Roma] yenildi; fakat bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir” (Rûm 30:2–4). Ayetteki bu vurgu, iki büyük gücün karşılıklı yıpranma sürecine ve hemen ardından ortaya çıkacak olan “yeni bir jeopolitik denge” ye dikkat çeken ilahî bir perspektif sunar. Bu bakımdan, sûreye konu olan Bizans–Sâsânî rekabeti, salt geçmişte yaşanıp bitmiş tarihî bir çatışma değil; günümüz küresel mücadelelerini ve jeopolitik kırılmalarını anlamada da ufuk açıcı bir çerçeve çizmektedir.
Konuya geçmeden önce, Rûm Suresi’ne zemin teşkil eden Bizans–Sâsânî mücadelesinin ilgili tarihî safhasına kısa da olsa temas etmek faydalı olacaktır.
Sâsânîler, 611 yılında Antakya’yı, 614’te Kudüs’ü, 619’da ise Mısır’ı ele geçirerek Bizans karşısında dikkat çekici bir üstünlük sağlamışlardı. Dönemin bu iki büyük gücü arasındaki şiddetli mücadele, Mekke’de de yakından takip edilmekteydi. Mekke müşrikleri, bu gelişmeyi tek başına siyasî bir hadise olarak değerlendirmekle kalmamış; ateşperest İranlıların Ehl-i Kitap Bizans’a üstün gelmesinden hareketle, İslâmiyet’in de bir geleceğinin olmayacağını iddia etmişlerdi.
Bunun üzerine Rûm Suresi nâzil olmuş ve Bizanslıların bu yenilgilerinin ardından üç ilâ dokuz yıl içerisinde yeniden galip gelecekleri bildirilmişti. Müslümanlar, Kur’ân’ın verdiği bu müjdeyi sevinçle karşılamış, müşrikler ise buna ihtimal dahi vermemişlerdi. Ancak çok geçmeden Bizans İmparatoru Herakleios (610–641), devleti yeniden toparlayarak Sâsânîler üzerine başarılı seferler düzenlemişti. 622 ile 627 yılları arasında yürütülen askerî harekât neticesinde Bizans orduları, İran kuvvetlerini Fırat’ın gerisine çekilmeye zorlamış; Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üzerinden ilerleyerek Mezopotamya’ya kadar ulaşmışlardı. Tarihî kaynaklarda, Bizans’ın ilk önemli başarılarının Bedir Savaşı yıllarına (624), kesin zaferinin ise Hudeybiye Antlaşması’ndan (628) kısa bir süre öncesine rastladığı belirtilmektedir.
Bu çerçevede Rûm Suresi, yalnızca geleceğe dair bir haber vermekle kalmamakta; aynı zamanda dönemin uluslararası siyasetini, güç dengelerini ve inanç gruplarının bu gelişmelere yüklediği anlamları da yansıtan çarpıcı bir tarihî bağlam sunmaktadır.
Bizans–Sâsânî Rekabetinin Tarihî Arka Planı: Tükenişe Götüren Yıpranma Döngüsü
Bizans ve Sâsânî imparatorlukları arasındaki mücadele, III. yüzyıldan İslamiyet’in doğduğu VII. yüzyıla kadar yaklaşık dört asra yayılan; kesintilere rağmen süreklilik arz eden bir yıpratma savaşları niteliğindedir.
Sâsânî Devleti’nin kurucusu Erdeşîr (226–240) ile başlayan bu rekabet, I. Şâpûr’un (241–272) Roma İmparatoru Valerianus’u (253–260) esir almasıyla erken dönemde sembolik bir üstünlük boyutu kazanmış; sonraki yüzyıllarda ise inişli çıkışlı bir seyir izleyerek devam etmiştir.
384 yılındaki barış antlaşmasıyla başlayan ve yaklaşık bir asır süren “Uzun Barış” dönemi, taraflara geçici bir nefes alma ve toparlanma imkânı sağlamışsa da VI. yüzyılın başlarından itibaren savaşlar yeniden alevlenmiş ve özellikle 602–628 yılları arasındaki büyük mücadeleyle en şiddetli aşamasına ulaşmıştır. Bu son evrede Sâsânîler Suriye, Filistin ve Mısır’a kadar ilerlemiş; buna mukabil Bizans ise Herakleios’un karşı seferleriyle dengeyi yeniden tesis etmiştir.
Ancak bu topyekûn mücadele kesin bir galip ortaya çıkarmamış; aksine her iki imparatorluğu da siyasî ve askerî bakımdan derinden yıpratmıştır.
Yıpranmanın Derinleşmesi: Salgın, Mezhep Kavgaları ve Ekonomik Çöküş
Bizans’ın ve Sâsânîlerin yıpranması yalnızca askerî mücadelelerle sınırlı kalmamış; salgın hastalıklar, mezhebî ayrışmalar, ekonomik daralma ve toplumsal çözülme gibi çok boyutlu krizlerle daha da derinleşmiştir. VI. yüzyılın ortalarında başlayıp dalgalar halinde devam eden Justinianus Vebası, her iki imparatorluğun demografik yapılarını temelden sarsmış; nüfus kaybı, üretim ve savunma kapasitelerini doğrudan felce uğratmıştır. Vergi verecek ve savaşacak insan kaynağının azalması, bu devletlerin iç dirençlerini ciddi biçimde zayıflatmıştır.
Bizans özelinde mezhep kavgaları imparatorluğun siyasî bütünlüğü aşındıran başlıca unsurlardan biri olmuştur. Mısır ve Suriye’deki yerel/doğu Hıristiyan toplulukların merkezî otoritenin dayattığı resmî mezhebe direnmesi, başta Yahudiler olmak üzere farklı inanç gruplarının baskı altında yaşaması devlet ile bölge halkları arasındaki bağı zayıflatmış; bu durum Bizans hâkimiyetini periferide kırılgan hale getirmiştir. Müslüman orduların ilerleyişi sırasında bazı yerel unsurların fâtihlere aktif ya da örtülü destek vermesi, bu çözülmenin en somut tezahürlerinden biri olmuştur.
Buna karşılık, her iki imparatorlukta da ağır vergi yükleri ve sosyal adaletsizlikler toplumda derin bir yorgunluk ve kopuş üretmiştir. Sürekli savaşlar ve salgınlarla yıpranan halk kitleleri, siyasî aidiyet duygusunu büyük ölçüde yitirirken; özellikle Sâsânîler’deki katı sınıf yapısı, toplumsal gerilimi artırarak devletin meşruiyet zeminini daha da zayıflatmıştır.
Stratejik Kırılma: Uydu/Tampon Devletlerin Çöküşü ve Ortaya Çıkan Jeopolitik Boşluk
Bu sürece paralel olarak, her iki imparatorluğun sınır güvenliğini deruhte eden Arap uydu/tampon devletlerin ortadan kalkması, stratejik savunma hatlarını çökerterek kritik bir kırılma alanı oluşturmuştur. Suriye’de Gassânîler ile Irak’ta Lahmîler gibi Arap vekil güçlerin tasfiyesi, İslâm ordularının doğrudan merkezî topraklara nüfuz etmesini kolaylaştırmış; bu stratejik boşluk, fetihlerin hızını ve operasyonel etkinliğini belirgin biçimde artırmıştır.
Netice itibarıyla Bizans ve Sâsânîler, yalnızca yıpratıcı dış savaşlarla değil, çok boyutlu iç krizlerle de tükenmiş iki kadim yapı haline gelmiştir. Bu bağlamda Müslümanların yeni bir jeopolitik güç olarak tarih sahnesine çıkışı, sadece dinî bir tebliğ sürecinin neticesi değildir. Aksine bu yükseliş çöken iki dünya düzeninin açtığı boşluğu dolduran yeni ve dinamik bir tarihsel aktörün yükselişinin ifadesidir.
Mücadelenin Esas Etkeni: Ekonomik Rekabet Ve Emperyal Sömürü
Bu yüzyıllara yayılan rekabetin görünen sebebi sınır ihtilafları olsa da meselenin arka planında çok daha derin ekonomik ve jeopolitik etkenler bulunmaktaydı. Mezopotamya ve Ermenistan gibi bölgeler siyasî prestij ve stratejik nüfuz bakımından büyük önem taşıyordu; ancak mücadelenin asıl belirleyici unsuru, doğu ile batı arasındaki ticaret yollarının kontrolüydü.
Günümüzde dünya enerji akışının önemli bir bölümünün İran çevresinden sağlanması gibi, o dönemde de Çin ipeği ve Hint baharatı gibi kıymetli malların dolaşımı büyük ölçüde Pers toprakları üzerinden gerçekleşmekteydi. Bu durum, Sâsânîler’e ciddi bir ekonomik üstünlük sağlıyordu. Dönemin adeta ABD’si konumunda olan Bizans ise bu bağımlılığı kırmak ve ticaret üzerinde doğrudan söz sahibi olabilmek amacıyla alternatif güzergâhlar geliştirmeye çalışıyordu.
Bu noktada Basra Körfezi ve özellikle günümüzde de küresel gündemin merkezinde yer alan Hürmüz stratejik bir kilit rol oynuyordu. Hürmüz, yalnızca coğrafî bir geçit değil; küresel zenginliğin düğümlendiği, denetlendiği ve yönlendirildiği bir güç kapısıydı. Bu nedenle söz konusu bölgeye hâkim olmak, yalnızca coğrafî bir üstünlük kurmak değil; aynı zamanda ekonomik denetim, siyasî nüfuz ve bölgesel güç üstünlüğü sağlamak anlamına da geliyordu.
Rûm Suresi’nin İşaret Ettiği Tarihî Kırılma: İslam’ın Yükselişi ve Yeni Bir Dünya Düzeni
Rûm Suresi; yüzyıllara sâri bu denli çetin mücadelelerin arka planından hareketle, iki büyük gücün birbirini tükettiği ve yerleşik dengelerin sarsıldığı bir tarihî kesitte, yeni bir tarihsel öznenin doğuşuna zemin hazırlayan stratejik sürece işaret etmektedir.
Bu bakımdan sure, yukarıda da ifade edildiği üzere, yalnızca Sâsânîler’in nihai bir çözülme ve yıkılış sürecine girmesine yahut Bizans’ın geçici bir toparlanma sergilese dahi uzun vadeli bir gerileme evresine evrilmesine dikkat çekmekle kalmaz; aynı zamanda bu karşılıklı yıpranma döneminin ardından şekillenecek olan yeni güç ilişkilerine de açıkça atıfta bulunmaktadır.
Nitekim bu karşılıklı yıpratma süreci, İslâm’ın zuhuruyla birlikte yeni bir küresel gücün doğuşunu tetiklemiştir. Müslüman Araplar, Bizans ve Sâsânî imparatorluklarının jeopolitik bir tükeniş yaşadığı bu kritik eşikte tarih sahnesine çıkmıştır. Kısa sürede Sâsânî Devleti’ni tasfiye ederken, Bizans’ı da Anadolu’da Torosların gerisine çekilmeye icbar etmiştir.
Bu yükseliş, yalnızca dinî bir inkişafın değil, aynı zamanda tarihsel bir fırsatın, yüksek bir stratejik kabiliyet ve sarsılmaz bir dinî şuurla değerlendirilmesinin neticesidir.
Ancak ilk birkaç asırlık dinamizmin ardından, fetihlerin getirdiği rehavet ve dünyevileşme ile Müslüman Arapların pasifleştiği bir dönemde, tarihin akışını değiştiren yeni bir kurucu unsur sahneye çıkmıştır: Türkler.
İslâmlaşmalarının ardından bu inancı kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline getiren Türkler, İslâm dünyasına muazzam bir askerî ve siyasî dinamizm kazandırmışlardır. Bir yandan, günümüzün Evanjelist-Siyonist işgal iştahını andırır biçimde İslâm coğrafyasına bir çekirge sürüsü gibi üşüşen Haçlı istilalarına karşı set çekmişler; diğer yandan ise bugün İran’ın bölgesel politikalarında tezahür eden teopolitik ifsat ve mezhepçi nüfuz arayışlarını hatırlatan Şii yayılmacılığına karşı, İslâm dünyasının Ehl-i Sünnet omurgasını muhafaza etmişlerdir.
Türkler Selçuklu, Memlük ve Osmanlı gibi cihanşümul devletler aracılığıyla, yaklaşık dokuz asır boyunca İslâm medeniyetinin başlıca hâmîsi ve ana taşıyıcı gücü olma vasfını gururla sürdürmüşlerdir.
Bizans–Sâsânî Rekabetinden İran–ABD/İsrail Hattına: Değişen Aktörler, Değişmeyen Mücadele
Günümüzde İran ile ABD/İsrail hattında yaşanan savaş ve gerilim, kanaatimizce tarihî açıdan bazı yönleriyle Bizans–Sâsânî rekabetini hatırlatan bir karakter arz etmektedir. Bu çatışma zâhiren siyasî ve askerî bir mücadele gibi görünse de arka planında enerji kaynakları, ticaret yolları ve stratejik geçiş hatları üzerindeki mutlak hâkimiyet mücadelesinden başka bir şey değildir.
Hürmüz Boğazı’nın günümüzde küresel enerji akışının merkezî düğüm noktalarından biri hâline gelmiş olması, söz konusu gerilimin esasen enerji, kaynak denetimi ve ekonomik hegemonya ekseninde şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çerçevede mevcut çatışma, konvansiyonel bir güvenlik rekabeti değil; emperyal nitelikli bir kaynak paylaşım mücadelesidir. Nitekim tarih boyunca benzer süreçlerde olduğu gibi, bu mücadelenin saldırgan tarafındaki aslî aktörleri doymak bilmez bir iştahla hareket eden ve küresel kaynakları sömürmeye azmetmiş emperyal odaklardır.
Günümüzde bu dinamik, özellikle ABD ve İsrail ekseninde somutlaşmakta; ortaya çıkan strateji, basit bir savunma refleksiyle açıklanamayacak ölçüde sistematik bir işgal, gasp, sömürü ve tasfiye projesi olarak tezahür etmektedir. Arz-ı Mev’ûd tahayyülleriyle beslenen Siyonist yayılmacılık ile küresel hegemonyasını sürdürmeye çalışan Evanjelist ABD emperyalizmi; Ortadoğu’yu bir kaynak havzası ve stratejik bir garnizon alanı olarak yeniden kurgulamak istemektedirler.
Aslında İslam dünyasını kana bulayan bu kirli ittifak, yalnızca bölgeyi tahrip etmekle kalmamakta; aynı zamanda Yahudilik ve Hıristiyanlığın özünde yer alan adalet, merhamet, insan onuru ve masumun korunması gibi kadim ahlâkî değerleri de değersizleştirmektedir.
Başka bir ifadeyle bu müfsit ideoloji, kendi yayılmacı ve tahakkümcü emellerini meşrulaştırmak adına hem dini hem de vicdanı araçsallaştırıp itibarsızlaştırmakta; mukaddesâtı, işgal ve sömürünün ideolojik kılıfı hâline getirmektedir.
Yıpranan Güçler Ve Oluşan Jeopolitik Boşluk
Tarihî olaylar göstermektedir ki, uzun süreli savaşların çoğu zaman mutlak bir kazananı olmaz; aksine bu süreçler, tarafları tedricen topyekûn bir yıkıma sürükleyen sistematik bir yıpranma döngüsü doğurur.
Dolayısıyla bugün İran ile ABD/İsrail ekseni arasındaki mücadele de askerî, siyasî, sosyo-ekonomik ve psikolojik düzeylerde tüm aktörleri eş zamanlı olarak aşındırmaktadır. Bu süreç kanaatimizce tıpkı Bizans ve Sâsânî örneğinde tecrübe edildiği üzere, görünürde devasa güce sahip aktörlerin içten içe zayıfladığı ve yeni stratejik öznelerin neşet edebileceği devasa bir jeopolitik boşluğun oluştuğu kritik bir safhaya işaret etmektedir.
Nitekim güncel stratejik değerlendirmeler devam eden çatışmaların taraflardan birine kesin bir üstünlük bahşetmekten ziyade, bütün paydaşları aynı anda tüketen bir mahiyet kazandığını teyit etmektedir.
Bu denklemde İran doğrudan siyasî ve askerî baskı, şiddetli ekonomik daralma ve iç istikrar riskleriyle sarsılırken; İsrail tarafında ise artan güvenlik maliyetlerinin ötesinde, toplumu sığınak hayatına mahkum eden kesintisiz alarm durumu, derinleşen kitlesel psikolojik travmalar ile korku ve panik kaynaklı sağlık krizleri, bu aşınmanın ne denli yıkıcı boyutlara ulaştığını ortaya koymaktadır. Buna mukabil ABD ise savaşı doğrudan kendi topraklarında tecrübe etmese dahi, bölgesel angajmanın getirdiği ve sürdürülebilirliği tartışılan devasa askerî, ekonomik ve stratejik yükü omuzlamaktadır.
Tarihî Dönüm Noktasında Türkiye: Küresel Tahakküme Karşı Alternatif Güç Merkezi
Rûm Suresi’nin işaret ettiği tarihsel kırılma, kanaatimizce, bugün yeni bir safhada tekerrür etmektedir. Nasıl ki kadim dönemde Bizans–Sâsânî yıpranmasının ardından yeni bir medeniyet nizamı doğduysa; günümüzde de İran–ABD/İsrail hattında süren aşındırıcı çatışma, bölgeyi sömürmeye azmetmiş emperyal niyetlerin maskesini düşürmekte ve yeni bir tarihî imkân alanı doğurmaktadır. Bu alan, sadece jeopolitik bir boşluk değil ABD’nin bölgesel istismar ve tahakküm stratejileri ile İsrail’in işgal ve yayılmacı politikalarını bilen, başta Türkiye olmak üzere potansiyel güçlerin öncülüğünde inşa edilecek yeni bir düzen fırsatıdır.
Bu bağlamda Türkiye tarihî birikimi, stratejik konumu ve yüksek diplomatik kapasitesiyle, emperyal yayılmacılığın oluşturduğu bu tahakküme karşı alternatif en dirayetli öncü aday olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye’yi bölgenin belirleyici merkezî gücü kılan esas vasıf, sadece askerî caydırıcılığı değil; Selçuklu’dan Osmanlı’ya tevarüs eden adalet anlayışı, çoğulcu yönetim tecrübesi ve güven telkin eden devlet aklıdır. Türkiye, savunmacı bir unsur olmanın ötesine geçerek, küresel sömürü çarklarına karşı kurucu ve yön verici bir aktör kimliğine sahiptir.
Türkiye’nin tarihî hafızasında yer alan “nizâm-ı âlem”, “i‘lâ-yı kelimetullah” ve “devlet-i ebed-müddet” gibi yüksek mefkûreler; özünde tahakkümü değil nizamı, istismarı değil adaleti, yıkımı değil himaye ve merhameti şiar edinmiştir.
Bugün Türkiye, bu köklü mirası emperyal iştahların aksine, vicdan, denge ve insanlık onuru temelinde yeniden yorumlamaktadır. Bu vizyon, Türkiye’yi sadece güçlü değil, aynı zamanda meşruiyet üretebilen ve tercih edilen güvenilir bir liman hâline getirmektedir.
Netice itibarıyla Türkiye sert güç ile vicdanı, jeopolitik iddia ile tarihî sorumluluğu harmanlayabilen nadir örneklerden biri olarak, çağımızın en dikkat çekici alternatif güç merkezi olma potansiyelini taşımaktadır.



