Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasının ardından Kazakistan, 16 Aralık 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan etti. Ardından Türkiye, Kazakistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke oldu. Bu gelişmeden sonra Türkiye-Kazakistan ilişkileri için yeni bir dönem başladı. Çünkü Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin Türk dünyası ile kurduğu temaslar Sovyetler Birliği’nin kapalı yapısı nedeniyle büyük ölçüde sınırlıydı. 1990’lı yıllardan itibaren iki ülke arasındaki bağlar siyasi, diplomatik, ekonomik ve kültürel düzlemde görünür biçimde gelişmeye başladı. Bununla birlikte iki devlet arasındaki ilişkileri yalnızca bağımsızlık sonrası döneme indirgemek eksik bir okuma olur. Zira, Türkiye ile Kazakistan arasındaki yakınlaşmanın arka planında, 1935’ten 1952 yılına kadar 17 yıllık uzun bir süreçte Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya aşama aşama uzanan göç hareketlerinin oluşturduğu güçlü bir tarihsel hafıza bulunmaktadır. Bu hafıza, özellikle 1950’li yıllarda Türkiye’nin Kazak göçmenlere yönelik politikalarıyla şekillendi ve iki devlet arasında kalıcı bir güven zemini oluşturdu. Dolayısıyla günümüzde sıkça dile getirilen “kardeşlik” ve “ortak tarih” söylemleri yalnızca retorik değil, somut bir tarihsel tecrübenin devamı niteliğindedir.
Göç Hafızası ve Türkiye’nin Erken Dönem Politikası
Doğu Türkistan’da 1930’lu yıllardan itibaren Türklere yönelik artan siyasi baskı (özellikle Doğu Türkistan Genel Valileri Jin Shu Ren 1928-1933 ve Sheng Shi Tsai 1933-1944 yönetimi dönemlerinde), idari tasfiyeler ve güvenlik politikaları özellikle Kazaklar üzerinde derin bir kırılma yarattı. Bölgedeki yerel liderlerin tasfiye edilmesi, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ve buna karşı gelişen direniş hareketleri, Kazaklar için yaşadıkları coğrafyada kalmayı giderek zorlaştırdı. Bu süreç göçü bir tercih olmaktan çıkarıp zorunlu bir hayatta kalma stratejisine dönüştürdü. Doğu Türkistan’dan çıkıp Hindistan ve Pakistan üzerinden Türkiye’ye ulaşan Kazak kafilelerinin kabulü, dönemin şartları göz önüne alındığında sıradan bir göç politikası olarak değerlendirilemez. Türkiye Cumhuriyeti, sınırlı ekonomik imkânlara rağmen soydaşlarını Bakanlar Kurulu’nun 13 Mart 1952 tarih 3/14595 sayılı kararı ile “iskânlı göçmen” statüsüyle kabul etti ve “ikinci vatan” olarak gördükleri Türkiye’de yeni bir hayat kurma imkânı tanıdı.
Bu politikanın arkasındaki en önemli siyasi irade ise şüphesiz dönemin başbakanı olan Adnan Menderes’tir. Menderes Hükümeti, Kazak muhacirlerin Türkiye’ye kabul edilmesini yalnızca insani bir mesele olarak değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir sorumluluk olarak değerlendirmiştir.
Eylül 1952 yılından 1954 Nisan’ına kadar Kazaklar gruplar halinde Türkiye’ye geldiler. Kazaklar önce Tuzla, Sirkeci ve Zeytinburnu misafirhanelerine yerleştirildiler. Ardından iskân politikası çerçevesinde Kazak göçmenler devlet tarafından karşılanan barınma imkânlarına kavuştu. Türk devleti iskân sürecinde planlı ve titiz davrandı. Göçmenlerin meslek ve sanatlarına uygun olarak yerleştirildi. Çiftlik işi ile meşgul olmak isteyenler Konya’nın İsmil kasabası, Ereğli’nin Zengen köyü, Kayseri’nin Yeşilhisar, Develi, Yahyalı ilçeleri ve Niğde’nin Ulukışla Alayköy’ü tahsis edildi. Esnaflık yapmak isteyenler ise Manisa Salihli ve İstanbul Zeytinburnu ilçeleri gösterildi. Meslek sahibi olmayanlar için devlet tarafından kurslar açıldı. Eğitim almak isteyenlere burs ve yardım imkanları tanındı. İskânları yapılan Kazaklar kısa sürede bölgeye entegre oldular ve üretici konuma geçtiler. Bu süreçte Türkiye’nin izlediği politika, Kazaklara pasif bir yardım yapmaktan ziyade onları üretken bireyler hâline getirerek yeni vatanlarına hızlı adaptasyon sağlamaktır.
Bu göç süreci yalnızca Türkiye’nin 1950’li yıllarının politikasına ait bir mesele olarak kalmadı. Kazak toplumsal hafızasında kalıcı izler bıraktı. Türkiye’nin sağladığı bu imkânlar, Kazaklar nezdinde güçlü bir minnettarlık ve aidiyet duygusu üretti. Bu durumun en somut göstergelerinden biri, Kazakistan’da Türkiye’ye ve özellikle Adnan Menderes’e yönelik olumlu tarihsel algının günümüze kadar devam etmesidir. Nitekim Kazakistan’ın Almatı şehrinde bir caddeye Adnan Menderes isminin verilmiş olması, bu tarihsel hafızanın yalnızca bireysel değil, kamusal düzeyde de yaşatıldığını göstermektedir.
Dolayısıyla Türkiye’nin 1950’lerde izlediği göç politikası, yalnızca bir dönemi değil, sonraki on yıllarda şekillenecek Türkiye-Kazakistan ilişkilerinin psikolojik temelini oluşturdu. Bu bağlamda göç, klasik anlamda bir nüfus hareketi değil, uzun vadeli dış politika etkileri olan bir tarihsel kırılma olarak değerlendirilmelidir.
Bağımsızlık Sonrası İlk İlişkiler
Kazakistan’ın 1991’de bağımsızlığını kazanmasının ardından Türkiye ile kurduğu ilişkiler, büyük ölçüde bu tarihsel zemin üzerinde yükseldi. Türkiye’nin Kazakistan’ı tanıyan ilk ülkelerden biri olması, diplomatik ilişkilerin hızlı şekilde tesis edilmesini sağladı. 1990’lı yıllarda Türkiye’nin bölgeye yaklaşımı daha çok ortak kimlik, tarihsel bağlar, Türk modeli gibi söylemler üzerinden şekillendi. Bu yaklaşım, başlangıçta bir avantaj sağlasa da bölgenin siyasi gerçeklikleriyle tam anlamıyla örtüşmedi. Özellikle Kazakistan yönetimi, eşit ortaklık vurgusunu öne çıkarırken, Türkiye’nin zaman zaman normatif ve yönlendirici bir dil kullanması ilişkileri sınırlandırdı.
Kurumsallaşma Süreci ve Stratejik Ortaklık Yılları
2000’li yıllar, Türkiye-Kazakistan ilişkilerinde yeni bir safhayı temsil etmektedir. Bu dönemde iki taraf da geçmişteki eksiklikleri fark ederek, ilişkileri yalnızca “kardeşlik” söylemi üzerinden değil daha kalıcı mekanizmalar üzerinden yürütme ihtiyacı hissetti. Karşılıklı ziyaretler yeniden hız kazandı, bölgesel meseleler bağlamında diyalog daha görünür hâle geldi. Özellikle Kazakistan’ın dış politikasında Türkiye’nin yeri ne Rusya ne Çin ne de Batı ile aynı kategoride idi. Ankara’nın sahip olduğu tarihsel bağlar, Türkiye’nin NATO üyeliği, bölgesel etki kapasitesi ve ekonomik potansiyel, Türkiye’yi Kazakistan için öne çıkarıyordu. Dönemin Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev iki ülke ilişkilerinin daha sistematik yürütülmesi gerekliliğinden hareketle konuşmalarında bu konuya sıklıkla vurgu yapıyordu. Bu farkındalığın her iki ülkede artması sonucu olarak ilişkiler giderek kurumsal bir çerçeveye oturtuldu.
2009 yılında imzalanan Stratejik Ortaklık Anlaşması, bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu anlaşma ile birlikte Türkiye-Kazakistan ilişkileri daha düzenli, daha öngörülebilir, çok boyutlu bir yapıya sahip oldu. Bunu izleyen yıllarda Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi gibi mekanizmaların da devreye girmesi, Türkiye-Kazakistan ilişkilerinin belli ölçüde kurumsal bir çatıya oturduğunu gösterdi. Böylece 1990’larda hissedilen dağınıklık ve dönemsel iniş çıkışların bir kısmı aşılmaya başlandı.
2003 yılı sonrasında Türk dış politikasında çok boyutlu diplomasi anlayışının yeniden güç kazandığı görülmektedir. Bu anlayış çerçevesinde Soğuk Savaş sonrasında bir süre dağınık kalan Türkistan’a yönelik yaklaşım bu dönemde yeniden canlandırılmaya çalışıldı. Türkiye, Avrasya sahasında daha görünür, daha aktif ve daha çok taraflı bir rol üstlenmek istedi. Bu çerçevede Türkistan yalnızca tarihî ve kültürel bağların bulunduğu bir alan değil, aynı zamanda enerji, ticaret, güvenlik ve bölgesel iş birliği bakımından stratejik bir coğrafya olarak değerlendirildi. Türkiye’nin Kazakistan’la ilişkilerin yalnızca sembolik değil, daha geniş tabanlı bir iş birliği mantığı içinde ele alınmasına zemin hazırladı. Örneğin, 2009 yılında Türk Devletleri Teşkilatı’nın kuruluşu Kazakistan başta olmak üzere Türk dünyası ülkeleri arasında siyasi, ekonomik ve kültürel iş birliğini güçlendirerek bölgesel dayanışmayı arttıran stratejik öneme sahip bir adımdır.
Bu dönemde ikili ilişkilerin taşıdığı sembolik anlamı güçlendiren önemli gelişmeler de yaşandı. Türkiye’de meydana gelen 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ardından Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in Türkiye’yi ziyaret eden ilk devlet başkanı olması, iki ülke arasındaki siyasi güvenin ve dayanışmanın güçlü bir göstergesi oldu. Nazarbayev’in bu ziyarette kullandığı destekleyici dil, Türkiye’de dikkatle not edildi. Bu tavır, yalnızca diplomatik nezaket çerçevesinde değil, stratejik ortaklık ruhunun somut bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Bu tarihten sonra ikili ilişkilerde FETÖ yapılanması ve bağlantılı unsurların tasfiyesi de önemli gündem başlıklarından biri hâline geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2017 yılında Astana’ya yaptığı ziyaret de bu çerçevede ayrıca önem taşımaktadır. Erdoğan bu ziyarette Kazakistan’ın ekonomik ve ticari iş birliği bakımından öncelikli bir ülke olduğunu vurgulayarak Kazakistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliği ile Astana Barış Süreci’ne ev sahipliği yapmasının, ülkenin artan bölgesel ve küresel önemini ortaya koyduğunu ifade etti. Böylece Türkiye, Kazakistan’ı yalnızca tarihsel bağlarla değil aynı zamanda güncel jeopolitik değeriyle de öne çıkan bir ortak olarak tanımladı.
2019 yılında Nazarbayev’in görevini bırakmasının ardından Kazakistan’da Kasım Cömert Tokayev dönemi başlamış olsa da iki devlet arasındaki ilişkiler aynı eksende gelişti. Tokayev’in 12 Kasım 2021’de İstanbul’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi’nde Adnan Menderes’i özel olarak anması, Türkiye-Kazakistan ilişkilerindeki tarihsel hafızanın yeni dönemde de korunacağını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Tokayev burada, geçen yüzyılın ortalarında büyük zorluklarla Anadolu’ya ulaşan binlerce Kazak ailesine kucak açan Menderes’i “saygı ve minnetle” andığını, Kazakların Türkiye’de yerleşmeleri, çalışmaları ve kök salmaları için sağlanan imkânların hiçbir zaman unutulamayacağını vurguladı. Bu vurgu, yalnızca geçmişe dönük bir teşekkür değil, aynı zamanda Kazakistan devlet aklının Türkiye ile ilişkileri tarihsel sadakat ve süreklilik içinde okuduğunu gösteren sembolik bir mesaj niteliği taşımaktadır. Ankara açısından bakıldığında ise bu yaklaşım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan’a yönelik “kardeşlik”, “kara gün dostluğu” ve “stratejik ortaklık” söylemiyle uyumlu bir karşılık buldu. Böylece lider değişimine rağmen iki ülke ilişkilerinin temel referanslarının değişmediği görüldü. Bu durum, Türkiye-Kazakistan ilişkilerinde lider diplomasisinin önemini koruduğunu ancak bu diplomasinin artık yalnızca kişisel temaslara değil, ortak tarih ve karşılıklı vefa hafızasına da dayandığını göstermektedir.
Eğitim, Kültür ve Kamu Diplomasisi Boyutu
Türkiye-Kazakistan ilişkilerinde çoğu zaman siyasi ve ekonomik göstergeler ön plana çıkarılsa da iki ülke arasındaki asıl sürekliliği sağlayan unsur kültürel ve beşerî bağlardır. Nitekim bu bağlar yalnızca devlet politikalarıyla değil, tarihsel hafıza ve toplumsal etkileşim üzerinden şekillenmektedir. Bu çerçevede Kazakistan’da Türkiye’ye yönelik olumlu algının oluşmasında, geçmişte yaşanan göç tecrübesi ile birlikte sonrasında geliştirilen kültürel iş birliklerinin önemli bir payı bulunmaktadır. Astana’da Mustafa Kemal Atatürk’e ithafen dikilen anıt Türkiye’nin kurucu liderine duyulan saygının sembolik bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu tür semboller, iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca pragmatik temelli değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir yakınlık üzerinden kurulduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye ile Kazakistan arasındaki ilişkilerin en canlı ve sürdürülebilir alanlarından biri eğitim ve kültür sahasıdır. Bağımsızlık sonrasında imzalanan protokoller, öğrenci değişim programları ve burs imkânları sayesinde iki ülke arasında doğrudan temas kanalları oluşturuldu. Böylece Türkiye’nin Kazakistan’daki etkisi yalnızca diplomatik düzeyde değil, aynı zamanda insan kaynağı üzerinden de şekillendi. Nitekim Türkiye’de eğitim almış bir diplomatın Kazakistan’ın Ankara Büyükelçisi olarak atanması, bu sürecin somut çıktılarından biri olarak değerlendirilebilir ve eğitim diplomasisinin uzun vadede dış politikaya nasıl etki edebildiğini açıkça göstermektedir.
Eğitim alanındaki bu iş birliğinin kurumsal yansımalarından biri olan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, yalnızca bir yükseköğretim kurumu değil, aynı zamanda iki ülke arasındaki ortak tarih ve kimlik vurgusunu somutlaştıran sembolik bir ortaklık projesi niteliğindedir. Ayrıca TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve TÜRKSOY gibi kurumlar, kültürel temasın kurumsal yüzünü temsil ederek eğitim, sanat ve kültür alanlarında yürüttükleri faaliyetlerle iki ülke arasındaki etkileşimi derinleştirmektedir.
Kültürel etkileşim ise yalnızca eğitim ve kurumsal iş birlikleriyle sınırlı kalmayarak sanat, medya ve gündelik yaşam pratikleri üzerinden de genişlemektedir. Türk dizilerinin Kazakistan’da geniş bir izleyici kitlesine ulaşması, artan turizm hareketliliği ve iki toplum arasında kurulan aile bağları, bu etkileşimin toplumsal düzeyde karşılık bulduğunu göstermektedir.
Bu noktada dikkat çekici olan husus siyasi ilişkilerin dönemsel olarak değişkenlik gösterebilmesine karışın kültürel bağların çok daha uzun vadeli bir karakter taşımasıdır. Hatta zaman içerisinde dış politikayı da şekillendirebilecek bir güce ulaşma potansiyeli barındırmasıdır. Dolayısıyla Türkiye-Kazakistan ilişkilerinin sürdürülebilirliği açısından kültürel ve beşerî diplomasi, çoğu zaman görünmeyen ancak en etkili araçlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Özellikle Türkiye’nin Kazakistan’daki eğitim ve kültür yatırımları, yalnızca bugünü değil, gelecekteki ilişkilerin yönünü de belirleyebilecek niteliktedir.
Sonuç
Türkiye-Kazakistan ilişkileri, nadir görülen biçimde tarihsel hafıza ile modern dış politikanın iç içe geçtiği bir örnek sunmaktadır. Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya yönelen Kazak göçü ve bu göç sürecinde Türkiye’nin özellikle Başbakan Adnan Menderes döneminde izlediği politikalar, iki ülke arasındaki ilişkilerin temelini oluşturan güçlü bir zemin yarattı.
Bu tarihsel zemin, 1991 sonrası iki ülke arasındaki ilk diplomatik ilişkilerin hızlı biçimde gelişmesini kolaylaştırdı. Ancak zamanla bu ilişkilerin kalıcı ve derin bir nitelik kazanabilmesi için tek başına yeterli olmadığı da görüldü. Bu nedenle 2000’li yılların başından itibaren Türkiye ile Kazakistan geçmişten gelen bu tarihi birikimi göz ardı etmeden ekonomik, kültürel, eğitim ve güvenlik alanlarını kapsayan daha rasyonel ve çok boyutlu bir iş birliği zemininde ilerlemeye başladı. Günümüzde ise bu yaklaşım, iki ülke ilişkilerinin temel belirleyici çerçevesini oluşturmaktadır.


