ABD Başkanı Donald Trump’ın bu yılın başından itibaren Çin’i hedef tahtasına oturtması sonrasında gözler ABD – Çin rekabetine çevrilmiş durumda. Sıkça boks maçına benzetilen bu rekabette bir boksörün neredeyse tüm geçmişine hâkim olmamıza rağmen rakibine karşı tartıştığımız konular oldukça yüzeysel kalıyor. Bu müsabaka hakkında netlik kazanmayan bir diğer nokta ise mücadelenin konusu hakkındaki tartışmalarda yatıyor. Bugüne değin ABD – Çin rekabetinde haritalara sıkça yer verilip jeopolitik hesaplar yapılsa da Donald Trump’ın gümrük vergisi çıkışı, esas rekabetin ekonomi alanında cereyan edeceğine delalet etti. Ekonomi tartışıldığında ise genelde ABD’nin gerileyişine vurgu yapılıp Çin’de yaşanan gelişmelere ise yer verilmiyor. Bu yazıda Çin ekonomisinin 2024’te karşılaştığı yapısal sınamalar ve finans alanında attığı adımlar analiz edilecek.
Çin Treni Yavaşlıyor mu?
Dünya ekonomi tarihine ilişkin tartışmalar gün geçtikçe artıyor. Yazarların bir kısmı Çin mucizesinin artık devam ettirilemez bir noktaya geldiğini zira Çin’in giydiği siyasal gömleğin artık Çin ekonomisine dar geldiğini iddia ediyorlar. Nitekim liberal iktisat okulunun temsilcileri Çin’deki antidemokratik siyasal yapılanmanın ve özel sektördeki “kısıtlamaların” Çin ekonomisinde verimliliği düşürdüğünü iddia ediyorlar. Bu iddiada bulunanların büyük bir kısmı ise Washington Post, New York Times ve Foreign Affairs gibi ABD menşeli yayın organları ve Financial Times ve The Economist gibi İngiltere merkezli dergilerde görüşlerine yer veriyor. Bu yazılarda Çin’in ekonomik verisinden ziyade ABD ile mukayeseli durumu ele alınıyor.
Bu durumun ne derece yanlı bir görüş olduğunu anlayabilmek için bir örnek verecek olursak deprem uyarısı yapıldığı hâlde ABD, evini güçlendirmek yerine diğer evleri emsal göstererek kendi evinin yeterince güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışırken Çin ise bu uyarıyı ciddiye alıp evini güçlendirmeye çalışıyor. ABD bütün enerjisini dış dünyaya göstermekle meşgul olurken Çin’in evinin içinde tadilat yapması olan gücünün de azalmış olduğu izlenimini dünyaya veriyor.
Fiyatlama Dinamikleri ve Dezenflasyon Süreci
Fiyatların yaklaşık yüzde 2 düzeyinde seyretmesi, gelişmiş ekonomilerde makroekonomik istikrarın sürdürülebilirliğine ilişkin önemli bir gösterge olarak kabul ediliyor. Nitekim günümüzde ABD Merkez Bankası (Federal Reserve) Başkanı Jerome Powell da çeşitli konuşmalarında, ülke ekonomisinde enflasyon oranının yüzde 2 seviyelerine düşmesinin gerekliliğini sıklıkla vurguluyor. Bu bağlamda, “Çin’de durum nasıl seyrediyor?” sorusunun yanıtı, aşağıdaki grafikte açık şekilde gözlemlenebilir.
Grafik 1: IMF ve Çin’in Ülkedeki Fiyatlara İlişkin Öngörüleri (2019-2029)

Kaynak: National Statistical Bureau, Bloomberg, Rhodium
2021 yılında kaydedilen yüksek fiyat artışları büyük ölçüde COVID-19 pandemisinin tetiklediği tedarik zinciri aksamalarıyla ilişkilendirilebilir. Ancak 2023 yılında yaşanan ani düşüş, Çin’in küresel büyümenin yaklaşık üçte birini sürükleyen başat aktörlerinden biri olması nedeniyle, birçok ekonomist açısından ciddi bir endişe kaynağına dönüştü. Zira bu denli sert bir dezenflasyon süreci, ülkenin potansiyel olarak ciddi bir ekonomik kriz ile karşı karşıya kalabileceğine yönelik değerlendirmeleri beraberinde getirdi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından yayımlanan çeşitli raporlarda da Çin’de talep yönlü bir krizin tetiklenebileceği yönündeki öngörüler dile getirildi. Bununla birlikte, IMF projeksiyonlarında söz konusu krizin yapısal olmaktan ziyade konjonktürel nitelikte olduğu ve zaman içerisinde toparlanmanın mümkün olacağı belirtildi. Dezenflasyonist sürecin ise büyük ölçüde COVID-19 döneminde değişen tüketici davranışlarından kaynaklandığı ileri sürüldü. Ancak 2023 ve 2024 yıllarına ait gerçekleşen veriler ile IMF’nin tahminleri karşılaştırıldığında aralarında ciddi bir ayrışmanın ortaya çıktığı görülüyor. Bu durum, Çin ekonomisindeki fiyatlama dinamiklerinin IMF projeksiyonlarına kıyasla daha karmaşık ve öngörülmesi güç bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.
Çin’in Dış Ticaret Politikası ve Kur Stratejisi
Ekonomi teorisi açısından Çin’deki fiyatların neden düştüğü sorusunun cevabı, Çin’in dış ticaret politikasında yatıyor. Bilindiği üzere Çin dış politikası daha realizm ve Konfüçyüsçülük üzerine inşa edilmiş durumda. Bu ikilinin doğal çıktısı ise millî çıkarları ne pahasına olursa olsun korumak varken koruma sırasında tercih edilen yöntemlere satırlar arasında ve daha uyumlu seçenekler arasından karar veriliyor.
Grafik 2: ABD Doları/Çin Yuanı (Ocak 2010-Mayıs 2025)

Kaynak: Bloomberg
Trump’ın dış ticaret açığını kapatma merkezli “sert” politikaları karşısında, Çin’den özellikle Trump’ın ilk başkanlık döneminde herhangi bir sert cevap görülmedi. Aksine, tansiyonu düşürücü ve sanki ABD’nin isteklerine boyun eğiyormuş gibi bir hava piyasalarda esti. Verilere bakıldığı zaman ise Çin bu hissedilenin tam da aksi bir politika izledi. Kendi para birimi Çin Yuan’ının değerini neredeyse yüzde 10 değer kaybetmesini sağlayarak dış ticarette daha fazla alan kazandı. Bu durum sadece dış piyasalarda fiyatlarda aşağı yönlü bir eğilim kazandırmadı aksine iç piyasada da üretimin artması sebebiyle “ölçek ekonomisine” gidiş hızını artırdı. Yani dezenflasyonist bir sürece girildi. Nitekim, Grafik1’de de 2019-2020 yılları arasındaki fiyatlardaki düşüşün temel sebebi bu yapısal dönüşümdü. Bugüne geldiğimizde de Çin yapısal bir dönüşüm sürecinden geçiyor ve bu dönüşümün temel sebebi ABD kaynaklı da değil tamamen ekonomi ile siyaset arasındaki dengenin yani Konfüsyüsçülüğün temel öğretisi harmoninin özünde olan tedrici uyum gösterme sanatında yatıyor.
Çin Ekonomisinin Sektörel Yapısı ve Katma Değerli Üretime Geçiş Süreci
Trump yönetiminin etkilerinin gözlemlenmeye başlandığı yıl olarak 2017 kabul edilse dahi, Grafik3’te de görülebileceği üzere, Çin ekonomisinin bu tarihten önce de kapsamlı bir dönüşüm süreci içerisinde olduğu açıktır. Nitekim, ekonomik kalkınmasının ilk aşamasını 2000’li yılların başında tamamlayan Çin, 2000–2010 döneminde imalat sanayine öncelik verdi. Bu süreçte sanayi üretimi, büyümenin temel itici gücü oldu. 2010 sonrasında ise Çin, daha yüksek katma değerli ürünlere odaklanan bir ekonomik yapılanmayı hayata geçirmeye başladı.
Grafik 3: Çin Ekonomisinin Sektörel Dağılımı (%), (2014-2024)
Kaynak: Statista
Marx’ın altyapı–üstyapı ilişkisine dair yaklaşımı çerçevesinde değerlendirildiğinde ekonomik yapıda meydana gelen bu dönüşümün toplumsal ve siyasal taleplerde de farklılaşmalara yol açtığı söylenebilir. Çin, enformasyon çağından yapay zekâ çağının gerekliliklerine geçiş sürecinde, ileri teknolojiye dayalı üretimin stratejik önemini kavramış ve buna uygun biçimde üretim modelini katma değerli sektörlere yönlendirmiştir.
Grafik 4: Çin’in İhracat Yapısındaki Değişim

Kaynak: Dünya Bankası
Çin’in ihracat yapısında gözlemlenen değişim, ülkenin geçirmekte olduğu ekonomik dönüşüm sürecinin açık bir göstergesidir. 2014 yılıyla karşılaştırıldığında, 2022 itibarıyla Çin’in ara mallar ve sermaye ürünleri ihracatında belirgin bir artış kaydedildi. Bu doğrultuda Çin, iki temel politika ekseninde hareket etti. İlk olarak nihai ürünlerin üretimi için kritik öneme sahip olan ara mallar üzerinde kontrol sağlama yönünde stratejik adımlar atıldı. Bu yaklaşım, 2003 Irak müdahalesi sonrasında ABD’nin enerji piyasalarını yönlendirme kapasitesine benzer biçimde, Çin’in yarı iletken ve çip üretimi alanlarında piyasa liderliğini hedeflemesini beraberinde getirdi. Böylece Çin, teknoloji sektöründe yapısal güç inşa etmeye yönelik bir strateji benimsedi. Söz konusu çabalar, yükseköğretim alanındaki gelişmeler ile ileri teknoloji üretim kapasitesinde yaşanan artışa da olumlu şekilde yansıdı.
Grafik 5: Yüksek Lisans Programlarına Kayıtlı Öğrenci Sayısı (2012-2024)
Kaynak: Çin Eğitim Bakanlığı, China Daily
Çin’deki ileri teknoloji dönüşümünün en net yansıması yüksek lisans programlarına kayıtta gerçekleşti. 2017’de başlayan yukarı yönlü ivme hızlanarak devam etti. Bu tarihten itibaren Çin’in üretim modeli de yüksek katma değerli üretime kaymaya başladı.
Grafik 6: Patent Başvuru Sayıları (2014-2023)

Kaynak: Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü – World Intellectual Property Organisation (WIPO)
Yükseköğretimdeki insan kaynağının iyi kanalize edilmesi ve bu durumun doğrudan yansıması ise patent sayılarında görüldü. Bu da Çin’deki üretim modelinin mavi yaka temelli, imalat sektörüne dayalı, volüm bazlı ihracattan, beyaz yaka temelli, yüksek teknolojiye dayalı ve volümden ziyade kaliteye ve hizmet sektörüne endeksli ihracat modeline geçtiğini gösterir. Bu geçişin bir diğer yansıması da finans sektöründe yaşandı.
Grafik 1: Çin’deki Yerel Bankaların Sayısındaki Değişim (2019-2024)

Kaynak: Financial Times
Bankaların kapatılması, ilk bakışta Çin finans sektöründe bir daralma yaşandığına, ödemeler dengesi krizinin ortaya çıktığına ve risk algısının yükseldiğine işaret ediyor gibi görünebilir. Ancak bu gelişme, yüzeydeki izlenimlerin ötesinde, Çin’in sürdürmekte olduğu mali konsolidasyon süreci bağlamında daha derin bir dönüşümü yansıtır. Söz konusu yeniden yapılandırma, sadece yerel bir düzenleme değil, aynı zamanda küresel mali mimariyi yeniden tanımlamaya yönelik stratejik bir adım olarak değerlendirilebilir.
Pekin yönetimi, bankaları ve aracı finans kurumlarını devlet destekli büyük ölçekli aktörlere dönüştürerek yalnızca iç ekonomik istikrarı sağlama amacını gütmüyor; aynı zamanda hem ulusal hem de uluslararası sermaye akışları üzerindeki kontrolünü artırmayı hedefliyor. Bu reform süreci, Çin’in finansal kurumlarını Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki yatırımları finanse edebilecek, renminbi cinsinden ticareti teşvik edebilecek ve uzun vadede ABD dolarının küresel hâkimiyetine alternatif oluşturabilecek yapılar hâline getirmeyi amaçlıyor.
Sonuç
Çin ekonomisi, 2025 itibarıyla yalnızca konjonktürel dalgalanmaların değil, aynı zamanda yapısal bir dönüşüm sürecinin içinden geçiyor. Bu dönüşüm, üretim modelinden ihracat yapısına, yükseköğretimden teknoloji politikalarına ve finans sektöründeki yeniden yapılanmalara kadar geniş bir yelpazede kendini gösteriyor. Dezenflasyonist eğilim de bu sürecin rastlantısal bir çıktısı değil; Çin’in uyguladığı ekonomi ve dış politika stratejilerinin doğrudan bir yansımasıdır. İç talebi sınırlayan, dış rekabet gücünü artırmayı önceleyen politikalar neticesinde şekillenen bu makroekonomik tablo, Çin’in ekonomik tercihleri ile siyasal hedefleri arasındaki uyumu da yansıtıyor.
Bu bağlamda, Çin’in küresel finans mimarisine yönelik stratejik hamleleri, sadece ekonomik rasyonaliteyle değil, aynı zamanda ulusal güvenlik, egemenlik ve jeopolitik etki alanını genişletme hedefiyle de ilişkilidir. Bankacılık sektörünün konsolidasyonu, aracı kurumların merkezîleştirilmesi ve sermaye akışlarının daha sıkı kontrol altına alınması gibi adımlar, Pekin’in yalnızca iç istikrarı sağlama amacını değil; aynı zamanda dış dünyada kuralları koyan, yani bir “rule-maker” aktöre dönüşme arzusunu da ortaya koymaktadır. Çin artık uluslararası sistemde yalnızca kurallara uyan değil, bu kuralları yeniden yazmak isteyen bir güçtür.
Bu dönüşüm süreci, Çin’in ABD ile küresel düzeydeki rekabetinde de kritik bir dönemece işaret ediyor. Çin, ekonomik kalkınmayı artık sadece büyüme rakamları üzerinden değil; katma değerli üretim, teknolojik üstünlük ve finansal egemenlik gibi daha sofistike parametreler üzerinden tanımlıyor. Bu yönelim, Pekin’in süper güç olma hedefiyle doğrudan örtüşüyor. Ancak söz konusu hedefe ulaşma yolunda en büyük sınama, küresel finansal etki alanını genişletirken iç siyasi denetim mekanizmalarını da sürdürebilme kapasitesidir.
Çin’in gelecekteki başarısı, bu karmaşık dengeyi ne ölçüde sürdürülebilir biçimde yönetebileceğine bağlı olacaktır. Giderek daha çift kutuplu hâle gelen küresel düzende, Çin’in ekonomik dönüşümü yalnızca kendi iç dinamiklerini değil, aynı zamanda uluslararası ekonomik ve siyasi mimarinin yeniden şekillenmesini de derinden etkileme potansiyeline sahiptir.
Salih Kaya, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.


