back to top
11 Aralık, 2025, Perşembe
Ana SayfaYayınlarAnalizİsrail’in Suriye Politikası

İsrail’in Suriye Politikası

İsrail’in Suriye politikasını tüm detayları ve yönleriyle incelemeden önce, bir ön tespit olarak ve meseleye baştan netlik kazandırmak amacıyla şu rahatlıkla ifade edilebilir: İsrail’in Suriye politikası, “böl, parçala ve zayıflat; böylece tehdit olmaktan çıkar” anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Baas rejimi ile İsrail lehine sürdürülen statüko, Golan Tepeleri’nin İsrail işgaline bırakılması ve bu topraklar üzerinden herhangi bir girişimde bulunulmaması üzerine oluşan denge, 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen Aksa Tufanı Operasyonu ile yeni bir evreye geçti. Nisan 2024’te İran’ın Şam Konsolosluğu’nun İsrail tarafından bombalanması ve beş üst düzey Devrim Muhafızı generalinin öldürülmesiyle yeni dönemin en somut işareti verilmiş oldu. Lübnan üzerinden Hizbullah’ı ve onun en büyük destekçisi İran’ı kendisine tehdit olarak algılayan İsrail hem bu tehdit algısı sebebiyle hem de Gazze’deki sıkışmışlığını ve uluslararası baskıyı azaltmak için Hizbullah, İran ve Esed rejimini “kolay hedefler” olarak belleyip saldırılarını sıklaştırdı. 8 Aralık 2024 tarihinde Esed rejimi düşene ve İdlib’den çıkan muhaliflerin Şam’ı fethetmesine kadar geçen sürede Suriye, İsrail’in Filistin, Lübnan, Irak ve İran’ı kapsayan bölgesel saldırgan politikalarının bir parçası oldu. Her ne kadar birtakım İran ve Esed rejimi yanlısı güruhlar, İsrail’in asıl hedefinin Esed rejimi olduğunu, Ahmed eş-Şara ve ekibinin İsrail ile iş birliği içerisinde ve planlı bir biçimde Esed’e karşı kullanıldığını iddia etse de Şara yönetimi Şam’ı ele geçirip Suriye’nin yeni karar alıcıları pozisyonuna geldikten sonra İsrail saldırılarının şiddeti arttı. Suriye tarafından kendisine herhangi bir saldırı gerçekleşmemiş olmasına rağmen Hermon Dağı üzerindeki işgalini genişletti, Golan Tepeleri’nde bulunan tampon bölgeye yürüdü ve bulduğu her fırsatta Suriye’ye hava saldırıları gerçekleştirdi. Bunlara ek olarak, gizliden değil, aleni bir şekilde özellikle güneyde bulunan Dürziler ve Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan PKK/PYD üzerinden Suriye’yi bölmek ve küçük parçalara ayırarak zayıflatmak niyetinde olduğunu gösterdi. Bu bölümde, İsrail’in özellikle 8 Aralık 2024 sonrası iyice belirginleşen “Suriye’yi böl, parçala ve zayıflat” stratejisini inceleyeceğim.

Saldırgan Realizm ve Korkunun Kıskacında İsrail Dış Politikası

İsrail’in, Suriye’nin de içinde bulunduğu komşuları ve bölgeyi kapsayan temel dış politikasını incelediğimizde, bir yandan psikolojik saiklerin, diğer yandan realistlerin pozitivist çıkarımlarının etkili olduğu söylenebilir. Önceliği realist perspektife verdiğimizde, saldırgan ve savunmacı realizm tartışmasının konuya ışık tutabileceği görülmektedir. Savunmacı realizm anlayışına göre, devletlerin kendilerini korumaya yetecek kadar güçlenmeleri gerekir. Daha fazla güçlenmek ve silahlanmak, diğer komşu devletler açısından tehdit oluşturacağından, güvenliği sağlamaktan çok mevcut tehditleri artırabilir. Saldırgan realizmde ise bu tür bir denge veya hesaplamanın yeri yoktur. Devletler, diğer ülkelere yaratabilecekleri tehdit seviyesinden tamamen bağımsız bir şekilde, fırsatını bulduklarında olabildiğince güçlenmeli ve mümkünse bölgelerinde, hatta küresel düzeyde hegemon olmak için girişimlerde bulunmalıdır.

İsrail’in bu iki perspektiften saldırgan realizm anlayışına daha yakın durduğu açıkça görülmektedir. İsrail’in temel stratejisi; güçlenmek, bölgenin en güçlü devleti olmak ve küresel ölçekte olmasa da bölgesel düzeyde hegemon güç konumuna ulaşmaktır. Diğer devletlerin algıladığı tehdit, bu çerçevede İsrail açısından önemsizdir. Aksine, kendisi güçlenirken — örneğin nükleer kapasiteye erişirken — diğer devletlerin bu güce erişmemesi için girişimlerde bulunmakta ve saldırganlık gösterebilmektedir. İsrail’in Begin Doktrini, bu anlayışın en açık örneklerinden biridir. 1981 yılında dönemin Başbakanı Menachem Begin tarafından ortaya konan bu doktrine göre, İsrail bölgede nükleer silah geliştirme çabasında olan devletlere karşı önleyici (preemptive) saldırılar düzenlemelidir. 1981 yılında Irak’ın Osirak reaktörünün bombalanması, 2007 yılında Suriye’de nükleer reaktör olduğu iddia edilen tesise yönelik saldırı ve son olarak Haziran 2025’te İsrail ile İran arasında yaşanan savaş, bu doktrinin somut örnekleri olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak, saldırgan realizm perspektifiyle İsrail’in ana dış politika çizgisi mercek altına alındığında, diğer devletlerin tehdit algılarını önemsemeyen, bulduğu her fırsatı güçlenmek ve bölge devletlerine üstünlük sağlamak için kullanan ve bu süreçte komşularına aktif biçimde saldıran bir İsrail profili ortaya çıkmaktadır.

İsrail’in dış politika tercihlerini ve stratejisini şekillendiren diğer önemli bir unsurun da psikolojik saikler olduğu söylenebilir. Duyguların karar alma süreçlerinde oynadığı belirleyici role odaklandığımızda, bilhassa “korku” faktörünü değerlendirmeye aldığımızda, İsrail’in salt rasyonel politikalarının dışında, büyük ölçüde korku duygusuyla da hareket ettiği iddia edilebilir. Bu korkunun altında yatan temel faktör ise — her ne kadar bunu deklare etmese ve resmî olarak kabul etmese de — Filistin topraklarında işgalci konumunda bulunduğunun idrakinde olmasıdır. İsrail’in özünde işgalci, katliamcı ve soykırımcı bir terör devleti olması; varlığını sürdürebilmesi ve asıl hedeflerine ulaşabilmesi için öldürmeye ve işgal etmeye devam etmek zorunda olduğunun farkında olması, bu devleti bizzat kendisinin müsebbibi olduğu bir güvenlik ikilemine sokmaktadır. İsrail, Filistin topraklarına ayak bastığı ilk andan itibaren sürekli öldürmekte, yeni topraklar işgal etmekte ve 7 Ekim sonrası görüldüğü üzere terörünü daha ileri boyutlara taşımaktadır. İsrail, giriştiği soykırımın farkındadır; başta Filistinliler ve bölge ülkeleri olmak üzere, dünyanın genelini karşısına aldığının da bilincindedir. İşlediği suçların bir gün hesabının sorulacağı ve cezalandırılacağı korkusuyla, çevresinde gelişen tüm olayları kendisine yönelik bir girişim olarak kabul eden hastalıklı bir zihniyete sahiptir. Bu korku yükseldikçe daha fazla saldırganlaşmakta, saldırganlaştıkça daha fazla katliam gerçekleştirmekte ve suç işlemekte; suçları arttıkça ise düşmanlarının sayısının çoğaldığı düşüncesiyle daha da çok korkmaktadır. Bu fasit daireden kurtulmak, kendi oluşturduğu güvenlik ikileminden çıkmak bir yana; İsrail giderek daha da derin bir kısır döngüye saplanmaktadır. İsrail’in 8 Aralık sonrası şekillenen Suriye politikası her ne kadar saldırgan realizm izleri taşısa da büyük oranda bu psikolojik faktörlere dayanmaktadır. Yeni Suriye hükümeti ve daha da önemlisi, ana müttefikinin Türkiye olması, İsrail’in son zamanlardaki en büyük kâbuslarından birini ortaya çıkarmıştır: Türkiye ile dost ve müttefik, tam bağımsız, çoğunluğun iradesine dayanan egemen bir Suriye.

İsrail’in 8 Aralık Sonrası Suriye Politikası

Suriye’de 13 yıllık bir mücadele sonucunda Baas rejiminin düşmesi, İsrail’i büyük bir tedirginliğe sürükledi. Bu tedirginliğin farklı vecheleri bulunmakta. Bunlardan ilki, Esed rejiminin İsrail için dost bir unsur olmasa da 1967 yılından bu yana İsrail lehine kurulan statükonun sürdürülebildiği bir komşu olmasıydı. Kendi içinde zayıf, azınlık yönetimine dayalı (dolayısıyla zayıf karnı fazla), teknolojik olarak geri kalmış, ekonomik olarak güçsüz, 13 yıldır süren süreçte bölünmüş, çeşitli güç odakları arasında parçalanmış bir ülke olan Suriye, özetle tam da İsrail’in arzulayacağı bir “başarısız devlet (failed state)” konumundaydı. Bunların da ötesinde, Baas rejiminin kategorik anlamda, söylemin ötesine geçen bir İsrail düşmanlığı bulunmamaktaydı. Filistin meselesine araçsal bir yaklaşımla yaklaşan rejim, 2011’de başlayan iç savaşla birlikte Filistin davasıyla bağlarını büyük ölçüde yitirmişti.

İsrail açısından bakıldığında, Filistin davasına ideolojik olarak bağlı olmayan, zayıf ve geri kalmış bir Suriye, 8 Aralık 2024’e kadar mevcudiyetini sürdürdü. Bu nedenle İsrail’in tehdit algısını “kırmızı alarm” düzeyine çıkaracak bir durum söz konusu olmadı. Ancak 8 Aralık 2024’te muhaliflerin Şam’ı ele geçirmesiyle birlikte, öncelikle ideolojik anlamda İsrail’e çok daha karşıt, Filistin davasına ise çok daha yakın bir yönetim iktidara geldi. Yeni yönetimin İsrail’i rahatsız eden bir diğer yönü ise azınlık yönetimine değil çoğunluğa dayanan; yalnızca Sünni Arapları değil, başta Hristiyanlar olmak üzere diğer azınlıkları da kapsayan bir yönetim anlayışını benimsemesiydi. Buna ek olarak, yeni Suriye yönetiminin ve özellikle İdlib’den çıkan muhaliflerin — eski adıyla Suriye Millî Ordusu’nun — Türkiye ile kurduğu yakın ilişkiler, İsrail’in kaygılarını artıran temel unsurlar arasında yer aldı.

Sözde Arz-ı Mev’ûd hayalleriyle Türkiye sınırlarına ulaşmayı öngören İsrail, 8 Aralık sonrası fiilen Türkiye’nin kendi sınırlarına kadar indiği bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Bu noktadan itibaren İsrail’in Suriye politikasını Türkiye gerçeğinden bağımsız değerlendirmek, yapılacak analizleri eksik bırakacaktır. Nitekim, İsrail hükümeti tarafından oluşturulan Nagel Komitesi’nin hazırladığı raporun basına yansıyan 30 sayfalık bölümünde Türkiye’nin adı 12 kez geçmekte ve raporda orta ve uzun vadede Türkiye ile olası bir savaşa hazırlanılması gerektiği vurgulanmaktadır. Aynı doğrultuda, Netanyahu’nun Nisan 2025’te Washington DC’ye gerçekleştirdiği ziyarette Türkiye aleyhine bazı girişimlerde bulunduğu, ancak Trump’ın “makul olmalısın” tepkisiyle karşılaştığı bilinmektedir.

Dolayısıyla, İsrail’in 8 Aralık sonrası Suriye’yi yalnızca Suriye olarak görmediğini; Suriye’nin başarısından ziyade Türkiye’nin bölgede artan nüfuzundan endişelendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İsrail, Suriye’yi bölmeyi ve zayıflatmayı hedeflerken aynı zamanda Türkiye’yi de kendi sınırlarından uzak tutmayı amaçlamaktadır. Bu parçalama ve bölme stratejisinin iki temel ayağı ise PKK/PYD terör örgütü ile Suriye’nin güneyinde, İsrail sınırına yakın bölgede varlığını sürdüren Dürziler üzerinden inşa edilmiştir. İsrail’deki karar alıcılar ve medya organları arasında artan Türkiye karşıtlığı ve korkusu, PKK/PYD kartının artık açıktan oynanmasına neden olmuştur. Hükümete yakın çevreler, PKK/PYD ile ilişkili Kürtlerle ittifak yapılmasının ve Türkiye’ye karşı birlikte hareket edilmesinin gerekliliğini açıkça savunmaya başlamıştır.

Öte yandan, bizzat Netanyahu, Şam’ın güneyinde Dürzilerden oluşan bir yönetim kurulması gerektiğini ve bu bölgenin demilitarize edilmesinin hedeflendiğini ifade etmiştir. Hermon Dağı’nda ve Golan Tepeleri’nin ötesinde sürdürdüğü işgalin süresiz olarak devam edeceğini ilan eden İsrail, Şam’ın güneyinde özerk bir Dürzi bölgesi kurmayı ve bu bölgeyi merkezî Şam yönetiminden koparmayı amaçladığını açıkça belirtmiştir. Temmuz 2025’te Dürziler üzerinden Süveyda’da kurgulanan senaryo ve çatışmaların şiddetlenmesini bahane eden İsrail, Şam’daki Genelkurmay Başkanlığı’nı bombalayarak bu konudaki kararlılığını ve niyetini ortaya koymuştur. İsrail’in Dürziler üzerinden yürüttüğü planın farkına varan PKK/PYD ise merkezî hükümete entegrasyon sürecini sürüncemede bırakma taktiğini benimsemeye başlamıştır.

Sonuç

8 Aralık 2024 tarihinde Şam’da Esed rejiminin devrilmesiyle birlikte, Suriye’de yalnızca bir iktidar değişimi yaşanmadı; bölgesel dengeleri sarsan, jeopolitik hattı yeniden şekillendiren büyük bir kırılma gerçekleşti. İsrail açısından bu kırılmanın en büyük sancısı, Suriye’deki yeni hükümetin bugünkü varlığından çok, orta ve uzun vadede taşıdığı potansiyeldi. Zira İsrail’i asıl tedirgin eden şey, çoğunluğa dayalı, sınırları içerisinde egemenliğini yeniden tesis etmiş, üniter yapısını sağlamlaştırmış ve hatta İsrail’e rakip olabilecek güçlü bir Suriye’nin doğma ihtimaliydi. Bu ihtimali daha da tehlikeli kılan ise söz konusu yeni Suriye’nin en yakın dost ve müttefikinin Türkiye olmasıydı. Türkiye’nin fiilen İsrail sınırlarına kadar yaklaşması, yalnızca coğrafi bir yakınlık değil, aynı zamanda stratejik bir kuşatılmışlık algısı doğurdu. Neticede, İsrail karar alıcıları ve kamuoyu nezdinde İran tehdidinin yerini bir anda Türkiye aldı. “Ya Türkiye ve Suriye müttefik olur, bu zeminde güç birliği yapar ve bölgede yeni bir denge kurarsa?” sorusu, İsrail’in güvenlik reflekslerini alarma geçiren temel endişe hâline geldi.

Böylece İsrail’in Suriye siyaseti netleşti: güçlü bir Suriye’nin kurulmasını engellemek ve Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunu zayıflatmak. Bu hedefi gerçekleştirmek için ise klasik İsrail stratejisi devreye sokuldu: böl, parçala, zayıflat ve iç sorunlar içinde debelenen bir “başarısız devlet-failed state” üret. İsrail bu stratejiyi uygulamaya koyarken sahada iki temel kartı oynadı: Dürziler ve PKK/PYD. Şam’ın güneyinde Dürziler üzerinden ayrılıkçılığı teşvik ederek ülkenin bu bölgesini merkezî otoriteden koparma çabası dikkat çekti. Aynı şekilde Suriye’nin kuzeydoğusunda PKK/PYD üzerinden federal yapı taleplerini destekleyerek ülkenin ikinci büyük kopuşunu hazırlamaya girişti. Temmuz 2025’te Dürziler üzerinden kurgulanan çatışma ortamı ve bu karmaşayı bahane ederek Şam’daki Genelkurmay Başkanlığı’nın bombalanması, bu planın en açık ve somut örneklerinden biri olarak kayda geçti.

Gelinen noktada, Suriye başarılı olmak istiyorsa İsrail’in bu oyunlarına net ve efektik cevaplar üretmek zorundadır. Aynı şekilde, Türkiye terör belasından kurtulmak ve sınır güvenliğini kalıcı hâle getirmek istiyorsa bu oyunu bozmak mecburiyetindedir. İsrail’in Suriye’ye yönelik böl–parçala–zayıflat stratejisi ancak Suriye ve Türkiye’nin ortaklaşa hareket etmesiyle akamete uğratılabilir. Unutulmamalıdır ki, İsrail’in kazanması yalnızca Suriye’nin değil, Türkiye’nin de kaybetmesi anlamına gelecektir. Buna karşılık, Suriye’nin kazanması yalnızca İsrail’in kaybetmesi değil, Türkiye’nin ve Filistin’in de kazanması sonucunu doğuracaktır. Karşımızda çok denklemli, çok aktörlü ve çok boyutlu bir jeopolitik oyun sahası bulunmaktadır. Temennimiz; bu oyunun sonunda kaybedenin İsrail, kazananın Suriye, Türkiye, Filistin ve bütün bölge halklarının olmasıdır.

Dr. Ayhan Sarı, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.
Ayhan Sarı
Ayhan Sarı
Dr. Ayhan Sarı, Türk-Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Lisans eğitimini 2015’te Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisans derecesini Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden 2017’de aldı. Sarı, doktora derecesini Freie Üniversitesi Berlin Siyaset Bilimi Bölümü’nde “How Ethnic Conflict Changes Ethnic Identity: The Case of Syrian Civil War’’ başlıklı tez çalışmasıyla 2022’de almaya hak kazandı. Çalışma alanları arasında çatışma çözümleri, konstrüktivizm, etnik savaşlar, Suriye ve nitel araştırma yöntemleri bulunmaktadır. Türkiye Araştırmaları Vakfı’nda araştırmacı olarak çalışmaktadır. E-posta: asari@www.turkiyearastirmalari.org
İLGİLİ MAKALELER

Çok Okunan