back to top
4 Mayıs, 2026, Pazartesi

Çevresel Kontrol Stratejisi Bağlamında İsrail’in Kıbrıs Politikası

YayınlarAnalizÇevresel Kontrol Stratejisi Bağlamında İsrail’in Kıbrıs Politikası

Çevresel Kontrol Stratejisi Bağlamında İsrail’in Kıbrıs Politikası

Giriş

Doğu Akdeniz, son yıllarda enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve güvenlik mimarisi üzerinden şekillenen bölgesel rekabetin merkezinde yer almaktadır. Bu bağlamda İsrail, bölgedeki jeopolitik çıkarlarını korumak ve güçlendirmek amacıyla çeşitli aktörlerle stratejik ittifaklar kurma yoluna gitmiştir. Bu aktörlerin başında ise Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gelmektedir. İsrail ile GKRY arasında son yıllarda gelişen çok boyutlu iş birliği; enerji güvenliği, askeri koordinasyon, istihbarat paylaşımı ve diplomatik uyum gibi alanları kapsayarak sadece ikili ilişkileri değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in genel güvenlik mimarisini de etkileyecek bir derinlik kazanmıştır. GKRY’nin İsrail açısından taşıdığı bu stratejik önem, sadece mevcut siyasi dinamiklerin değil, aynı zamanda geleceğe dönük bölgesel hesapların da belirleyici unsurlarından biri hâline gelmiştir.

İsrail’in Dış Politikasının Temel Mantığı

İsrail dış politikasının ana sütunları, devletin varoluşsal güvenliğini korumak üzerine inşa edilmiştir. Çevresindeki tehdit algısı, tarihsel travmalar ve sürekli çatışma ortamı gibi çok sayıda nedenden dolayı İsrail’in dış politikası, devletin varlığını ve güvenliğini korumaya odaklanmış ve bu yüzden de ulusal güvenlik stratejisi, tüm dış politika kararlarının merkezine yerleştirilmiştir. İsrail sürekli güvenlik ikilemi yaşayan bir ülkedir. Ülke, Arap-İsrail savaşları, Filistin sorunu ve bölgesel istikrarsızlıklar nedeniyle kendisini sürekli tehdit altında hissetmektedir. Haliyle bu tehdit algısı, ülkeyi güvenlik önlemlerini artırmaya iterken aynı zamanda çevresindeki diğer aktörler için de yeni bir tehdit algısına dönüşmektedir. Böylece, İsrail’in güvenliğini artırma çabaları, bölgedeki güvenlik ikilemini sürekli besleyen bir döngüye yol açmaktadır.

Özellikle 1977 yılında Likud Partisi’nin Menachem Begin liderliğinde iktidara gelmesiyle birlikte, sağ partiler İsrail siyasetinde belirleyici aktörler hâline gelmiştir. Bu tarihten itibaren, sağ partiler ya tek başına ya da koalisyon ortakları olarak iktidarda önemli roller üstlenmiş; güvenlik, milliyetçilik ve statükonun korunması ekseninde şekillenen politikalarıyla siyasi gündemi belirlemişlerdir. 2009 yılından bu yana ise Binyamin Netanyahu’nun uzun süreli liderliği, sağın bu hâkimiyetini pekiştiren en önemli etkenlerden biri olmuştur.

Sağ partilerin iktidardaki belirleyici rolü, İsrail’in iç ve dış politikasında daha saldırgan ve güvenlik merkezli yaklaşımların öne çıkmasına neden olmuştur. Bu çerçevede, özellikle iki devletli çözüme karşı mesafeli ya da açıkça karşı çıkan tutumlar benimsenmiş; Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin genişletilmesi ve meşrulaştırılması, sağ hükümetlerin öncelikli politikaları arasında yer almıştır. Aynı zamanda, Filistin topraklarındaki demografik ve siyasi gerçeklikler göz ardı edilerek İsrail’in “Yahudi devleti” kimliği vurgulanmış, bu da Arap nüfusun hakları ve statüsü üzerinde baskılayıcı sonuçlar doğurmuştur. Bu politikalar, yalnızca Filistin-İsrail barış sürecini tıkamakla kalmamış, aynı zamanda İsrail toplumunda da etnik ve dini temelli ayrışmayı derinleştirmiştir.

İsrail siyasetinin ürettiği sert politikalar yalnızca iç politikada değil, bölgesel düzeyde de giderek daha saldırgan ve istikrarsızlaştırıcı bir aktör hâline gelmiştir. Sürekli bir tehdit algısıyla hareket eden Tel Aviv yönetimi, özellikle ABD’nin siyasi ve askeri desteğini arkasına alarak İran, Suriye ve Lübnan’da düzenli biçimde askeri operasyonlar yürütmektedir. Dahası İsrail’in Orta Doğu’da geleneksel monarşik sistemlerden yana bir tutum sergilediği ve bölgedeki demokratikleşme eğilimlerine karşı statükoyu korumayı öncelediği, 2013 yılında Mısır’da Muhammed Mursi’nin iktidardan uzaklaştırılmasını açıkça desteklemesiyle somut biçimde ortaya çıkmıştır. Bu siyasi gerçeklik, İsrail dış politikasında önceliğin demokratikleşmeden ziyade güvenlik ve ulusal çıkarlara verildiğini; bu doğrultuda İsrail’in bölgede öngörülebilir ve kendisine tehdit oluşturmayan rejimleri tercih ettiğini göstermektedir.

İran’a karşı bölgesel bir koalisyon oluşturma çabası, Körfez ülkeleriyle normalleşme süreçlerine yön verilmesiyle daha da belirginleşmiştir. Belki daha önemlisi, 2013’te Mısır’da Muhammed Mursi’nin iktidardan uzaklaştırılmasını desteklemesi, İsrail’in bölgedeki demokratikleşme hareketlerine karşı statükocu pozisyonunu gözler önüne sermektedir. Benzer biçimde, Orta Doğu’daki mezhepsel ve etnik fay hatlarının derinleşmesine zemin hazırlayan gelişmelerden faydalanma çabası, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık eğilimlerine yönelik desteği, PYD ve PKK gibi örgütlerin karşısındaki sessizliği ve Dürzi topluluklarla kurduğu stratejik ilişkiler, İsrail’in vekil aktörler ve kimlik temelli kırılganlıklar üzerinden nüfuz alanı oluşturma çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu tür politikaların bölgesel istikrarı pekiştirmekten ziyade, çevresel bir güvenlik kuşağı yaratma amacı taşıdığı; buna karşılık uzun vadede güvensizlik ortamını derinleştirdiği ileri sürülebilir.

Çevresel Kontrol Stratejisi

İsrail, kendisini kuşatan coğrafyada güçlü, istikrarlı ve potansiyel rakip olabilecek devletler yerine, parçalı, zayıf ve iç sorunlarla meşgul aktörleri tercih etmektedir. Bu sayede bölgesel askeri ve diplomatik üstünlüğünü daha kolay koruyabileceğini varsaymaktadır. Kıbrıs da bu çevresel kuşakta yer alan önemli bir toprak parçasıdır. Tel Aviv yönetimi çevresel kontrol stratejisi kapsamında, Kıbrıs başta olmak üzere çevre ülkelerde daha kolay yönlendirebileceği, kırılgan yapıları tercih etmektedir. Zira aksi durum İsrail’le çıkar çatışmasına girmelerine yol açabilir.

Çevresel kontrol stratejisi, “istikrarsızlık kuşağı” oluşturma hedefine hizmet eden önemli bir stratejidir.  İstikrarsızlık kuşağı ifadesi, belirli bir coğrafyada siyasi, toplumsal, ekonomik ve güvenlik açısından sürekli çatışma, gerilim ve krizlerin yaşandığı, devletlerin zayıf ya da kırılgan olduğu, hükümetlerin sürekli değiştiği veya otoritenin tam olarak sağlanamadığı bir bölgeyi tanımlamak için kullanılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle istikrarsızlık kuşağı kavramı, çatışmaların yoğun olduğu, barış ve düzenin sağlanmasının zor olduğu, uluslararası güvenlik açısından riskli bölgeleri tanımlamak için kullanılmaktadır.

Bu bağlamda, Kıbrıs’ın bölgesel jeopolitik rekabetin merkezi olması; siyasi çözüm sürecinin uzun yıllardır tıkanması ve kalıcı bir uzlaşı sağlanamaması; enerji kaynakları nedeniyle bölgesel aktörler arasında yaşanan çıkar çatışmaları; ayrıca Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’de devam eden deniz yetki alanları ve güvenlik sorunları gibi etkenler adayı Doğu Akdeniz’deki istikrarsızlık kuşağının önemli bir aktörü hâline getirmektedir. Bahse konu Kıbrıs kaynaklı istikrarsızlıklar, İsrail’in bölgedeki jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını destekleyen bir ortam yaratmaktadır. Çünkü bu gelişmeler, öncelikle İsrail’in en güçlü bölgesel rakibi Türkiye’nin nüfuzunu sınırlandırmaya ve bölgesel güç dengelerini Ankara aleyhine şekillendirmeye olanak sağlamaktadır. Ayrıca, Kıbrıs çevresindeki enerji kaynakları üzerindeki rekabet, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki enerji iş birliklerini ve jeopolitik konumunu güçlendirmesi için elverişli bir zemin oluşturmaktadır.

İsrail’in KKTC’den beklentisi ABD, AB ve İsrail başta olmak üzere Batılı aktörlerle stratejik ilişkilerini önceleyen ve İsrail’in güvenlik endişelerini dikkate alan bir yapı arz etmesidir. Bununla birlikte Tel Aviv, İsrail ile KKTC arasındaki dostane ilişkilerin ve iş birliğinin gelişmesini desteklemektedir. Nihayetinde, İsrailliler için KKTC; Akdeniz’in güzel iklimi, doğal güzellikleri, uygun fiyatlı gayrimenkul piyasası ve coğrafi yakınlığıyla birlikte, nispeten güvenli bir bölge olarak değerlendirilmektedir. Bunun yanında İsrail, KKTC’de güçlü ve etkili bir Türkiye askeri veya siyasi varlığının artmasını tercih etmemektedir. Çünkü bu durum, bölgedeki güç dengelerini Türkiye lehine değiştirebilir ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki stratejik çıkarlarını zorlaştırabilir. Özellikle Türkiye’nin askeri üsler veya daha fazla doğrudan müdahil olması, İsrail’in bölgesel nüfuzunu sınırlandırabilir ve enerji iş birliklerinde rekabeti artırabilir. Dolayısıyla İsrail için ideal senaryo, KKTC’de Türkiye’nin varlığının sınırlı ve kontrol edilebilir olmasıdır.

Bu tür bir denklemde, KKTC halkının siyasi ve ideolojik eğilimleri de İsrail açısından ayrı bir önem taşımaktadır. İsrail’in KKTC halkından temel beklentisi; Batı ile uyumlu, Türkiye ile ilişkilerde dengeli bir tutum benimseyen; ideolojik açıdan ılımlı, aşırı milliyetçi veya radikal yaklaşımlardan uzak duran; Filistin meselesinde ise İsrail’in güvenlik ve varoluş kaygılarını dikkate alan, başta Hamas olmak üzere Filistinli örgütlere mesafeli bir duruş sergileyen bir Kıbrıs Türk toplumu profilidir. Bu çerçevede şekillenen bir kamuoyu, İsrail açısından ideal olarak değerlendirilmektedir.

Yaşam Çemberinin Temel Taşı

Tarihsel olarak İsrail, Kıbrıs meselesi üzerinde yaşanan anlaşmazlık konusunda bir pozisyon almaktan kaçınmıştır; ancak son yıllarda Tel Aviv bu konularda Rum tarafına verdiği desteği giderek daha açık bir şekilde dile getirmeye başlamıştır. Bunun en temel nedeni, İsrail’in Doğu Akdeniz’de Avrupa Birliği, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile enerji iş birliklerini ve stratejik ortaklıklarını derinleştirerek bölgedeki çıkarlarını güvence altına almak istemesidir. İsrail’in Doğu Akdeniz’de üç kritik jeopolitik çıkarı söz konusudur: Birincisi, Türkiye’yi dengelemek, ikincisi Mısır’ı kontrol altında tutmak, üçüncüsü ise İran’ın önünü kesmek. İran bahsi biraz ilginç gelebilir. İsrailli elitler, İran’a ve bölgedeki İran destekli vekillere karşı koyma çabalarında Rum tarafını giderek daha fazla potansiyel bir dost olarak görme eğilimindedir. Dahası, stratejik bir perspektiften bakıldığında İsrail, İran’ın Akdeniz’deki faaliyetlerinden giderek daha fazla endişe duymaya başlamıştır. İsrail istihbaratına göre Tahran, Esed döneminde Suriye’nin Lazkiye Limanı üzerinden vekil gruplara mühimmat taşımaktaydı. Bu nedenle İsrail, İran’dan gelen malzemelerin ve silahların Gazze’ye, Hizbullah’a ve bölgedeki diğer militan gruplara ulaşmasını engellemek amacıyla Doğu Akdeniz’de nüfuzunu yoğunlaştırma ihtiyacı hissetmiştir. Bu noktada kendisine en güçlü ortak olarak Rum tarafını belirlemiştir.

Bu çerçevede, İsrail ile GKRY arasındaki görüşmelerde; İran’ın bölgeye nüfuz etme çabalarının, uluslararası ticaret yolları, deniz seyrüsefer özgürlüğü ve insan güvenliği açısından tehdit oluşturduğu ifade edilmiş; ayrıca artan İran kaynaklı saldırganlığa karşı birleşik ve koordineli bir uluslararası cephe oluşturulması gerektiği vurgulanmıştır. Diplomatik çabaların yanı sıra, İsrail medyasında ve siyasi yayınlarında Kıbrıs’ın, İran’ı çevreleme stratejisinde oynadığı olumlu role sıkça vurgu yapılarak bu doğrultuda kamuoyu desteğinin artırılması ve GKRY ile geliştirilen stratejik iş birliğinin meşrulaştırılması amaçlanmıştır. Yapılan ortak açıklamalarda, İran’ın artan saldırganlığından duyulan ortak endişe ön plana çıkarılırken 2018 yılında İsrail basını, dönemin GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis’in “İran’ın İsrail’e yönelik tehdidi, aynı zamanda Kıbrıs’a yönelik bir tehdittir.” şeklindeki sözlerini coşkuyla ve geniş şekilde haberleştirmiştir.

Tüm bu gelişmelerin hemen ardından, İran Lefkoşa’da İsrailli iş insanlarını hedef alan bir suikast planı yapmakla suçlanmıştır. Yapılan resmî açıklamalarda ve basında, söz konusu olay İran tarafından Güney Kıbrıs’ta yaşayan İsrailli iş insanlarına yönelik bir terör eylemi olarak nitelendirilmiştir. İsrail’in bu komplo girişimiyle ilgili olarak İran’ı hızlı ve açık bir şekilde suçlaması, yalnızca Tahran’ı uluslararası kamuoyu önünde baskı altına almakla sınırlı kalmıyordu aynı zamanda Rumları ve Türkleri, İran’ın çıkarlarının bölge için bir tehdit oluşturduğuna ve Kıbrıs topraklarında kötü niyetli faaliyetler yürütmeye istekli olduğuna ikna etmeyi de hedefliyordu.

Sonuç olarak İsrail, Doğu Akdeniz gazı, Türk tehdidi ve İran tehlikesi gibi söylemler üzerinden GKRY’de ciddi bir nüfuz elde etmeyi başarmıştır. Gelinen noktada İsrail, Kıbrıs’ı arka bahçesi ve hayati öneme sahip stratejik hinterlandının bir parçası olarak görmeye başlamıştır. Hem ikili müzakereler hem de üçlü çerçevede yapılan anlaşmalar neticesinde Güney Kıbrıs, İsrail’in hava, kara ve deniz kuvvetlerinin rutin faaliyetler yürüttüğü stratejik bir üsse dönüştürülmüştür. Öyle ki iş, Demir Kubbe sistemlerinin Güney Kıbrıs’a kurulmasına kadar varmıştır. Böylece İsrail, Kıbrıs’ı güvenlik mimarisine dahil ederek adayı yaşam çemberinin temel taşı hâline getirmiştir.

Sonuç

Yaşanılan gelişmeler, Güney Kıbrıs’ın İsrail’in Doğu Akdeniz merkezli dış politika ve güvenlik stratejisinde çok boyutlu ve giderek artan bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Enerji alanında, Leviathan ve Afrodit gibi doğal gaz sahaları etrafında şekillenen iş birlikleri, İsrail’in Avrupa enerji piyasalarına ulaşmasında GKRY’yi hayati bir geçiş noktası ve diplomatik ortak hâline getirmiştir. Enerji koridorları, boru hattı projeleri ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) altyapısı konularında gerçekleştirilen iş birlikleri, sadece ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir işlev taşımaktadır.

Bununla birlikte, GKRY’nin İsrail için anlamı enerjiyle sınırlı kalmamaktadır. Stratejik konumu itibarıyla Güney Kıbrıs, İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisinde Türkiye, Suriye, Mısır ve özellikle İran’a karşı bir dengeleme unsuru olarak görülmektedir. İsrail açısından GKRY, hem Batı ile ilişkilerde Avrupa’ya açılan bir diplomatik ve ekonomik köprü hem de İran’ın bölgedeki etkisini sınırlama politikalarında iş birliği yapılabilecek istikrarlı ve öngörülebilir bir aktördür. GKRY ile yapılan ortak tatbikatlar, savunma anlaşmaları, liman ve hava sahası kullanımı gibi askeri koordinasyonlar da bu ilişkinin güvenlik boyutunu pekiştirmektedir. Özellikle İran’ın istihbarat ve operasyonel faaliyetleri konusunda İsrail’in GKRY kamuoyunu ikna etme çabaları ve ortak tehdit algısı inşası, taraflar arasındaki stratejik ortaklığın derinleşmesine katkı sağlamaktadır.

Bu bağlamda İsrail, GKRY’yi sadece dostane bir komşu değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını korumaya yönelik çok katmanlı stratejisinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmektedir. Enerji güvenliği, bölgesel denge ve Batı ile entegrasyon gibi unsurlar, bu ilişkiyi sadece ikili düzeyde değil, aynı zamanda uluslararası sistem bağlamında da kritik hâle getirmektedir.

Prof. Dr. İsmail Şahin, Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi (USKAM) Başkanı ve Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi öğretim üyesidir.

 

İsmail Şahin
İsmail Şahin
Prof. Dr. İsmail Şahin, akademik kariyerine, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olarak başladı. Kıbrıs konusunda hazırladığı tezlerle Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. 2017 yılında Siyasi Tarih alanında doçent, 2022 yılında ise profesörlük unvanını aldı. Prof. Dr. Şahin, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Önceki yıllarda Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi ve Karabük Üniversitesi’nde de öğretim üyeliği yapan Şahin, akademik kariyeri boyunca, Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu’nda Uluslararası İlişkiler, Doğu Akdeniz ve Jeopolitik, İstanbul Üniversitesi’nde de Türk dış politikası dersleri verdi. Uzmanlık alanları arasında Kıbrıs meselesi, Doğu Akdeniz sorunu, Orta Doğu ve Türk dış politikası yer almakta olup, bu konularda kapsamlı akademik çalışmalar yürütmektedir. Prof. Dr. Şahin, akademik çalışmalarının yanı sıra, düşünce kuruluşları ile ulusal basın-yayın organlarında uzmanlık alanlarına ilişkin analiz, teknik rapor, köşe yazısı ve değerlendirmeleriyle katkı sunmaktadır. Ayrıca, Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi (USKAM) başkanlığı görevini sürdürmektedir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img