back to top
17 Mart, 2026, Salı

İsrail ve YPG’nin 4. Yolu

Fokusİsrail ve YPG’nin 4. Yolu

İsrail ve YPG’nin 4. Yolu

İsrail’in bölgede bir yılı aşkın süredir uyguladığı saldırganlık her geçen gün daha fazla şiddetlenirken Netanyahu ve Gallant hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesinden (UCM) çıkan karar İsrail açısından şok edici bir etki yarattı. Lübnan ve Gazze’de uyguladığı soykırım ve katliamlara rağmen stratejik hedeflerine ulaşamayan İsrail için 2023 yılından beri uluslararası toplumun sessizliği ile sürdürdüğü bu saldırganlığa uluslararası hukukla en üst perdeden gelen tepkiyle karşı karşıya kalmak stratejik açıdan bir yıkım oldu. Bununla birlikte, bugüne kadar İsrail’in soykırım ve katliamlarına sessiz kalan veya destek veren aktörlerin UCM’nin aldığı kararın gereğini yapacaklarını açıklamaları bu yıkımı derinleştirdi. Bu durum, İsrail’i bölgede uyguladığı soykırım, katliam ve saldırganlığa eşlik edebilecek ve bu süreçte iş birliği geliştirebileceği yeni ve “güvenilir” müttefikler aramaya yönlendirdi. Bu noktada en uygun aktör olarak ise uzun süredir bu bağlamda ve söylemsel düzeyde İsrailli yetkililer tarafından ön plana çıkarılan PKK/YPG terör örgütü olarak beliriyor.

İsrail’in “İdeal Müttefik” Arayışı

İsrail, bugün itibarıyla karşı karşıya olduğu bölgesel müttefik sorunu ve ihtiyacını aşabilmek adına, uzun yıllar boyunca esas aldığı periferi doktrinini dönüşüme uğratıyor. Bu doktrin, İsrail’in çevresinde varoluşsal tehdit olarak hissettiği Arap ülkelerine karşı, Arap ülkelerini çevreleyebilecek üçüncü ülkelerle iş birliği geliştirme arayışına dayanıyordu. Bugün ise bu doktrin devletlerden devlet dışı aktörlere doğru dönüşen bir görünüm ortaya koyuyor. Bu noktada İsrail, bölgede kendisine meydan okuyan en önemli aktör olan Türkiye ve geçmişten beri ana yakın tehdit olarak gördüğü Suriye’ye ve nihayet İran’a karşı etki yaratabilecek bir yapı ile ilişki geliştirmeyi hedefliyor. İsrail, dönüşen bu doktrinde yeni ve güncel hedef olarak ise Türkiye’nin sınır güvenliğinin tehdit altına alınması, Suriye’nin kuzeyinde İsrail etkisinin tesis edilebileceği bir konjonktür yaratılması ve Irak’ı da kapsayacak biçimde İran’a kadar uzanmasını amaçladığı Davut Koridoru’nun pratiğe geçirilmesine giden yolun açılmasını öngörüyor.

Elbette bu tabloda, bu noktada en kullanışlı yapı olarak PKK/YPG’yi ön plana çıkıyor. Bu çerçevede, İsrail-PKK/YPG iş birliğinin söylemsel ve anlatısal zeminini oluşturmaya yönelik olarak İsrail tarafından farklı düzeylerde pek çok açıklama kendisini gösterdi. Fakat bu açıklamalar arasında en yüksek düzeyli ve açıklık bağlamında en ileri seviyede olanı ise İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın açıklamasıydı. Saar, söz konusu açıklamasında PKK/YPG’den “doğal müttefik” olarak bahsederken bölgedeki azınlık halkların ittifak içinde olması gerektiğini savunmuştu. Bu durum, İsrail’in PKK/YPG’yi geçmişte olduğu gibi yalnızca Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak ve yıpratmak amacıyla araçsallaştırdığı bir aktör olarak algıladığı yaklaşımın dönüştüğüne; PKK/YPG’nin daha büyük bir bölgesel stratejinin piyonu olarak konumlandırıldığına işaret etmekte.

PKK/YPG’nin 4. Yol İhtiyacı

Bununla birlikte PKK/YPG açısından ele alındığında ise İsrail ile iş birliği mevcut konjonktürde her geçen gün bir gereklilik hâlini almaya başlıyor. Terör örgütü, 2012 yılından itibaren kendisini uluslararası kamuoyuna “neoliberal ABD ve Batı” ve “otoriter Rusya-Suriye-İran” bloklarına alternatif “3. Yol” çizgisiyle tanımlıyordu. Buna karşın saha gerçekliği, “3. Yol”un, “3 Yol” çizgisine evrildiğini; PKK/YPG’nin örgütsel çıkarları için ABD, Rusya-Suriye rejimi ve İran ile aynı anda ittifak kurabildiğini gösterdi. Örgütsel geleneğinde, dünya durumu, Orta Doğu ve yakın coğrafya analizi sonucunda strateji ve ittifak ilişkisi belirleme yönelimi yer alan PKK/YPG, bugün itibarıyla kendisini “4. Yol”a ve Siyonizm’le iş birliğine daha da muhtaç hissediyor.

ABD’de Trump dönemi ile birlikte Suriye politikasında kendisini gösteren belirsizlik, Rusya ve Suriye rejiminin Türkiye ile PKK/YPG’ye karşı ortak hareket etme olasılığı ve nihayet İran’ın da bu potansiyele eşlik etme ihtimali PKK/YPG’yi endişeye sevk ediyor. Bu nedenle PKK/YPG, örgütsel varlığını koruma, Davut Koridoru ile izdüşümü gösteren “teröristan” projesini hayata geçirebilmek açısından kendisini konjonktürel bir partner olarak değil “doğal müttefik” olarak konumlandıran “güvenilir” bir aktörün; İsrail’in desteğine ve iş birliğine ihtiyaç duyuyor. Terör örgütü, Türkiye’nin terörle mücadele harekâtlarına karşı koruma sağlamak adına, geçmiş harekâtlarda olduğu gibi İsrail desteğine ihtiyaç duyarken Rusya-Suriye rejimi ve İran’ın “Suriye’nin bütünlüğü içinde PKK/YPG’yi eritme/sisteme dahil etme” arayışı karşısında da Suriye’nin kuzeyinde müstakil ve sistem dışı bir aktör olarak kalmaya devam etmek istiyor. Bu durum, KCK/PKK’nın Avrupa sorumlularından Zübeyir Aydar’ın “İsrail’le ilişki kurabiliriz. Yahudi lobisi dünyada en güçlü lobi” açıklamasıyla somutluk kazandı.

İran’a Uzanan Yol

Bununla birlikte, Saar’ın “bölgedeki azınlıkların ittifakı” projesi ile PKK/YPG’nin “Demokratik Orta Doğu Konfederasyonu” projesi de büyük oranda örtüşüyor. PKK/YPG, “Demokratik Orta Doğu Konfederasyonu” projesi çerçevesinde İsrail’i, “bölgesindeki ve yakın çevresindeki ülkeleri dönüştürebilecek ve demokratikleştirebilecek aktör” olarak konumlandırıyor. Bu projenin nihai durağı olarak ise İran’a işaret ediliyor. 2022 yılında İran’da ülke çapında büyük bir etki yaratan “Mehsa Emini” protestolarından yaklaşık 1 ay önce, Mossad İran masası başkanlığına bir kadın istihbaratçının getirilmesi, bu protestolar sürecinde ve sonrasında PKK/PJAK’ın İran’da “kadın özgürlüğü” argümanıyla ciddi bir kitlesel etki yakalamasını tesadüf olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Terör örgütünün “Jin, Jiyan, Azadi” sloganını bu süreçte Suriye’den İran’a ihraç etmesi de dikkat çekiyor.

Suriye’nin kuzeyindeki “YPJ tecrübesini” PJAK/HPJ üzerinden İran’a taşımak ve kadın özgürlük hareketi temasıyla İran’da İsrail çıkarlarına uygun bir konjonktür yaratabilmek de İsrail-PKK sahip olduğu potansiyeller arasında yer alıyor. Bu durum İsrail-PKK/YPG iş birliğinin Lübnan’dan İran’a kadar geniş bir alanda arz ettiği tehdidin boyutlarını da gösteriyor. Bu süreçteki temel belirleyicinin ise Rusya, Suriye rejimi ve İran’ın, Türkiye’nin bölgedeki teröristan tehdidine yönelik vurgularını samimiyetle değerlendirmesi ve PKK/YPG ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmeleri olacağı gerçeği net biçimde anlaşılabiliyor. Söz konusu aktörlerin, Türkiye’nin bölgede istikrar ve güvenliğin sağlanması adına gösterdiği çabaya ve taleplere olumlu karşılık vermesi İsrail saldırganlığını ve İsrail-PKK ittifakının bölgede yaratacağı yıkımı önlemenin tek yolu olduğu görülürken bu durumun aksi yönde gelişmesinin ise bölgede kaosun derinleşmesine yol açacağını öngörmek de yanlış olmayacaktır.

Dr. Çağatay Balcı, uluslarası güvenlik ve terörizm konuları üzerinde çalışan bağımsız bir araştırmacıdır.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img