2002 yılından günümüze AK Parti hükümetlerinin iktidarında TÜSİAD büyük karlar elde etmiştir. Ekonomideki aktörlerin kar-zarar hesabına göre hareket ettiği göz önüne alındığında, büyük sermayenin Türkiye’nin son 23 yılından memnun olması beklenir. Ancak, buna rağmen büyük sermaye sürekli olarak AK Parti hükümetine karşı eleştirilerde bulunmuş, siyasi iktidarı zayıflatmak ve değiştirmek amacıyla hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Bunun en güncel örneği olarak TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ve Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras’ın doğrudan AK Parti iktidarını hedef alan siyasi açıklamalar yapmaları gösterilebilir. Bu açıklamaların özünü, ülkedeki demokrasinin geriye gittiği ve ülkenin yüksek standartlarda yönetilemediği iddiaları oluşturmaktadır. Bu açıklamaların hemen ardından yargı devreye girmiş ve her iki isim hakkında gözaltı kararı almıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise TÜSİAD’ın eleştirilerine karşı sert açıklamalarda bulunarak Türkiye’nin demokrasi konusunda büyük bir mesafe kaydettiğini ve ekonomik gelişmenin tabana yayıldığını vurgulamıştır. Cumhurbaşkanı, TÜSİAD’ın bu gelişmeleri baltalamaya çalıştığını dile getirmiştir.
Burada sorulması gereken soru şudur: Ekonomik olarak zenginleşen bir aktör, kendisine bu koşulları sağlayan bir siyasi iktidardan neden rahatsız olur? Bu çelişkinin cevabı, TÜSİAD’ın rahatsızlığının ekonomik değil, siyasi olduğunun tespitinde yatmaktadır. Büyük sermayenin siyasi alanda hareket etmesi anormal değildir ancak yaptığı eleştirilerin gerçeği yansıtmaması ve ülkenin ekonomik olarak büyürken bundan rahatsız olması dikkat çekicidir.
Türkiye’de Sermayenin Rolü
Peki, TÜSİAD’ın bu rahatsızlığının kaynağı nedir? Bu sorunun cevabı için tarihi bir analiz gereklidir. Türkiye’de devletten bağımsız bir sermaye sınıfının ortaya çıkışı 19. yüzyılda olmuştur. Bu sermaye sınıfı, büyük oranda Avrupa ile ticari ve finansal ilişkileri bulunan gayrimüslim tebaadan oluşuyordu. Bu sınıf, yükselen Avrupa karşısında güç kaybeden Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıf noktalarından faydalanarak zenginleşti. Avrupalı güçlerin desteğini alarak ülke içinde büyük ekonomik, siyasi ve hukuki imtiyazlar elde etti. Aynı zamanda, imparatorluğu parçalayan milliyetçi ayaklanmalarda da rol oynadı. Bu durum, imparatorluk bürokrasisinde rahatsızlığa yol açtı ve 20. yüzyılın başında, gayrimüslim sermaye sınıfı bürokrasiyle rekabete girdi ve sonunda bu mücadeleyi kaybederek tasfiye oldu.
Cumhuriyetin kurulduğu dönemde, Türk ulus-devleti milli sermaye sınıfı inşa etmek istedi ve bu amaçla bazı gruplara büyük teşvikler sağladı. Devletin himayesinde ve bürokratik elitle organik bir ilişki içinde bu sermaye sınıfı büyüdü. Ancak, devlet bürokrasisi ile sermaye arasındaki ilişkiler her zaman sorunsuz olmadı. İkinci Dünya Savaşı sırasında (1939-1945) devlet bürokrasisinin keyfi politikaları sermaye sınıfını rahatsız etti. Bu da sermaye sınıfının bürokrasiden bağımsızlaşma, kendisini koruma ve onu kontrol altına alma isteğini doğurdu. Sermayenin 1971 yılında TÜSİAD çatısı altında örgütlenmesi bunun en bariz göstergesidir. Savaş sonrası dönemde, ABD’nin öncülüğünde kurulan yeni dünya düzeninde, sermaye sınıfı Türkiye ile küresel ekonomik merkez arasında aracı bir rol üstlendi. Türkiye’nin ABD politikalarını takip etmesini sağlamaya çalışarak küresel sermayenin çıkarlarını korumayı misyon edindi.
Devlet bürokrasisi ile sermaye arasındaki ilişkilerde zaman zaman gerilimler yaşansa da milli iradenin temsilcisi olan siyaset kurumuna karşı verilen mücadele her zaman ortak bir hareket alanı oluşturdu. 1990’lardan sonra, çevre konumundaki toplumsal güçler ve bunları organize eden siyasi partiler karşısında sert bir muhalefet sergilendi. Yerli-milli siyaset takip eden siyasi partilere karşı yargı bürokrasinin açtığı parti kapatma davalarında, sermaye savunma bürokrasisi ile birlikte söylem birliği yaparak açıktan destek sundu. Bu süreçte demokratikleşme, yani milli iradenin bürokratik vesayet ve sermaye karşısında güçlenmesi hem bürokratik elitin hem de sermayenin ideolojik çıkarlarına büyük tehdit oluşturdu.
Yeni Türkiye’de Sermayenin Dönüşen Rolü
2000’li yıllarda, bürokratik elitlerin ve sermayenin direncine rağmen milli irade, iktidar konumuna adım adım gelmeye başladı. Devletin kurulmasından bu yana muktedir olan bürokratik elit ve sermaye bu konumlarını kaybetti. Vesayetin geriletilmesiyle Türkiye, büyük bir demokratik dönüşüm yaşadı. Aynı zamanda, Türkiye siyasi ve ekonomik olarak küresel sistemdeki çevre konumunu sonlandırmak için önemli adımlar attı. Özellikle savunma sanayinin güçlendirilmesi ve üretim ekonomisine geçilmesi bu adımların başında yer alıyordu. Bu adımlar, sermaye açısından, İkinci Dünya Savaşı sonrasında konumlandığı küresel merkez ile çevredeki Türkiye arasında aracılık rolünün de sona ermesine yol açtı. Ayrıca, Türkiye’de gerçek anlamda yerli sermayenin gelişmesine de öncülük etti. Baykar gibi savunma sanayi şirketlerinin ortaya çıkması ve devlete bağlı savunma şirketlerinin büyük bir gelişim kaydetmesi bunun göstergesidir. Yine sivil alanda Türkiye’nin büyümesine katkı sağlayan, toplumsal çevrede neşet eden yeni bir sermaye sınıfı ortaya çıktı. Özetle, sermayenin küresel çapta aracı olma ve yerelde muktedir ve rakipsiz olma durumu sona erdi.
Günümüzde, CHP etrafında eski Türkiye şartlarını yeniden güçlendirmek amacıyla bir iktidar bloğu oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu oluşumun gayrı-meşru ilişkilerine yönelik yargının demokrasiyi ve ülkenin çıkarlarının korumak adına yasal çerçevede müdahaleleri söz konusudur. Yargı, bu yeni iktidar bloğunun bir parçası olan TÜSİAD’ın ülkeyi yeniden anti-demokratik bir yapıya ve küresel anlamda çevre ülke konumuna sokmasına karşı tepki göstermektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TÜSİAD’a yönelik eleştirileri de eski Türkiye’yi yeniden canlandırma çabalarına karşı siyasi iktidarın net bir tavır sergilediğinin göstergesidir. Bu eleştiriler sadece söylemde kalmayıp eyleme dökülerek yeni Türkiye’nin eskiye dönüşe karşı kararlılığını pekiştirmektedir.


