back to top
5 Mayıs, 2026, Salı

Soğuk Savaş Dönemi Amerika Birleşik Devletleri-İsrail İlişkileri

YayınlarAnalizSoğuk Savaş Dönemi Amerika Birleşik Devletleri-İsrail İlişkileri

Soğuk Savaş Dönemi Amerika Birleşik Devletleri-İsrail İlişkileri

Siyaset, Diplomasi ve Güvenlik

“İsrail ile özel bir ilişkimiz var. Ülkemizde veya dünyanın herhangi bir yerinde hiç kimsenin Orta Doğu’daki bir numaralı önceliğimizin İsrail’in var olma, kalıcı olarak var olma ve barış içinde var olma hakkını korumak olduğundan şüphe duymaması kesinlikle çok önemli. Bu özel bir ilişki”.

ABD Başkanı Jimmy Carter

12 Mayıs 1977

Giriş

Orta Doğu siyasetine dair tüm tartışmaların odak noktalarından biri olan İsrail ve bu devletin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile olan ilişkileri öteden beri akademik ve popüler çevrelerin en çok ilgi gösterdiği konuların başında gelmektedir. Kimi zaman somut güncel ve tarihsel verilere kimi zaman da komplo teorilerine dayanarak tartışılan bu ilişkinin en çok Filistin-İsrail meselesi vasıtasıyla gündeme geldiği de açık bir gerçektir. İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana devam eden Gazze’yi işgali sırasında bu durum değişmemiş; İsrail’in gerçekleştirdiği soykırıma varan katliamlara ve bölgesel yıkıma karşı uluslararası kamuoyunda yükselen protestolara karşın Washington’un ısrarlı bir şekilde Netanyahu hükümetine arka çıkan duruşu sonrasında söz konusu ilişkinin mahiyeti bir kez daha tartışılır hale gelmiştir.

“Stratejik ittifak”, “özel ilişki” ve “stratejik değer” gibi metaforlarla tarif edilmeye çalışılan ABD-İsrail ilişkileri içerik olarak değerlendirildiğinde kimilerince temelde dini bir ittifak olarak görülmüş, Hristiyan Siyonizm’inin Yahudilik ile kurduğu teo-politik koalisyon üzerinden okunmuştur. Özellikle Stephen Walt ve John Mearshimer’ın başını çektiği bir başka bakış açısına göre ise Washington’un İsrail ile aslında özü itibarıyla konjonktürel olmayan ilişkisi esas olarak bir lobi çalışmasının ürünüdür. ABD’de en etkili lobilerden biri olarak bilinen Yahudi lobisinin tüm faaliyetlerini bu ilişkinin asıl mimarı olarak kabul eden bu yaklaşıma göre, zannedildiğinin aksine bu lobi sadece ABD dış politikasını yönlendirmekle kalmamakta, elinde bulundurduğu güçle iç politikaya da açık bir şekilde müdahale edebilmektedir. Bu görüşlerin yanı sıra mezkûr ilişki özellikle İkinci Dünya Savaşı ertesinde Batı dünyası adına ABD’nin üstlendiği hegemonyanın Orta Doğu boyutunu ilgilendiren bir stratejik bir ittifak ilişkisi olup siyasi, askeri, teknolojik, ekonomik, stratejik ve diplomatik veçheleri olan girift bir yapı olarak değerlendirilmektedir. Bu tezin en bilinen iddialarından bir tanesi ABD’nin Orta Doğu siyasetinin bir numaralı önceliğinin İsrail’in bölgedeki güvenliğini sağlamak olduğudur.

İsrail’in Kuruluşu Öncesi İlk İlişkiler

Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail ile ilişkilerinin en erken örnekleri bu devletin kuruluş sürecine olan katkılarında görülmektedir. Her ne kadar ilk Amerikan Siyonistleri toplantısı ve Amerikan Siyonist Federasyonu’nun kurulması 1898 senesinde gerçekleşmişse de Amerikan dış politikasının geleneksel “Yalnızcılık (isolationism)” yaklaşımı nedeniyle ülke içerisindeki oluşumun dış politikaya yansıması epeyce gecikmiş; bu aynı zamanda Siyonizm’in Amerikan toplumunda kitleselleşerek Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrinin destekçi toplamasını da Avrupa’ya oranla uzun bir müddet sekteye uğratmıştır. Bu durumun değişmesi Amerikan dış politikasının Birinci Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin yanında savaşa girme kararı almasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşmiştir.

Büyük Britanya’nın Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına ilk açık desteğini ifade eden 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ile aynı dönemde kurulan Amerika Siyonist Örgütü bir taraftan tedricen Amerikan siyasal yaşamının önemli bir figürü haline gelirken, diğer taraftan örgüt temsilcilerinin Dünya Siyonist Örgütü içerisinde aktif rol almaya başlamaları ile çok daha görünür hale gelmiştir. ABD’den Siyonist davaya gelen nakdi bağışlar Filistin’deki İngiliz manda yönetimi sırasında “Aliyah” olarak bilinen bölgeye yönelik Yahudi göç dalgaları sırasında göçmenleri teşvik amacıyla kullanılmıştır. Orta ve Doğu Avrupalı göçmenlerin çoğunluğunu oluşturduğu bu dalgalar sırasında Filistin’deki Yahudi toplumu (Yişuv) nüfus olarak artarken, yeni gelenler yerleşim için ihtiyaç duyulan toprakları genellikle bölgede yaşamayan Arap sahiplerinden satın almışlardır. Bu noktada 1897’deki Birinci Siyonist Kongre’yi müteakip 1901’de kurulan Yahudi Milli Fonu’nda toplanan bağışların ana maddi kaynak olarak kullanıldığını belirtmek gerekir.

Her ne kadar Amerika Siyonist Örgütü erken dönemde kurulmuş olsa da Amerika Birleşik Devletleri’nde Siyonizm’in kendisine taraftar toplaması Avrupa’ya kıyasla bir hayli gecikmiştir. Siyonizm’in modern bir ideoloji olarak doğduğu, Yahudilere Filistin coğrafyasında müstakil bir devlet kurmayı yaşamsal hedef olarak gösteren, basın ve iş dünyasından, akademik, politik ve entelektüel muhitlere dek pek çok alanda giderek güçlenen Avrupa merkezli bu ideolojinin Atlantik’in öteki yakasına kalıcı erişimi İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sında yaşanan Yahudi Soykırımı’nın (Holokost) yarattığı etki sayesinde gerçekleşmiştir. Nitekim bu döneme dek siyasal Siyonizm’e mesafeli duran Amerikan toplumu ve siyasetinde Filistin’de kurulması istenen Yahudi devletine olan destek Holokost kaynaklı mağduriyet-sempati ilişkisi üzerinden ciddi bir “ahlaki üstünlük” kazanmıştır.

Norman Finkelstein’ın Holokost Endüstrisi olarak tanımladığı acıyı sermayeye çevirme halinin Atlantik ötesine ilk somut yansıması Amerikalı Siyonistlerin 1942’de ilan ettikleri Biltmore Programı olarak kabul edilmektedir. Aralarında Filistin’e serbest göç, bölgede bağımsız bir Yahudi devletinin kurulması gibi bir dizi prensibin yer aldığı bu program aynı zamanda Amerikan iç siyasetinde Yahudi lobisinin de ilk etkin faaliyetlerini yürütmeye başladığı döneme işaret etmektedir. Ülke çapında gerek seçmen gerekse politikacılar düzeyinde girişilen yoğun propaganda sayesinde, dönemin Amerikan Başkanı Harry S. Truman, Biltmore Programı’nın en sadık destekçilerinden biri olarak ön plana çıkmıştır. Başkanın bu tavrının arkasında gerek kendi partisi içindeki Siyonist lobinin artan gücünün farkında olması gerekse savaşın sonunda ülkesinin Batı Avrupalı müttefiklerine kıyasla çok daha güçlü bir küresel lider olarak temayüz etmesinin ciddi bir payı vardır. Yaklaşmakta olan yeni dünya düzeninde ABD’nin İsrail’in kuruluşuna destek vermemesi politik ve ekonomik nedenlerle mümkün olamazdı. 1 Eylül 1947’de Birleşmiş Milletler tarafından kurulan Filistin Özel Komitesi (UNSCOP) tarafından hazırlanan raporda Yahudilerin Filistin’de hala azınlıkta olduklarının belirtilmesi karşısında bölgede biri Arap biri Yahudi olmak üzere iki devletin kurulmasını ve Kudüs’ün uluslararası şehir olarak kalmasını öneren Çoğunluk Raporu’nun bizzat kendi dışişleri ve savunma bakanlarının tavsiyelerinin aksine Truman tarafından ısrarla savunulması ve en nihayetinde BM’de kabulünün sağlanması Siyonizm’in agresif lobi faaliyetlerinin ABD’de güçlenen etkisini göstermektedir.

Amerikan Başkanı Truman Beyaz Saray’da Ünlü Siyonist Lider Chaim Weizmann’ı Karşılarken (25 Mayıs 1948)

Soğuk Savaş’ın İlk On Yılında İkili İlişkiler

14 Mayıs 1948’de Yahudi Milli Konseyi (Vaad Leumi) tarafından İsrail’in (Eretz Israel) kuruluşunu ilanından dakikalar sonra ABD Başkanı tarafından yeni devletin tanındığı duyurulmuştur. 15 Mayıs 1948’de patlak veren ve 20. yüzyıl Arap-İsrail savaşlarının ilki olan 1948 Savaşı sırasında Arap koalisyon güçlerinin saldırısına karşı İngiltere ile birlikte Filistin kıyılarını abluka altına alıp, bölgeye Araplar lehine silah sevkiyatını engelleyerek savaşın uzamasının önüne geçmek isteyen ABD ilk günden itibaren diplomasi alanında da BM Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) harekete geçirmeye çalışmış; konseyden belli aralıklarla taraflara acil ateşkes çağrısı içeren kararların çıkmasını sağlamışsa da 1949 yılının ilk günlerine dek başarılı olamamıştır. ABD öncülüğündeki BMGK’nın yoğun çabaları sonucu yeni yılda taraflar arasında imzalanan ateşkes antlaşmaları İsrail’in bölgedeki varlığını tescil ederken, Filistin’de otokton Arap halkın çoğunluğunun yurtlarından edilerek mülteci konumuna düşmesine neden olmuştur. İsrailli ünlü tarihçi Ilan Pappé’nin deyimiyle bir etnik temizlik girişimi (ethnic cleansing) olan bu durum halihazırda zayıflamış olan bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrinin pratikte çöküşü anlamına gelmiştir. Zira çok kısa bir süre öncesine dek Yahudi göçmenlerin var olduğu bölgede artık Filistinli Müslüman-Arap mülteciler bir gerçeklik halini almaya başlayacaktır ki bu durum günümüzde de olanca acısıyla devam etmektedir. Yalnızca bu açıdan bakmak dahi Filistin’in toplumsal hafızasında ve tarih yazımında Mayıs 1948’in niçin Nakba (Felaket) olarak tabir edildiğini anlatmaya yeterlidir. Nitekim bundan sonraki süreçte, eski Amerikan dışişleri bakanlarından Henry Kissinger’ın da itiraf edeceği gibi İsrail hiçbir zaman kabul edilen sınırlar dahilinde var olmayacak, sınırları kabul edilmeyen bir bölgede ya da diğerinde olmak arasında bir fark görmeyecektir. Arapların düşmanlığına maruz kalacağı için mümkün olan en geniş güvenlik şeridine sahip olmaya çalışacak ve işgal yöntemine dört elle sarılacaktır.

Stratejik İttifaka Giden Yolda Dış Politika ve Bölgesel Güvenlik İlişkisi

1947 tarihli Truman Doktrini’nde ilk defa Orta Doğu’nun güvenliğine vurgu yapan ABD siyasetine egemen olan güvenlik algısı Sovyetler Birliği merkezli komünizmin yayılması tehdidine karşı bölgenin kapatılması çerçevesinde inşa edilmiştir. Özellikle 1948’de İsrail’in kurulması ve ilk Arap-İsrail savaşının ardından ise güvenlik kapsamı İsrail’in bölgedeki varlığının korunmasını içerecek şekilde genişletilmiştir. Günümüzde de hala etkili olan bu güvenlik anlayışı 1950’li yıllarda petrol zengini bölgenin ABD ve Batılı müttefiklerine arzu edilen fiyat ve miktarda ham petrol sevkiyatını garanti altına almasını sağlayacak şekilde dizaynını hedefleyen bir başka halka ile bir adım daha genişletilmiş; 1955 tarihli Bağdat Paktı ve 1957 tarihli Eisenhower Doktrini bu sürece hizmet edecek şekilde hayata geçirilmiştir. Yahudi kökenli İngiliz tarihçi Avi Shlaim’in tespitiyle, Eisenhower Doktrini Arapları rencide etmemek; aksine Amerikan tarafına yakınlaştırabilmek amacıyla Ben-Gurion’un ısrarlı taleplerinin aksine, İsrail’e sınırlı bir destek vaat etmiştir. Yine bu yöndeki yoğun taleplere karşın İsrail’in NATO üyeliği meselesine Washington’ın uyguladığı blokaj ile 1956 Süveyş Krizi sırasında İsrail’i Amerikan desteğinden mahrum bırakmakla tehdit etmesinin ardında yatan neden de temelde budur. Shlaim ile benzer bir perspektiften hareket eden Zachary Lockman’ın ABD’nin bu dönemde İsrail ile Arap devletleri arasında bir denge tutturmak zorunda kaldığı yönündeki iddiası da aslında buna işaret etmektedir.

1950’li yıllar İsrail dış politikasında da açık bir değişimin yaşandığı dönemdir. Soğuk Savaş’ın bu döneminde Sovyetler Birliği’nin başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap ülkeleri ile olan ilişkilerini askeri, siyasi ekonomik ve stratejik düzlemde geliştirmeye başlaması karşısında ABD’ye her bakımdan daha da yaklaşmaya başlayan bir İsrail söz konusudur. Ülkedeki askeri ve sivil bürokrasiye hâkim olan bu temayüle mukabil, Washington’da iş başına gelen yönetimlerin Orta Doğu politikalarını oluştururken İsrail’i “stratejik bir değer” olarak görmeye başlamaları da yine bu yıllara denk gelmektedir. Öyle ki Eisenhower sonrası dönemde, John F. Kennedy’nin başkanlığından itibaren Johnson ve Nixon yönetimlerinin ABD’nin İsrail’e olan askeri ve ekonomik yardımlarının yanı sıra silah desteğini de kat kat artırması esas olarak bu motivasyona dayanmaktadır. Nitekim 1960’larla beraber ise ABD’nin Orta Doğu politikasının bir ideolojik ve stratejik tehdit olarak algıladığı Arap milliyetçiliği ile sosyalizmi sentezleyen pan-Arap Nasırcı ve Baasçı ekollerin Mısır ve Suriye dışında kalan bölgeye yayılmasını engellemeyi; böylelikle İsrail’in güvenliğini tahkim etmeyi hedeflediği açıktır. Bu açıdan bakıldığında ABD’nin İsrail’e bölgede sağladığı yoğunlaşan sistematik destek çok daha anlaşılır hale gelmektedir. 1967 İkinci Arap-İsrail Savaşı’nda bu durum somut bir biçimde kendisini göstermektedir.

’67 ve ’73 Arap İsrail Savaşları Ekseninde ABD-İsrail İlişkileri

Arapların İsrail’in varlığını ve bağımsızlığını reddetmeye devam etmesi, Filistinli gerillaların İsrail’e karşı vurkaç taktiği izleyen saldırılarının artması, Mısır ve Suriye arasında İsrail’e karşı 4 Kasım 1966’da imzalanan ortak savunma iş birliği anlaşmasının, 30 Mayıs 1967’de Mısır ve Ürdün arasında imzalanan bir diğer anlaşmayla güçlendirilmesi ve 1948 Savaşı sonrası bölgeye konuşlandırılmış olan Birleşmiş Milletler Acil Durum Gücü’nün (UNEF) görevini tamamlayarak çekilmesinin bir güvenlik boşluğu yaratması ve tüm bunların İsrail tarafından ayrı ayrı birer güvenlik tehdidi olarak algılanması ile patlak veren 1967 Arap-İsrail Savaşı (Altı Gün Savaşı) sonuçları açısından da son derece önemlidir. Kazanılan net zafer öncelikle o güne dek İsrail’in birleşik Arap cephesi karşısında uzun vadede kalıcı olup olamayacağını tartışan uluslararası kamuoyundaki şüpheleri ortadan kaldırmıştır ki bunun bölgedeki Arap devletleri üzerindeki olumsuz etkisi kısa sürede görülecektir.

1967 Savaşı sonuçları itibarıyla ABD-İsrail ilişkilerinde de kritik bir kilometre taşı olmuştur. Zira İsrail’in artık askerî açıdan da Amerikan çıkarlarına hizmet edebilecek bir partner haline geldiği ABD tarafından kabul edilmiş; ikili ilişkilerin ittifak boyutu kuvvetlenmeye başlamıştır. Öte yandan savaş İsrail’in sınırlarını sürpriz bir şekilde genişletmesini, Gazze dahil olmak üzere egemenlik bölgesini Filistinli yerli Arap halkın çoğunluk olduğu alanları egemenlik altına alması sonucunu doğurmuştur ki bunun en büyük neticesi bu dönemden sonra başta Mısır, Ürdün ve Lübnan gibi komşu ülkeler olmak üzere kendi topraklarında yaşama şansı kalmayan Filistinli mültecilerin 1948 Savaşı’ndan sonra bu defa daha yoğun bir şekilde komşu ülkelere göç etmek zorunda kalmasıdır. 1967 Savaşı ve ardından başta BMGK’nın 242 numaralı “İki Devletli Çözüm” öneren kararı olmak üzere sarf edilen diplomatik çabaların yetersizliğinin en önemli göstergesi sadece altı yıl sonra bölgenin yeni bir Arap-İsrail savaşına sahne olmasıdır. 1967 Savaşı’ndan farklı, 1948 Savaşı’na ise benzer olarak Arap koalisyon güçlerinin İsrail’e saldırısı ile başlayan bu savaşta Arap dünyasının en büyük motivasyonu 1967’de bu ülkeye karşı kaybettikleri toprakları geri kazanmaktı. Zira artık esas hedef 1948 ve 1967’de olduğu gibi İsrail’i haritadan silmek değildi. Paradigma bütünüyle değişmiş; artık hedef kaybedilen toprakları geri almak olmuştu ki bugün dahi İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına geri çekilmesi söyleminin tarihsel kaynağı buradadır.

Altı Gün Savaşı sonrası süreçte 1973’teki son Arap-İsrail Savaşı’nı da içine alacak şekilde bakıldığında İsrail’e 1968’deki 77 milyon dolarlık Amerikan yardımının 1975’te 693 milyon dolara yükselmesi en temelde bu ülkenin bölgedeki güvenliğini sağlamak, bu yolla Amerikan menfaatlerinin korunması hedefi üzerine kurulmuştur. Bu noktada altını çizmek gerekir ki, 70’lerin başında Soğuk Savaş Orta Doğu’sunda hatırı sayılır bir Sovyet etkisinden söz etmek mümkün hale gelmiştir. Zira Sovyetler Birliği Mısır, Suriye, Libya, Cezayir, Sudan ve Irak’ta varlığını önemli ölçüde hissettirir hale gelmiştir. Bu durum karşısında ABD’nin İsrail’e olan siyasi ve diplomatik desteğini ekonomik ve askeri boyutlarıyla daha da güçlendirmesinin salt bir ittifak ilişkisinin gereği olmaktan ziyade açık bir jeopolitik mecburiyete dönüştüğü gözden kaçırılmaması gereken bir nüanstır. Plana göre, artan Amerikan desteği ile her geçen gün daha da güçlenen İsrail, Arap devletleri için caydırıcı bir nitelik kazanmış olacak; bu durum karşısında zor durumda kalacak olan Arap ülkeleri İsrail’i dengelemek adına Amerikan karşıtlığı yerine Washington’la ilişki kurmak zorunda kalacak; bu da Sovyetlerin bölgeye olan etkisini sınırlayacak ve Amerikan çıkarlarına hizmet edecektir. Bu stratejik plana mütemmim cüzü olarak askeri bakımdan değerlendirildiğinde ise 1973 savaşında ABD’nin daha önceki savaşlara kıyasla İsrail’e sadece istihbarat ve teknoloji desteği vermekle yetinmemesi; açık bir şekilde silah yardımında bulunması da yine bilinçli ve planlı bir tercih olarak görülmektedir.

Sovyet Basınında ABD’yi Orta Doğu Barışını İsrail’i Korumak Adına Yok Etmekle Eleştiren Bir Karikatür (1970’ler)

İsrail’in Güvenliği ve ABD’nin Arap Dünyasını Lidersiz Bırakma Stratejisi

1970’ler diplomatik anlamda ise Washington’un İsrail’in güvenliğinin sağlanması ve bu yolla Orta Doğu’da bölgesel istikrarın sağlanması amacıyla attığı en önemli adımlardan biri Henry Kissinger’la özdeşleşen Mekik Diplomasisi (Shuttle Diplomacy) kanalıyla Mısır-İsrail yakınlaşmasının sağlanmasıdır. Kissinger’ın diplomasisi aslında savaşın yarattığı istikrarsız ortamı, tarafları adım adım siyasi bir çözüme ikna etmek için bir enstrüman olarak kullanmaktan başka bir şey değildi. İsrail’in işgal ettiği topraklardan adım adım çekilmesi sağlanacak, bu Mısır-İsrail yakınlaşmasına sebebiyet verecek ve sonunda iki taraf arasında barış anlaşması sağlanıp, diplomatik süreç karşılıklı ilişkilerin kurulmasıyla tamamlanacaktı. ABD bu planda ilk hedef olarak Mısır İsrail normalleşmesini sağlamayı, öteden beri Arap ülkelerine ağabeylik yapmakta olan Kahire’yi muhtaç olduğu ekonomik yardımlarla yanına çekip Arap-İsrail çatışmasında denklem dışı yapmayı ve nihayetinde Sovyet yanlısı-İsrail karşıtı Arap koalisyonunu lidersiz bırakmayı belirlemiştir. Hiç şüphesiz ki bunun gerçekleşmesi İsrail’i hiç olmadığı kadar güvenlikli kılmak, bölgeyi ise Washington’un çıkarlarına uygun bir dikensiz bir gül bahçesi yapmak anlamına gelecekti.

Mısır Devlet Başkanı Sedat, İsrail Parlamentosu Knesset’i Ziyareti Sırasında İsrail Başbakanı Begin’i Dinlerken (20 Kasım 1977)

Mekik Diplomasisi’nin meyvelerini vermeye başladığı nihai süreçte Enver Sedat’ın 19-21 Kasım 1977’de İsrail’e resmi ziyarette bulunmasıyla Mısır ve İsrail arasında kritik bir siyasi ve psikolojik eşik atlanmıştı. Sedat’ın ziyareti karşılık bulmuş; dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin de Mısır’a gelerek, İsmailiye’ye iadeiziyaret gerçekleştirmiştir. İkili yakınlaşma, Eylül 1978’de tarafların ABD Başkanı Jimmy Carter öncülüğünde Camp David’de masaya oturmaları ve 17 Eylül 1978’de Camp David Anlaşması olarak bilinen ve nihai barışın esaslarını belirleyen “Orta Doğu Barışı için Çerçeve Anlaşması” ile “Mısır-İsrail Barışı için Çerçeve Anlaşması” imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. İlk anlaşmada Orta Doğu’da barış ve güvenliğin BMGK’nın 242 ve 338 sayılı kararlarına dayanması gerektiği belirtilmiş; Mart 1979’da imzalanan son barış anlaşması ile müzakereler sonuçlanmış; Mısır İsrail’in varlığını da tanıyan ilk Arap ülkesi olmuştur. Bu anlaşmayla “güvenlikli ve tanınmış sınırlarda yaşama hakkı” karşılıklı olarak kabul edilerek taraflar arasındaki savaş hali sona ermiştir. Geleneksel dostlarınca Arap davasına ihanet etmekle suçlanan Mısır bu süreçten bölgede İsrail’le beraber en çok doğrudan Amerikan yardımı alan ülke sıfatını kazanarak çıkarken; İsrail açısından ise nihai anlaşma başta hedeflenen Arap dayanışmasını yıkma planının başarıyla hayata geçirilmesini sağlamış, böylece Nasır’la müsemma Pan-Arabizm çökmüştür. Bundan böyle lidersiz bırakılan ve birlik idealini yitiren Arap dünyasında yaşanan her ayrışma İsrail’in güvenliğini pekiştirecek; Arap davasının müdafaası Filistin Kurtuluş Örgütü ve El Fetih gibi Filistinli milis güçlerin uhdesine geçecektir. Buna ek olarak, bölgede Batı ve İsrail karşıtı İslami muhalefet örgütlerinin kitleselleşmesi ve partilerinin popülerleşmeye başlaması da yine bu yeni konjonktürün ürünüdür. Hasan el Benna’nın katli sonrasında yaşanan uzun bir zorunlu sükûnet devrinin ardından Müslüman Kardeşlerin Mısır’da yeniden görünür olması, el-Cihad, el-Tekfir ve el-Hicret adlı etkin örgütlerin sahneye çıkışı bu manada dikkat çekicidir.

Mısır-İsrail Nihai Barış Anlaşması’nı İlan Eden Ünlü Karede Amerikan Başkanı Carter, Mısır Devlet Başkanı Sedat ve İsrail Başbakanı Begin ile El Sıkışıyor (16 Mart 1979)

İran İslam Devrimi’nin ABD-İsrail İlişkilerini Derinleştiren Etkisi

Soğuk Savaş’ın son on yılında yaşanan gelişmeler Amerikan dış politikasında İsrail’in arz ettiği stratejik önemi ve bu ülkenin Washington’ın Orta Doğu güvenliği konsepti içerisindeki rolünü tasdik etmesinden başka bir amaca hizmet etmemiştir. Nitekim Humeyni liderliğindeki 1979 İran İslam Devrimi’nin ABD’yi “büyük şeytan”, İsrail’i ise “küçük şeytan” olarak tanımlayarak inşa ettiği dış politika söylemi bu iki devleti daha da sıkı bir şekilde yeni bir ortak güvenlik tehdidi karşısında safları sıklaştırmasına neden olmuştur. ABD’nin 20. yüzyılın en uzun süren konvansiyonel savaşı olan İran-Irak Savaşı’nda (1980-1988) Saddam Hüseyin Irak’ını destekleyerek, İran’ı zayıflatma planı orta vadede İslam Devrimi ideolojisinin bölgeye ihracını, Şii Hilali projesinin gerçekleşmesini engellemenin yanı sıra İsrail’in güvenliğini de öncelemiştir. Nitekim İsrail’in 29 Temmuz 1980’de Doğu Kudüs’ü ilhak etmesi ve başbakanlığı Kudüs’e taşıma kararı alması sonrasında 1981 yılının başında Ronald Reagan’ın Amerikan başkanlığına seçilmesi ile yeni hükümetin bir önceki Carter idaresinden farklı olarak çok daha güçlü bir şekilde Washington-Tel Aviv ittifakına vurgu yaparak karşılıklı bir mutabakat imzalanması ikili ilişkileri en parlak devrine taşımayı amaçlamıştır. Bu anlaşma ile ABD’nin İsrail’e olan yıllık yardımı üç milyar dolar (1,8 milyar dolar askeri, 1,2 milyar dolar ekonomik) seviyesine yükselmiştir. Bu anlaşmanın hemen akabinde İsrail’in önce kendisine karşı nükleer silah üretildiği iddiasıyla Irak’a ait Osirak reaktörüne saldırması, ardından da 2000’li yılların başına dek hukuk dışı bir şekilde sürecek olan Golan Tepelerini ilhak etmesi bu dönemin dikkat çekici gelişmeleri arasında yer almaktadır.

Bir tür oldubittiye getirilen bu ilhak kararı karşısında ABD’nin bunu BMGK’nın 242 ve 338 numaralı kararlarına aykırı olduğu gerekçesiyle tanımadığını ilan etmesi iki taraf arasındaki ilişkileri bir hayli gerginleştirmiştir. Öyle ki bu istisnai durum karşısında İsrail Başbakanı Begin ABD büyükelçisine ülkesinin bir muz cumhuriyeti olmadığını, binlerce yıldır ABD olmadan yaşadıklarını, bir o kadar daha ABD’siz de yaşayabileceklerini söyleyebilecek kadar ileri gidebilmiştir. Bunun karşılığında ise ABD daha önceki kararlardan farklı olarak BMGK’da bu kez İsrail aleyhinde oy kullanarak, ilhakın uluslararası hukuka göre geçersiz sayılmasının önünü açmıştır.

Sonuç

Soğuk Savaş dönemi Amerikan dış politikasının Orta Doğu ayağı öncelikli olarak dönemin hâkim ruhunu yansıtır biçimde Sovyetler Birliği’nin ve uluslararası komünist faaliyetlerin bölgeye sızmasını engellemeyi temel motivasyon olarak belirlemiştir. 1947 tarihli Truman Doktrini’nde ilk emareleri görülmeye başlayan bu yaklaşım kendisini Çevreleme Siyaseti (Containment Policy) adıyla kodlamış; Yunanistan ve Türkiye’nin güvenliğini Yakın ve Orta Doğu’nun güvenliği adına vazgeçilmez kılmıştır. Aradan geçen on yılın sonrasında ilan edilen Eisenhower Doktrini ile ise ABD İngiltere’nin bıraktığı boşluğu Batı adına doldurmak üzere bölgeye resmi olarak girişini ilan ediyor; böylelikle Truman Doktrini’yle başlayan süreci tamamlamış oluyordu. Bu sayede bölge ABD için hem Sovyetlere ve komünizme karşı bir jeopolitik mücadele alanı hem de barındırdığı zengin petrol kaynaklarını uygun maliyetle ve düzenli akışla müttefik Batılı devletlerin ekonomilerine hizmetine sunabilecek bir hammadde kaynağı olarak belirlenmiştir.

1945 sonrası Orta Doğu özelinde takip edilen Amerikan dış politikasının en önemli başlıklarından biri şüphesiz ki İsrail realitesidir. Kuruluşundan itibaren İsrail’in küresel siyasetteki en büyük destekçisi olan Washington bu ilişkinin inşası ve güçlendirilmesi süreçlerinde İsrail’in menfaatlerini kendisinin bölgedeki çıkarlarıyla eş kılmaya çalıştığı da aşikardır. Nitekim tüm Soğuk Savaş boyunca ABD’nin Orta Doğu’da barış, istikrar, güvenlik ve benzeri söylemleri gündeme getirdiği her örnekte mutlak hareket noktasının İsrail olması bu bağlamda şaşırtıcı değildir. İsrail’i dışta tutan yahut İsrail’e rağmen barış, istikrar ve güvenlik ABD açısından kabul edilmemiş ve sürdürülebilir görülmemiştir. Oryantalizm eleştirisi ile maruf Filistinli düşünür Edward Said’i İsrail’i ABD’nin Orta Doğu politikasında benzersiz bir önceliğe sahip olmakla nitelendiren haklı kılan nokta tam da burasıdır.

Günümüzde de devam ettiği şekliyle ABD’nin bölge siyasetinde İsrail’in çıkarlarının ve güvenliğinin gözetilmesi prensibi köken itibarıyla bu dönemlere dayanmaktadır. 1956 Süveyş Krizi ve 1981 Golan Tepeleri’nin İlhakı gibi birkaç istisnai çıkar çatışması durumu haricinde genellikle uyum içerisinde giden bu ikili ilişkide İsrail’in özellikle Sovyetler ve Arap müttefiklerine karşı ABD’nin bölgedeki caydırıcı gücü haline getirildiği sır değildir. Buna karşılık İsrail’in bekası ve güvenliği de askeri, siyasi, diplomatik, ekonomik hatta istihbari bilgi anlamda öncelikli olarak Washington tarafından üstlenilmiştir. Gerek Arap-İsrail savaşları gerekse 1978 barış görüşmeleri esnasında ABD bu sorumluluğu her boyutuyla yerine getirmiş; müttefikinin en değerli koruyucusu olmuştur. Siyaset, ideoloji, diplomasi, jeopolitik, güvenlik gibi kavramların tamamı bir tür symbiosis ifade eden bu uzun vadeli karşılıklı beslenme hikayesinde mündemiçtir.

Kimi zaman kredi kimi zamansa hibe yoluyla İsrail’e ulaştırılan milyar dolarları aşan askeri ve ekonomik yardımlar, çoğunlukla konjonktüre dayalı olmayan istikrarlı siyasal destekler, ne olursa olsun muhakkak güvenliği önceleyen koruyucu tutumlar zaman içerisinde İsrail’i bizzat ABD eliyle Orta Doğu’nun en çok güç kullanan, bunu yaparken uluslararası hukuku, temel hak ve hürriyetleri hiçe sayan, katliam ve soykırımlarla anılan bir devlet haline getirmiştir. Nakba’dan Sabra ve Şatila’ya ve bugün Gazze soykırımına ulaşan haydutluk hikayesinin temelinde bu ısrarlı kayırmacılık yatmakta; bunların somut örnekleri bir politik laboratuvar misali Soğuk Savaş yıllarında bulunmaktadır.

Ali Bilgenoğlu
Ali Bilgenoğlu
Doç. Dr. Ali Bilgenoğlu lisans eğitimini 2004 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatı bölümünde tamamladıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalında yüksek lisansa başlamıştır. 2006 yılında “II. Meşrutiyet Dönemi Arap Milliyetçi Cemiyetleri ve Faaliyetleri” başlıklı tezi ile yüksek lisansını tamamlayan Bilgenoğlu, 2006 yılında aynı enstitünün Tarih Anabilim Dalında doktora eğitimine başlamıştır. 2012 yılı sonunda “İngiliz Sömürgeciliğinin Mısır ve Sudan Örneğinde Karşılaştırmalı Bir Çözümlemesi” başlıklı tezi ile doktora çalışmalarını tamamlamış, 2015 yılından itibaren Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamıştır. Son dönem Osmanlı tarihi, Cumhuriyet Dönemi Türk Siyasal Yaşamı, Orta Doğu Siyaseti ve Arap milliyetçiliği, İngiliz sömürgeciliği ve İslam Dünyası gibi konularda Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Doç. Dr. Bilgenoğlu halen Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyasi Tarih Anabilim Dalında çalışmalarına devam etmektedir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img