back to top
15 Ocak, 2026, Perşembe

NATO’nun Gölgesinde Avrupa

YayınlarAnalizNATO’nun Gölgesinde Avrupa

NATO’nun Gölgesinde Avrupa

Transatlantik Güvenliğin Çözülüşü

Avrupa güvenliği bugün, Soğuk Savaş’tan bu yana hiç olmadığı kadar kırılgan bir zeminde duruyor. Soğuk Savaş’ın ardından varlığı sorgulanan NATO’nun, ortak değerlerden ziyade savunma harcamalarının tartışıldığı, ulusal çıkarların gözetildiği pazarlık ilişkileri ve güç dengesi temelli caydırıcılık üzerinden işleyen bir yapıya dönüştüğü bir dönemdeyiz. Avrupa Birliği’nin savunma entegrasyonunu destekleyip aynı zamanda bu girişimleri engelleyen ABD’nin artık koşulsuz bir güvenlik garantörü olmadığı aşikâr.

Rusya–Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın savunma alanındaki yapısal zafiyetlerini açığa çıkartıyorken Washington’un değişken pragmatik politikaları, Avrupa’yı ciddi biçimde “ABD’siz bir güvenlik” ihtimaline karşı somut adımlar atmaya zorluyor ancak ortada net bir yanıt yok. NATO’nun gölgesinden çıkamayan bir Avrupa mı, yoksa kendi savunma kapasitesini inşa edebilen gerçek bir stratejik aktör mü?

Avrupa Güvenliğinde NATO’nun Merkezi Rolünün Doğuşu

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendi başına kolektif savunma sağlayabilecek kapasiteden yoksun olan Avrupa’nın güvenliği, Sovyetler Birliği’nin de nüfuzunu genişletmesiyle ABD öncülüğünde transatlantik bir çerçeveye taşındı. 1949’da kurulan NATO, Avrupa ve Atlantik güvenliğinin merkezi olurken bu dönemde Avrupa bütünleşmesi ekonomik ve siyasi alanlarda ilerlerken, askeri girişimler NATO şemsiyesi altında sınırlı bir şekilde hareket etti.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Avrupa güvenliğini Sovyetler’e karşı şekillendiren NATO’nun gerekliliği sorgulansa da 1990’lı yıllarda dünyada yaşanan krizler NATO’nun Avrupa-Atlantik güvenliğinin vazgeçilmez aktörü olduğunu gösterdi. 1990’larda ABD genel olarak Avrupa entegrasyonunu desteklemiş olsa da NATO dışında bir Avrupa savunma yapısının oluşmasına, ittifakı işlevsiz kılacağı ve kıtadaki etkisini azaltacağı endişesiyle mesafeli yaklaştı. Bu dönemlerde AB’nin askeri yapılanma hedefleri NATO’dan bir kopuş değil ortak kapasite geliştirme üzerineydi. 1994 NATO Brüksel Zirvesi’nde “Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği” ile Avrupa’nın NATO içinde genişlemesi hedeflendi ancak Balkanlar’daki krizlerde AB’nin yetersizliği ve NATO’nun da etkisizliği, askeri özerklik talebini tetikledi. Akabinde 1998 St. Malo Zirvesi ile bağımsız bir ordu fikri “Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası”na dönüştü ve NATO-AB rekabeti başladı. Bu bağımsızlık hareketine ABD’nin tepkisi gecikmedi. Albright’ın “3D Kuralı” birtakım uyarılarda bulundu: Bölünme olmayacak, mükerrer harcamalardan kaçınılacak ve NATO üyesi olup AB üyesi olmayan ülkeler dışlanmayacak. 3D Kuralı pratikte AB’nin savunma politikalarını ciddi bir şekilde kısıtladı.

2002 yılında AB’nin operasyonlarında NATO imkanlarını kullanmasına izin verildi ve “Berlin-Plus” adıyla literatüre geçti. NATO, AB’nin savunma harcamalarına fazla pay ayırmadan imkân ve kabiliyetlerini AB’ye tahsis ederek sorunları masrafsız çözebileceğini düşündü ancak bu durumdan AB tatmin olmamıştı.

1990’larda ABD’de Avrupa’nın geleceği ve savunma yapılanması tartışılırken, 11 Eylül saldırılarından sonra Avrupa biraz daha önemsizleşmiş olarak görüldü. ABD, Avrupa’dan uzaklaşmaya başladı ve Orta Doğu’yla meşgul oldu. 11 Eylül sonrası ABD’nin tek taraflı tutumu ve güç kullanımı AB-NATO ilişkilerini zora sokmaya başladı. Fransa ve Almanya, Irak savaşına karşı muhalefet ediyorken; Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri güvenliklerini ABD’ye dayandırarak Washington’a güçlü destek verdi. Bu tablo, NATO’nun AB üzerindeki stratejik üstünlüğünü pekiştirdiğini ve AB’nin ortak stratejik vizyon gösteremediğini ifade ediyor.

Avrupa Savunmasının Yapısal Sorunları

2003 yılında Avrupa Güvenlik Strateji’sinin kabulüyle başlayan AB’nin askeri kapasite geliştirme çabaları, stratejik kabiliyetlerin artırılması maksadıyla sürmeye devam etti. Avrupa, savunma harcamaları ve askeri kapasitesi itibarıyla bakıldığında küresel bir otorite olmalıydı ancak Avrupa, savunma konusunda tek bir çatıda buluşamıyor. Bu aynı zamanda ABD’nin de başarısız bir stratejisidir.  Görüldüğü üzere 1990’lardan 2010’lara kadar ABD, Avrupa’dan daha fazla sorumluluk talep ediyorken, aynı zamanda bu yöndeki girişimlere de karşı çıkıyor. Bu durum hem transatlantik ittifakını zayıflattı hem de Avrupa’nın küresel etkisini azaltarak NATO çerçevesinde güvenlik kapasitesini geliştirmesini engelledi.

Bugün baktığımızda Avrupa orduları hâlâ savaşa hazır değil. ABD’nin Avrupa’nın askerî zayıflığına verdiği temel yanıt ise Avrupa’daki NATO müttefiklerini savunma harcamalarını artırmaya zorlamak oldu. Oysa asıl sorun harcama düzeyinden ziyade Avrupa savunmasının parçalı, mükerrer ve verimsiz yapısıdır. Savunma entegrasyonu olmadan yapılan küçük ve dağınık harcama artışları, Avrupa savunmasını parçalı bırakmaya devam ediyor.

Rusya-Ukrayna Savaşı ve Avrupa Güvenliği

Rusya tarafından 2014 yılında Kırım’ın ilhakı ve 2022’de Ukrayna’ya saldırısı, küresel dengeleri yeniden şekillendirerek NATO’nun temel savunma misyonuna geri dönmesine ve AB’nin güvenlik kaygılarının artmasına yol açtı. Avrupa uzun bir aradan sonra kendi topraklarında yeniden bir savaşa tanıklık ederken askeri düzeydeki eksiklikler de tekrardan gün yüzüne çıktı. Özellikle Kırım’ın ilhakından sonra 2017’den itibaren Trump’ın külfet paylaşımına yönelik şikayetlerine karşı AB düzeyinde “PESCO” (Yapılandırılmış Daimi İşbirliği) adında yeni bir girişim oluşturuldu.

AB, Ukrayna sürecinde ekonomik, siyasi ve insani destek sağlarken NATO ise savunma, caydırıcılık ve güvence rolünü üstlendi. NATO’nun Doğu kanadını güçlendirmesine rağmen, Ukrayna’nın NATO üyesi olmaması nedeniyle kolektif savunma mekanizmaları devreye sokulamadı. Rusya–Ukrayna Savaşı ile AB’nin NATO’dan bağımsız şekilde kendi güvenliğini sürdüremeyeceği bir kez daha görüldü.

Trump Dönemi ve Transatlantik Güvenlik Krizi

Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte ABD’nin NATO’ya yönelik şüpheci tutumu ve “Önce Amerika” yaklaşımı, AB’nin stratejik seçeneklerini daraltarak Avrupa’nın güvenlik alanında daha fazla sorumluluk üstlenmesini zorunlu kılıyor.

Trump’ın savunma harcamalarını artırma yönündeki baskıları, 2025 Lahey NATO Zirvesi’nde üye ülkelerin GSYİH’lerinin %5’ini savunmaya ayırma kararıyla somut bir sonuç verdi. Bu gelişme ABD’nin NATO’ya yaklaşımını geçici olarak olumlu yönde etkilese de Washington’un zaman zaman Avrupa’dan uzaklaşıp Rusya ile yakınlaşma sinyalleri vermesi NATO ve AB açısından riskleri artırıyor. ABD, yükselen küresel güç olarak Çin’i uzun vadeli ve sistemik bir rakip olarak görerek bu çerçevede olası bir Çin–Rusya ittifakının çok cepheli bir tehdit yaratmasından kaçınıyor. Bu nedenle ABD, Çin’i temel rakip olarak konumlandırırken Rusya’ya yönelik politikalarında küresel güç dengesini gözeten daha temkinli ve ılımlı bir yaklaşım sergileyebiliyor zaman zaman. Bu bağlamda Avrupa, Ukrayna’ya desteğini sürdürürken aynı zamanda ABD’nin pragmatik değişken politikalarını da takip etmek zorunda.

ABD, Trump’ın imzasıyla 2025 Aralık ayında yayımlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde Avrupa’nın 2027’ye kadar NATO’nun konvansiyonel savunma yükünün büyük bölümünü üstlenmesini talep ediyor. Belgede “Bazı Avrupa ülkelerinin güvenilir müttefikler olarak kalmaya yetecek kadar güçlü ekonomilere ve ordulara sahip olup olmayacağı henüz belli değil” ifadeleri kullanılmıştı. Bu yaklaşım, ABD’nin Avrupa’dan kademeli olarak uzaklaşma stratejisi olarak görülüyor.

Avrupa cephesinde ise savunma sanayisinin sınırlı kapasitesi, kritik alanlarda ABD’ye olan bağımlılık ve hazırlık süresinin uzunluğu nedeniyle 2027 hedefi gerçekçi bulunmuyor. AB, 2030’a kadar kendi savunmasını sağlayabilecek bir seviyeye ulaşmayı hedeflese bile bu tarihin dahi oldukça iddialı olduğu belirtiliyor.

ABD, gerekli koşulların sağlanmaması durumunda bazı NATO koordinasyon mekanizmalarından çekilebileceği uyarıları yaptı. Bu yaklaşımı NATO bağlamında da açıkça dile getiren Donald Trump, Mart ayında yaptığı bir konuşmada, NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını artırmaması hâlinde “onları savunmayacağı” yönündeki tehdidini o dönemde yinelemişti. NATO yalnızca ortak değerler etrafında şekillenen bir güvenlik ittifakı olmaktan ziyade, tehdit algıları, silahlanma ve özellikle Rusya karşıtlığı üzerinden işleyen bir güç ve pazarlık alanına dönüştü.

Trump’ın başkanlığı, Avrupalıların kendi savunmalarını uzun yıllar ihmal ederek ABD’ye aşırı ölçüde bağımlı hâle geldiklerini görünür kıldı. Trump, daha önce NATO ve Avrupa konusunda ülkesinin pozisyonunun değişeceğine dair ipuçları vermişti. Politico gazetesine verdiği bir röportajda Trump, “Avrupa’nın birçok açıdan iyi bir iş çıkaramadığını” savundu ve “ABD’yi yönetmek istiyorum. Avrupa’yı değil” demişti.

Transatlantik Güvenlik Düzeninin Çözülmesi

Genel olarak NATO–AB ilişkileri, Soğuk Savaş sonrasında iş birliği ile rekabetin iç içe geçtiği bir yapıya büründü.  AB’nin zaman zaman NATO’yu tamamlayıcı rolünün dışına çıkması ve farklı tutumlar alması; NATO’nun da AB’nin savunma kapasitesine yönelik çelişkili hamleleri güvenlik gibi hassas bir alanda iş birliğini zayıflatıyor.

Bu durum, yalnızca mali yük paylaşımına ilişkin bir pazarlık değil, 1945 sonrası kurulan transatlantik güvenlik düzeninin temelden sorgulanması anlamına geliyor. 2020 ABD başkanlık seçimleri sonrasında yapılan bir ECFR anketi, Avrupa genelinde katılımcıların büyük çoğunluğunun, Avrupa’nın her zaman ABD’ye güvenemeyeceğini ve bu nedenle kendi savunmasına yatırım yapması gerektiğini düşündüğünü ortaya koydu. Trump’ın Avrupa’ya yönelik bazı sert söylemleri ve stratejik belgelerindeki hususlar, Avrupa tarafında “ABD’nin güvenilirliği sorgulanıyor” algısını diri tutuyor.

Transatlantikteki bu süreç, mevcut güvenlik algısındaki “illüzyonun” fiilen sona erdiğini gösterdi. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in geçen yıl yaptığı “Avrupa-Atlantik güvenlik sistemi gözlerimizin önünde dağılıyor” yönündeki açıklaması, yaşanan dönüşümün yalnızca Batı içinde değil, karşı cephede de bu şekilde okunduğunu açıkça gösteriyor.

ABD’nin güvenlik öncelikleri artık Avrupa merkezli olmaktan çıkarak Hint-Pasifik ve ulusal çıkarlara kayıyor. Bu değişim, ABD’nin sadece AB’den değil, bizzat NATO’nun kendisinden de stratejik olarak uzaklaşma eğiliminde olduğunu gösteriyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Brüksel’deki NATO toplantısına katılmaması, bu mesafeli duruşun ve ittifaka verilen önemin azaldığının sembolik bir kanıtıdır. Bu tablo, Avrupa’yı “ABD’siz bir NATO” ittifakına hazırlanmaya itiyor. ABD Temsilciler Meclisi üyesi Cumhuriyetçi Thomas Massie, NATO’nun ABD’yi maddi ve diplomatik anlamda zorladığını savunarak, ülkesinin ittifaktan çekilmesini öngören bir yasa tasarısı hazırladı. Artık NATO’ya bile şüpheyle yaklaşan ve bunu somutlaştıran ABD’nin, Avrupa güvenliğindeki rolünün artık koşulsuz bir garanti olmaktan çıktığı açık biçimde gözlemlenebiliyor.

Avrupa tarafında bu durumun bilincinde olan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Atreju 2025’te yaptığı konuşmada Avrupa’nın ABD ve NATO’ya olan güvenlik bağımlılığını sert biçimde eleştirdi. Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini güçlendirmesinin artık bir tercih değil zorunluluk olduğunu vurguladı. “Güvenliğimizi dışarıya ihale ettik” dedi ve bu bağımlılığın bedelinin özgürlük kaybı olduğunu belirterek “özgürlük pahalı olabilir ama birinin uşağı olmak daha pahalıdır” ifadeleriyle NATO merkezli güvenlik düzenine bir meydan okudu.

Son dönemlerde atılan adımlar, yük paylaşımının yeniden dengelendiği anlamına geliyor. Avrupa İçin Güvenlik Eylemi (SAFE), Readiness 2030 Planı ve Avrupa Savunma Sanayi Programı (EDIP) gibi programlar, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırması ve ortak kapasite geliştirme girişimleri, uzun süredir dile getirilen “daha fazla Avrupa sorumluluğu” talebiyle büyük ölçüde örtüşüyor. Ancak bu güçlenmenin NATO komuta yapısı dışında ne ölçüde sürdürülebileceği noktasında şüpheler var. AB savunma kapasitesini artırmada kararlıyken hâlâ NATO planlaması ve ABD’nin politikaları bu süreçle iç içe ilerliyor.

AB’nin attığı adımlar söylem düzeyinde güçlü olsa da, stratejik özerklik pratikte hâlâ parçalı bir yapıya sahip. Ortak savunma fonları ve sanayi programları önemli bir eşik olsa bile karar alma süreçleri ulusal çıkarlar yüzünden yavaş ilerliyor. Özellikle daha önceden değindiğimiz gibi askeri olarak kağıt üzerinde ciddi bir kapasite ve potansiyele sahip olsa da AB’nin tek ve bağlayıcı bir askeri komuta yapısı bulunmadığı gibi, ortak bir stratejik iradesi de yok.

Mevcut girişimler, AB’nin stratejik özerkliğini politik ve stratejik olarak destekliyor fakat ortaya konan kapasite artışları ABD’siz bir güvenlik düzenini uzun vadede sürdürebilecek düzeyde değil. Bu nedenle, Meloni gibi liderlerin bağımlılık karşıtı sert söylemleri söylemsel düzeyde etkili ama sahada karşılık bulmakta zorlanıyor.

Sonuç

ABD’nin periyodik olarak Avrupa ve NATO’dan çekilme eğilimi göstermesine rağmen pratikte AB ve NATO’nun ABD’ye bağımlılığı artmaya devam ediyor. Bu, ABD’nin transatlantik güvenlikte aktif bir rol oynaması veya çekilmesi fark etmeksizin değişmeyen yapısal bir gerçek. Yani, Washington’un liderliği güçlense de zayıflasa da Avrupa güvenlik yapısı ABD merkezli kalıyor. Bu da AB’nin stratejik özerklik iddiası ile fiili bağımlılığı arasındaki temel çelişkiyi kalıcı kılıyor.

Avrupa Birliği’nin gelecekte daha etkili bir güvenlik aktörü olabilmesi, parçalı ve ulusal odaklı yaklaşımlar yerine kolektif güvenliğe odaklanan bir savunma yaklaşımının benimsenmesine bağlıdır. Bu süreçte, ABD’nin kendi çıkarlarıyla tutarlı bir şekilde AB’nin güvenlik ve savunma yeteneklerinin geliştirilmesini desteklemesi ve bu gelişmeyle ilgili stratejik endişelerini arka plana atması, güvenlik ilişkilerine katkı sağlayabilir. AB’nin savunma kapasitesindeki genişlemesine ve hareket alanına yönelik gereksiz kısıtlamalardan kaçınılabilir fakat bu genişlemenin, NATO’ya bir alternatif oluşturmaktan ziyade, mevcut transatlantik güvenlik yapısını tamamlaması daha dengeli bir yaklaşım sunar. Aksi hâlde bu yapı yine ABD için tehdit oluşturabilir. Bu nedenle, NATO-AB iş birliğinin, transatlantik güvenliğe somut bir katkı sağladığı ölçüde sürdürülmesi ve kurumsal rekabetten kaçınılması, uzun vadeli istikrar sağlayabilir.

Son olarak, ABD’nin küresel ölçekte “dünya polisi” rolünü sürdürme arzusunun devam etmesi hâlinde, Avrupa’nın da savunma yeteneklerinin açıkça desteklemesinin daha faydalı olabileceği söylenebilir. Aksi takdirde ABD’nin içe dönük ve izole bir rol benimsemesi hâlinde, AB’nin stratejik olarak bağımsız olmasına alan tanınması ve NATO ile AB’nin geleceğinin kendi iradeleri doğrultusunda şekillenmesine imkân sağlanması, daha tutarlı bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Yasir Güneş
Yasir Güneş
Yasir Güneş, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümünde 2021 yılında lisans eğitimine başladı. Akademik kariyer hedefi doğrultusunda, İFTAM (İstanbul Fikir ve Toplum Araştırmaları Merkezi) Akademi bünyesinde 4 yıllık çok yönlü sosyal bilimler eğitimini tamamladı. Üniversite çatısı altında İlim ve Medeniyet Kulübü’nde üstlendiği başkan yardımcısı ve başkanlık görevlerinin ardından İlim ve Medeniyet Derneği’nde Yönetim Kurulu Üyesi olmuştur. Beraberinde eğitim erişebilirliği konusunda, sosyal sorumluluk projelerinde ve farklı STK’larda sivil toplum gönüllüsü olarak muhtelif görevler sürdürmektedir. Zorunlu stajını T.C. İçişleri Bakanlığı AB ve Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı’nda tamamlayan Güneş, akademik çalışmalarını çeşitli vakıf/dernek ve dijital platformlarda sürdürmektedir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img