“Baskı üzerinden vatan inşa edilemez, zulüm ile de istikrar sağlanmaz. Vatan ancak istişare, adalet ve halkın iradesine saygı üzerine kurulur.”
20. yüzyıl İslami hareketinin en önemli karizmatik liderlerinden biri olan Raşid Gannuşi tutuklu bulunduğu hapishaneden 22 Şubat 2026 tarihinde Nahda Partisi üyelerine hitaben yazdığı mektubunda yukarıda yer alan ifadelerle sesleniyordu. Çağdaş İslami siyasi düşüncenin önde gelen düşünürlerinden biri olan Gannuşi 17 Nisan 2023 tarihinde Tunus rejimi tarafından bir toplantı sırasında sarf ettiği sözler nedeniyle “halkı iç savaşa teşvik” suçlamasıyla gözaltına alınmış; hakkında yapılan yargılamada yirmi yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Cumhurbaşkanı Kays Said’in “devlet güvenliğine komplo kurmakla” itham ettiği bazı politikacılar arasında olduğu anlaşılan Gannuşi bugün 84 yaşında ve hala tutuklu bulunuyor.
Çağdaş İslami düşünce geleneğinde devlet, özgürlük ve insan hakları kavramlarını tanımlaması; laikliği, demokrasiyi ve sivil toplumu İslam devleti çerçevesinde değerlendirerek canlandırması ile Müslüman aleminde ve Tunus özelinde önemli bir entelektüel/politik figür olan Raşid Gannuşi 22 Haziran 1941’de dünyaya gelmiştir. İlk eğitimini babasının rehberliğinde Kur’an-ı hıfzederek alan Gannuşi’nin dini kimliğini babası, okumaya meraklı entelektüel kimliğini de annesi şekillendirilmiştir. Gannuşi’nin çocukluğu, Tunus’ta henüz geleneksel toplum ve düşünce yapısının egemen olduğu bir döneme denk gelmektedir. Bu dönemde ilk siyasal karşılaşmasını Mısır lideri Cemal Abdülnasır’ın Arap dünyasında yükselen popüler politik liderliğinden mülhem “Nasırizm”den etkilenerek yaşayan Gannuşi, modernite ile ilk karşılaşmasını da lise eğitimi sırasında devam ettiği okulun Batılı tarzdaki müfredatı nedeniyle bu dönemde yaşamıştır.
Gannuşi, 1964 yılında Kahire’de Ziraat Fakültesi’ne kaydolmuş ancak dönemin Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba’nın Abdülnasır’la ters düşerek tüm Tunusluların Mısır’ı terk etmesini istemesiyle devrin Arap dünyasının bir başka entelektüel merkezi olan Şam’a geçiş yapmıştır. Buradaki eğitimi sırasında Arap sosyalizminden etkilenmiş; Suriye Ulusal Sosyalist Partisi’ne katılmıştır. Bu ideoloji ilk gençliğinde Gannuşi tarafından “pan-Arap” ve “anti-kolonyalist” duruşu sebebiyle benimsenmişse de paradoksal olarak kısa zaman içerisinde milliyetçilik ile bağlarını kopararak İslam’a yönelmesinin önünü açmıştır. Bu dönemde çıktığı Avrupa turu bu dönüşümde oldukça etkili olmuştur zira lise yıllarında modernite ile buluşan Gannuşi’nin zihninde inşa edilmiş olan Batı tasavvuru bu sırada edindiği anlaşılan gözlemleriyle çöküşe uğramıştır. Bu nedenle bir zamanlar pan-Arap milliyetçiliği ile İslam’ın bir arada var olabileceğini düşünmüşse de süreç ilerledikçe Arapçılığı temeli olmayan ve Batı düşüncesinden beslenen modernite ürünü bir ideoloji olarak görmeye başlamıştır. Bu dönem Gannuşi’nin çağdaş İslami düşüncenin temel eserlerini okuyarak İslam’ı yeniden derinlemesine ele almaya çalıştığı bir süreci başlatmıştır. İleride Gannuşi’nin teo-politik düşüncesi olarak karşımıza çıkacak olan bu entelektüel inşa yıllarında Seyyid Kutub, Mevdûdî, Muhammed İkbal, Hasan el-Bennâ, Mâlik bin Nebî, Gazâlî, İbn Teymiyye gibi düşünürlerin eserleri sıkça başvurduğu kaynaklar olmuştur. Gannuşi’nin bu isimler arasında en çok etkilendiği kaynak Cezayirli düşünür Mâlik bin Nebi ve onun “İslam’da Demokrasi” adlı eseridir.
Gannuşi’nin Arap milliyetçiliği ile bağını koparan bir diğer dönüm noktası ise 1967 Arap-İsrail Savaşı olmuştur. Bu süreçte Araplar, İsrail’e karşı yenilginin utancına karşı koymak için güçlü bir ideoloji arayışına girmişlerdir. Bu durum Gannuşi ve diğer birçok Müslüman entelektüeli gerçek İslam’ın tek çözüm olduğu yönünde ikna etmiştir. Bu dönemde Fransa’ya geçen Gannuşi Sorbonne Üniversitesi’nde yüksek lisans çalışmalarına başlamış; burada Kur’an’ın eğitim ile ilişkisini ele alan bir çalışmaya odaklanmıştır.
Gannuşi’nin siyaset anlayışının dönüşümünde kritik bir başka olay, İran İslam Devrimi’dir. Tunus İslami hareketini İhvan-ı Müslimin tecrübesi ile en çok etkileyen olay olan 1979 devriminin “mazlumların yanında olma’’ söylemi sadece Gannuşi’yi değil Batı destekli yerel otoriter rejimlere karşı direniş içerisinde olan pek çok grubu etkilemiştir. Devrimin Tunus İslami hareketi üzerindeki ilk büyük etkisi bugüne dek kapalı devre bir yapı arz eden İslami siyaset anlayışının yerini toplumsal sorunlarla birinci elden ilgilenmeye başlayan bir pratiğin almasıdır.
Görsel 1: Gannuşi 1980
1981 yılına gelindiğinde ise karşımızda aktif siyasete katılan ve otoriter rejim altında muhalefet yapmak istemenin bedelini ödeyen bir Gannuşi vardır. Habib Burgiba idaresinin çok partili hayatı başlatması sonrası kurduğu İslami Yöneliş Hareketi Gannuşi’nin düşünsel evriminde totaliter yaklaşımlardan çoğulculuğa doğru bir fikrî dönüşümü temsil etmektedir. Söz konusu dönüşüm partiye de yansımıştır ki İslami Yöneliş Hareketi 1989 yılında politik imajını yenileyerek Nahda (Uyanış) adını almıştır. Gannuşi’nin liderliğindeki Nahda 1989 yılında seçimlere katılmış; parti üyeleri bağımsız aday olarak oyların %14,5’ini almışsa da rejimin sonuçlara müdahalesi sonrasında oylar yüzde beşten daha az gösterilmiş; seçim sonrasında ise Bin Ali idaresi Nahda’yı illegal ilan etmiştir. Burgiba sonrası ilk dönem politikalarını liberal düzleme oturtan Bin Ali’nin, 1978 Kara Perşembe’si, 1984 Ekmek İsyanı sonrasında giderek ağırlaşan baskıcı idaresi altında bu şekilde cezalandırılan Nahda’ya ek olarak hareketin lideri Gannuşi’nin siyasi yasağı ve Londra sürgünü bu yıl başlamıştır. Bu gelişme aslında tam da Larbi Sadıki’nin “seçim fetişizmi” olarak tanımladığı çerçevede seçimle başa gelseler bile herhangi bir parlamenter ve hukuki denetim söz konusu olmadığı için tüm kontrolün emir/itaat zinciri ile tepe yöneticinin elinde toplanması realitesini Tunus ve Gannuşi örneğinde ortaya koymuştur. Bu şablon içerisinde halkın siyasal katılımının söz konusu olmaması otoriter rejimin sivil ve askeri ayaklarıyla kurumsallaşmasına hizmet etmiştir. Rejim ülke içinde devamlılığını sivil ve askeri istihbarat kurumları üzerinden korumuş; baskı atmosferinin sürmesini iktidarın devamı için vazgeçilmez kabul etmiştir. Toplumsal eşitsizlik, yolsuzluk ve nepotizmin yerleşik hal aldığı Tunus’ta halk ile rejim arasında büyük bir boşluk doğmuş; yığınlar iktidara karşı öfke duyarken, merkez de halka karşı yabancılaşmıştır. Bütün bu yapısal sorunlar ülkede 2011 yılında Arap Baharının bir varyantı olarak hukuk devletinin kurulması, temel hak ve hürriyetlerin herkese adil bir şekilde tanınması, serbest seçim sisteminin getirilmesi gibi demokratik taleplerle halkın sokağa çıkması sonucu Yasemin Devrimi’nin patlak vermesine neden olacaktır.
Görsel 2: Yasemin Devrimi Sırasında Tunus Sokaklarından Yansımalar
Kaynak: Open Democracy
Arap Baharında Tunus ve Gannuşi
Raşid Gannuşi Nahda Hareketini erken dönemde ümmetin dirilişi ve İslam’ın siyasal hayata hâkim kılınması vizyonuyla inşa etmiş; klasik İslami düşünceye bağlı kalarak Batı modernizmini eleştiren, laikliği reddeden ve İslami değerleri devlet düzeninin merkezine oturtmaya çalışan bir ideolojik çerçeve ile tanımlanmıştır. Bin Ali rejimi döneminde Nahda sert baskı ve yasaklamalarla karşı karşıya kalmış; bu süreçte lider kadrolarının önemli bir kısmı ya sürgüne gönderilmiş ya da hapse atılmıştır. Bu durum Nahda’yı ideolojik katılık yerine pragmatizme yönelmeye zorlamıştır. Gannuşi, özellikle 1990’lardan itibaren sürgünde bulunduğu dönemde İslami hareketlerin başarısızlıklarını analiz ederek demokratik siyaseti meşrulaştıran bir söylem geliştirmiş; 2011’deki Arap Baharı ve Bin Ali rejiminin devrilmesi ise Nahda’ya yeniden siyasal hayata katılma fırsatı vermiş bu söylemin reelpolitik düzeyde kullanımına uygun bir ortam hazırlamıştır. Nahda’nın “Müslüman demokrat” kimliğe yoğun vurgusu yine bu değişim döneminin önemli yansımalarından biri olarak dikkat çekmektedir.
Devlet-toplum ilişkisinin otoriteryanizmin kıskacına sıkışması nedeniyle örtük ya da aleni toplumsal güven bunalımının ve bundan doğan meşruiyet krizlerinin yaşanmakta olduğu Ortadoğu’da demokratikleşme kavramı ve ihtimali Arap Baharıyla yeniden gündeme gelmiştir. Bu yeni dönemde Bin Ali rejiminin Yasemin Devrimi ile Ocak 2011’de devrilmesi ile Gannuşi ülkesine geri dönmüş; yeni özgürlük ortamında düzenlenen 23 Ekim 2011 tarihli genel seçimlerde Nahda %37 oy oranı ile mecliste 89 sandalye kazanarak birinci parti olarak çıkmasıyla Gannuşi artık Tunus siyasetinin en temel belirleyici aktörü haline gelmiştir. Nitekim Tunus’un Arap Baharı sürecini diğer örneklere kıyasla bir iç savaş ortamına sürüklenmeden görece daha başarılı atlatmasında Gannuşi’nin sosyo-politik tansiyonu yükseltmek yerine uzlaşmacı yaklaşımının büyük bir etkisi olmuştur. Nitekim seçimlerden birinci parti olarak çıkan ve anayasal olarak hükümeti kurma görevini üstlenen Nahda lideri Raşid Gannuşi, Tunus sosyolojisinde politik bağlamda güçlü bir damarı temsil eden laik kesimlerin partisine ve kendisine dönük taşıdığı endişeleri ve devrim sürecinin kaygan zeminini dikkate alarak kapsayıcı bir perspektif izleyerek koalisyon hükümeti kurma tercihine yönelmiştir. Tunus’ta Nahda ile iki merkez-sol parti, Cumhuriyetçi Kongre Partisi ve kısaca Ettakatol olarak bilinen Emek ve Özgürlük için Demokratik Forum Partisi’nin oluşturduğu üçlü koalisyon hükümeti Gannuşi’nin söz konusu uzlaşmacı siyasetinin ürünü olmuştur.
Gannuşi’nin hükümet başkanlığını kendisi yerine Nahda Genel Sekreteri Hamad Cibali’ye, Cumhurbaşkanlığı’nı ise eski rejimin yasaklı figürlerinden biri olan sol görüşlü Cumhuriyetçi Kongre Partisi lideri Munsif Merzuki’ye, Ulusal Kurucu Meclis Başkanlığı’nı ise Ettakatol lideri Mustafa bin Cafer’e bırakması Yasemin Devrimi sonrasında izlediği çoğulcu, katılımcı ve tüm toplumu siyasi temsil bakımından kuşatmayı hedefleyen siyasetinin en önemli çıktıları olarak dikkat çekmektedir. Hiç şüphesiz ki ülkedeki laik kesimleri yeni sürece dahil etmek amacıyla kendisini geri planda bırakan bu yaklaşım kimi çevrelerce Gannuşi’nin devrim sonrası siyasi reformların ve istikrarın devamını sağlamak adına verdiği politik tavizler olarak da değerlendirilse de onu Yasemin Devrimi’nin manevi lideri haline getirdiği de bir hakikattir.
Gannuşi’nin izlediği uzlaşmacı tavır sayesinde ideolojik olarak rakip olan partiler devrime ve demokratik Tunus idealine sahip çıkmak için uzlaşabilmiş; birlikte koalisyon kurabilmiş, kurucu meclisi çalıştırabilmiş, her türlü iç siyasi ve sosyo-ekonomik zorluğa rağmen demokratik bir anayasa oluşturabilmişlerdir. Bu aynı zamanda çağdaş İslam dünyasında siyasal uzlaşı ile yapılan ilk anayasadır. 146 maddeden oluşan yeni anayasa Arap Baharı sonrası süreçte henüz sürecin olumsuz ve hatta yıkıcı etkilerini yaşamaya devam eden Maşrık ve Mağrip ülkelerine demokratik bir dönüşümün gerçekleştirilebileceği hususunda hem bir örnek hem de bir umut kaynağı olmuştur. Gannuşi ve Nahda’nın “yasamanın kaynağı İslam hukukudur” maddesini önermesinin ardından diğer partilerle uzlaşarak bundan feragat ederek anayasaya “Tunus devleti yurttaşlık esasına, halk iradesine, hukukun üstünlüğüne dayalı sivil bir devlettir” maddesinin yerleştirilmesini kabul etmesi bu geniş tabanlı siyasi uzlaşının diğer büyük örneğidir.
Gannuşi’nin uzlaşmacı siyaseti her ne kadar Tunus’ta devrim sürecinin sancılarının izalesine dönük olarak kurgulanmışsa da geride kalan elli yılı aşkın bir otoriter rejim mirasını ve ürettiği siyasal, sosyal ve ekonomik sorunları bir anda ortadan kaldırmak doğal olarak mümkün olamamıştır. Nitekim 2011 sonrası süreç bunun muhtelif yansımalarına sahne olmuş; sık yaşanan kabine değişimleri, kurucu meclis içi anlaşmazlıklar ve toplumu infiale sürükleyen Şükrü Beleyid ve Muhammed Brahimi suikastları gibi gelişmeler Gannuşi’nin arzuladığı istikrar ortamını ve demokratikleşmeyi öteleyen unsurlar olmuştur.
Son Yıllar ve Gannuşi’nin Mirası
Tunus’ta 2014 yılında yapılan ilk demokratik Cumhurbaşkanlığı seçimiyle göreve gelen Beci Es-sibsi’nin Temmuz 2019’da hayatını kaybetmesiyle 15 Eylül 2019’da ikinci kez Cumhurbaşkanlığı seçimleri düzenlenmiş; 13 Ekim 2019’da yapılan ikinci tur seçimlerinin galibi anayasa hukuku profesörü Kays Said olmuştur. Hala Tunus Cumhurbaşkanı olan Kays Said 25 Temmuz 2021’de devlet güvenliğinin tehdit halinde olduğu iddiasıyla anayasanın 80. maddesine dayanarak meclisin tüm yetkilerini dondurduğunu, milletvekillerinin dokunulmazlığını askıya aldığını, hükümeti görevden aldığını ve yürütme yetkisini kendi atayacağı bir başbakan aracılığıyla devralacağını ilan etmiştir. Bu duyuru sonrası meclis çoğunluğunu elinde tutan Nahda lideri Gannuşi Said’in “anayasal darbe” yaptığını ileri sürerek, halka “demokrasiyi koruma adına barışçıl mücadele” çağrısı yapmıştır. Buna rağmen yola devam eden Said 2022’de yeni anayasayı hazırlamış; referandumla kabul edilen bu anayasa ile Tunus başkanlık sistemine geçmiştir. Bu süreçte yasama ve yargının yürütme erkinde toplanması Yasemin Devrimi’nin ve ideallerinin çöküşü olarak yorumlanmıştır. Nitekim bundan sonra yaşanan her gelişme Tunus’un otoriteryanizme geri dönüşü olarak temayüz etmiş; muhalif siyasiler, yargıçlar ve gazeteciler tutuklanmış, Gannuşi ise “terörü övme’’ iddiası ile hapsedilmiştir ki 84 yaşında hala cezaevinde tutulmaktadır.
Görsel 3: Meclis Başkanı Raşid Gannuşi
Kaynak: Anadolu Ajansı
Ömrünü Tunus’a adamış olan Gannuşi siyasal yaşamında sürgünlerle ve hapis cezalarıyla cezalandırılmış, ülkesine dönme fırsatını elde ettiğinde ise otoriter rejimden demokrasiye geçişin gönüllü liderliğini üstlenme cesareti göstermiş karizmatik bir isimdir. Siyasi kariyerinin yanı sıra kendisinin daha önemsediği yönü ise entelektüel faaliyetleri çerçevesinde çağdaş İslami siyasi düşüncesine bıraktığı eserleridir. Batıyı ve İslam alemini tarihi, felsefi, dini ve siyasi açılardan değerlendirebilecek zengin bir entelektüel birikime sahip velûd bir yazar olan Gannuşi’nin eserleri arasında yer alan “İslam Devleti’nde Kamusal Özgürlükler” başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra “İslam’da Demokrasi ve İnsan Hakları”, “İslami Yöneliş”, “Filistin sorunu ve FKÖ”, “İslam Toplumunda Vatandaşlık Hakları”, “Laiklik ve Sivil Toplum”, “İslamcıların İslami Olmayan Bir Hükümete Katılımı” adlı kitapları bulunan Gannuşi politik kariyerinin yanı sıra takip edilmesi gereken de bir düşünürdür.



