ABD–İsrail ilişkileri, Soğuk Savaş’tan bu yana Amerikan dış politikasının en istikrarlı eksenlerinden biri olarak görülse de bu ittifakın söylemsel ve politik biçimi her başkanlık döneminde farklı tonlarla karşımıza çıkmıştır. Barack Obama, Donald Trump ve Joe Biden dönemleri hem realist ittifak siyaseti hem de lider söylemleri, seçim vaatleri ve iç siyaset koalisyonları açısından çarpıcı bir karşılaştırma imkânı sunuyor bize. Bu yazı, realizm ve özellikle Stephen Walt’un “tehdit dengesi” (balance of threat) yaklaşımından hareketle, ABD–İsrail ittifakının yapısal sürekliliğini vurgularken, aynı zamanda başkanların İsrail, Siyonizm ve Yahudilik hakkındaki söylemlerini; seçim kampanyalarındaki vaatlerini, Yahudi seçmen, Evanjelik seçmen ve genç seçmen gibi gruplar üzerindeki etkisini tartışmayı amaçlamaktadır. Temel araştırma sorusu ise, “Obama, Trump ve Biden’ın söylem ve seçim vaatlerindeki farklılıklar, ABD–İsrail ittifakının seyrini ne ölçüde dönüştürmüş ne ölçüde aynı yapısal çerçeveyi yeniden üretmiştir?” şeklinde ifade edilebilir. Bulgular, üç başkanın üslup ve yöntem bakımından önemli ölçüde ayrıştığını; ancak İsrail’in ABD için vazgeçilmez bir stratejik müttefik olarak konumlanmasının ve İran tehdidinin, realizmin öngördüğü biçimde ittifakın temelini koruduğunu göstermiştir.
Teorik Arka Plan: Realizm, Neoklasik Realizm ve Lider Söylemleri
Klasik ve yapısal realizm, devletleri anarşik uluslararası sistemde güvenliklerini azami ölçüde korumaya çalışan rasyonel aktörler olarak tanımlar. Kenneth Waltz’un yapısal realizmine göre ittifaklar, sistemik güç dağılımının ve güvenlik kaygılarının ürünüdür; ideoloji, kimlik veya lider tercihlerinden ziyade güç dengesinin belirleyici olduğunu iddia eder.[1] Stephen Walt ise The Origins of Alliances adlı eserinde bunun bir adım ötesine geçerek devletlerin yalnızca güce değil, algılanan tehdide (niyet, yakınlık, saldırı kapasitesi, saldırganlık derecesi) göre ittifak kurduğunu savunur.[2]
Realist teoriye göre devletler, algıladıkları tehditlere göre ittifak kurar. ABD için İsrail, Orta Doğu’da İran etkisini dengeleyen, istihbarat sağlayan ve radikal gruplara karşı “ileri karakol” görevi gören bir güçtür.[3] Bu nedenle, başkan kim olursa olsun, askerî yardımlar ve istihbarat akışı kesilmez. Orta Doğu bağlamında ise bu perspektifler, İsrail’in ABD için sadece askerî kapasitesi nedeniyle değil; aynı zamanda İran, radikal örgütler ve bölgesel istikrarsızlık karşısında “paylaşılan tehdit algısı” üzerinden de vazgeçilmez görülmesi anlamına geldiğini bize gösterir.
Buna karşılık neoklasik realizm, sistemik baskıların iç siyaset, lider algıları ve toplumsal koalisyonlar tarafından filtrelendiğini ileri sürer.[4] Liderlerin ideolojik pozisyonu, seçmen tabanları, bürokratik kurumlarla ilişkileri ve lobi gruplarının baskısı gibi unsurlar, aynı yapısal ortamda bile farklı dış politika tercihleri ortaya çıkarabilir. Obama, Trump ve Biden’ın İsrail’e bakışlarını anlamak, bu nedenle salt “güç dengesi” ile açıklanamaz; ABD iç siyasetindeki dinsel-siyasal ittifaklar, Yahudi ve Evanjelik seçmenlerin ağırlığı, AIPAC gibi lobi örgütleri ve parti içi dinamikler de hesaba katılmalıdır.
Bu çerçevede lider söylemleri, yalnızca retorik düzeyde değil, ittifakın kimliksel boyutlarını inşa eden “anlam üreten söylemsel eylemler” olarak önem kazanır.[5] Obama’nın “adil arabulucu” vurgusu, Trump’ın “sarsılmaz, koşulsuz destek” söylemi ve Biden’ın “İsrail’in güvenliği ve insan hakları” gibi ikili dili; aynı stratejik ittifakı farklı normatif çerçeveler içinde kendi çıkarları doğrultusunda sunmanın örnekleri olarak okunabilir.
Siyonizm, Yahudilik ve Amerikan İç Siyaseti
ABD iç siyasetinde Siyonizm ve Yahudilik, tekil ve homojen kavramlar değildir. Amerikan Yahudi toplumu uzun süre boyunca ağırlıklı olarak Demokrat Parti’ye oy vermiş, liberal değerlerle Yahudi kimliği arasında güçlü bağlar kurmuştur. Buna karşın, 1980’lerden itibaren Cumhuriyetçi Parti içinde güçlenen Hristiyan Siyonist (Evangelical Christian Zionist) çevreler, İsrail’e desteği teolojik ve mesiyanik bir bağlama oturtmuş; İsrail’in toprak ve güvenlik taleplerini neredeyse koşulsuz destekleyen bir çizgi geliştirmiştir.
Stephen Walt ve John Mearsheimer, “The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy” başlıklı çalışmalarında, İsrail yanlısı lobi örgütlerinin – AIPAC başta olmak üzere – Kongre ve başkanlık üzerindeki etkisini tartışmış ve bu etkinin ABD dış politikasını zaman zaman realist çıkar değerlendirmesinin ötesine taşıdığını ileri sürmüştür.[6] Her ne kadar bu tez yoğun tartışmalara yol açmış olsa da Obama, Trump ve Biden dönemlerinde AIPAC konferanslarının, bağış ağlarının ve seçim kampanyalarındaki rolünün büyüklüğü yadsınamaz boyutlardadır. Bu bağlamda, başkan adaylarının İsrail, Siyonizm ve Yahudilik hakkında kullandıkları dil, yalnızca dış politika tercihlerini değil; aynı zamanda belli seçmen kümelerine – Yahudi seçmenler, Evanjelikler, güvenlikçi Cumhuriyetçi taban, liberal genç seçmenler – verdikleri mesajları da yansıtır.
Obama Dönemi: İki Devletli Çözüm, İran Diplomasisi ve Kontrollü Mesafe
Barack Obama, 2008 seçim kampanyasında İsrail’e güçlü destek beyan etmekle birlikte, Ortadoğu’da diplomasi, çok taraflılık ve iki devletli çözüm vurgusunu öne çıkaran bir söylem geliştirmiştir. 2008’de AIPAC’ta yaptığı konuşmada “İsrail’in güvenliğinin ABD için vazgeçilmez bir çıkar” olduğunu teyit ederken, aynı zamanda İsrail–Filistin ihtilafında adil bir barışa ve iki devletli çözüme atıf yapmış; İran’ın nükleer programını ise kabul edilemez olarak nitelendirmiştir.
Obama’nın başkanlığı süresince İsrail’le ilişkilerde birkaç kritik eksen öne çıkmıştır:
- İran’la Nükleer Anlaşma (JCPOA): Obama yönetimi, realist açıdan bakıldığında, İran’ı askerî saldırı yerine diplomatik yolla sınırlamayı(containment) tercih etmiş ve bu çerçevede 2015’te Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı (JCPOA) imzalamıştır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ise anlaşmayı varoluşsal tehdit olarak görmüş ve ABD Kongresi’nde anlaşmaya karşı doğrudan lobi yapacak kadar ileri gitmiştir. Bu, Obama–Netanyahu ilişkisinde ciddi bir kırılma yaratmış; fakat ABD–İsrail askerî iş birliği ve yardım programları kesintiye uğramamıştır. Liderler arasındaki bu soğuk savaşa rağmen Obama, görev süresinin sonunda İsrail’e yönelik 10 yıllık ve toplam 38 milyar dolarlık rekor bir askerî yardım paketini onaylamıştır. Bu durum, realizmin öngördüğü gibi siyasi anlaşmazlıkların stratejik güvenlik iş birliğini (Iron Dome vb.) engellemediğinin en somut kanıtıdır.
- İsrail–Filistin Dosyası: Obama, görevinin erken döneminde İsrail yerleşim politikasına eleştirel bir ton kullanmış, 1967 sınırlarına dayalı iki devletli çözüm söylemini güçlendirmiştir. Ancak, iç siyasi direnç, Kongre baskısı ve İsrail iç siyasetindeki sağa kayış, bu söylemin somut sonuç üretmesini engellemiştir.
- Yahudi Seçmen ve Liberal Taban: Obama’nın söylemi, Amerikan Yahudilerinin önemli bir bölümünde “İsrail’in güvenliğini önemseyen ama Netanyahu ile mesafeli” bir profil olarak algılanmıştır. Al Jazeera gibi mecralarda ise, Obama’nın aslında söyleminde eleştirel görünse bile fiiliyatta İsrail’e çok geniş bir hareket alanı tanıdığı iddia edilmiştir .
Barack Obama dönemi, ABD–İsrail ilişkilerinde “duygusal bağ”dan ziyade “rasyonel hesaplamaların” öne çıktığı, ancak liderler arası kimyanın en bozuk olduğu dönemlerden biri olarak tarihe geçmiştir. Realist açıdan bakıldığında, Obama döneminde ABD–İsrail ittifakının temel parametreleri – askerî yardım, istihbarat iş birliği, bölgesel dengeleme – değişmemiş; ancak liderler düzeyinde “algı ve söylem gerilimi” artmıştır. Bu da neoklasik realizmin vurguladığı gibi, aynı yapısal koşullar altında lider algılarının nasıl farklı politika çizgileri üretebildiğinin bir örneği olarak görülebilir.
Trump Dönemi: Kudüs, İbrahim Anlaşmaları ve Koşulsuz Yakınlık
Donald Trump’ın 2016 kampanyası, İsrail konusunda radikal bir söylem kayması olarak görülebilir. Çünkü Trump, kampanya sürecinde ve AIPAC konuşmalarında “İsrail’in ebedî dostu” olacağını, İran nükleer anlaşmasını “ABD tarihinin en kötü anlaşması” olarak iptal edeceğini ve ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma vaadini defalarca dile getirdi. Bu vaatler hem İsrail sağını hem de ABD’deki Evanjelik seçmenleri güçlü biçimde mobilize etti. Trump, seleflerinin aksine seçim vaatlerini ertelememiş, İsrail’i iç politikanın bir “kültür savaşı” malzemesi haline getirmiştir.
Yıllardır ABD yasalarında var olan ancak başkanların ulusal güvenlik gerekçesiyle ertelediği “Kudüs’ü başkent olarak tanıma” yetkisini Trump kullanmış ve büyükelçiliği taşımıştır. Bu hamle, stratejik bir gereklilikten ziyade, Trump’ın Evanjelik Hristiyan tabanına verdiği “sözü tuttum” mesajı olarak görülmüştür.
Trump’ın ilk başkanlığı döneminde üç kritik adım öne çıktı:
- Kudüs’ün Başkent Olarak Tanınması ve Büyükelçiliğin Taşınması: 2017’de Trump, seçim vaadini yerine getirerek Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıkladı ve 2018’de büyükelçilik fiilen taşındı. Bu adım, uzun yıllar boyunca her iki partinin başkan adaylarının seçim dönemlerinde dile getirdiği ama iktidara geldiklerinde ertelediği bir vaadin yerine getirilmesi anlamına geliyordu. PBS gibi kaynaklar, bu adıma yönelik baskının yıllardır hem İsrail yanlısı lobilerden hem de Evanjelik Hristiyan gruplardan geldiğini öne sürdüler.
- İbrahim Anlaşmaları: Trump yönetimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail’le diplomatik ilişkiler kurmasını sağlayan İbrahim Anlaşmaları sürecini yönetti. Bu süreç, İsrail’in bölgesel tecridini kırma açısından önemli bir adım olarak sunuldu ve Trump tarafından hem “dış politik başarı” hem de 2020 seçim kampanyasında iç siyaset malzemesi olarak kullanıldı.
- İran’a “Maksimum Baskı” Politikası: Trump, JCPOA’dan çekilerek İran’a yeniden ağır yaptırımlar uyguladı. Bu, İsrail sağ hükümetiyle tamamen örtüşen bir politikaydı ve iki ülke arasındaki stratejik uyumu daha görünür hale getirdi.
Trump’ın söylemi, İsrail’i yalnızca stratejik ortak olarak değil, aynı zamanda ideolojik ve dinsel açıdan “Tanrı’nın seçtiği halkın devleti” gibi çerçevelere yerleştiren Evanjelik retorikle iç içe geçti. Time of Israel gibi yayınlar, Kudüs kararının “milyonlarca Hristiyan Siyonist için kritik bir sınav” olduğunu o süreçte aktarmıştı. Bu dönemde İsrail, ABD iç siyasetinde partizan bir sembol haline gelmeye başlamıştı. Cumhuriyetçi seçmenler arasında İsrail’e destek tarihi zirveye çıkarken, Demokrat Parti genç tabanında Filistin meselesine duyarlılık artmış, İsrail’e eleştirel yaklaşım güçlenmiştir.
Donald Trump’ın 2024 Seçim Kampanyasında İsrail Algısı ve İkinci Dönem Söylemi
Donald Trump’ın 2024 başkanlık kampanyası, İsrail politikası açısından ilk döneminden bile daha sert ve ideolojik bir çizgiye yerleşmiştir. Trump, kampanya sürecinde hem dış politika tartışmalarında hem de seçim mitinglerinde İsrail’i yalnızca stratejik bir ortak olarak değil, Amerikan kimliğinin ve liderlik iddiasının merkezinde konumlandırmış; İsrail’e yönelik desteğini sergilediği politikalardan “koşulsuz” bir taahhüt olarak okuyabiliriz. Kampanya dönemine ilişkin bazı raporlar, Trump ve yakın çevresinin Gazze’nin yeniden inşası ve yönetimi konusunda İsrail’le tam uyum içinde hareket etmeyi, hatta “Trump müttefiklerinin liderlik edeceği” yeni yönetim kurulları oluşturmayı planladıklarını ortaya koymuştur. Reuters tarafından aktarılmış bu iddialar, Trump’ın ikinci döneminde İsrail’e yalnızca askerî değil, idari ve siyasi düzeyde de alan açacağının işaretlerini vermekteydi.
2024 kampanya sürecinde Trump’ın dış politika söyleminin genel çerçevesi ise “güçlü liderlik” ve “güvenlik” kavramları üzerine kuruluydu. Bazı gözlemciler, Trump’ın dış politika konularında zaman zaman tutarsız görünen açıklamalar yaptığını belirtse de İsrail’e dair söylemi son derece net, tekrarlayıcı ve taban mobilizasyonuna yönelikti. Öte taraftan Gazze’deki savaşın ABD’deki Müslüman-Amerikan seçmenler üzerindeki etkisi, 2024 seçim analizlerinde önemli yer tutmuş; bu durum hem Demokrat hem Cumhuriyetçi kampanyaların İsrail–Filistin meselesine ilişkin söylemlerini daha görünür hâle getirmişti. Bu tablo, Trump’ın 2024 söyleminin İsrail’i artık yalnızca stratejik bir ortak değil, ideolojik ve kimliksel bir unsur olarak kodladığını göstermektedir.
- İsrail’in Gazze Saldırıları ve Sonrası: Trump’ın Tutumu ve Söylemleri
2023–2024 İsrail’in Gazze saldırıları, Trump’ın 2024 kampanyasının en sert dış politika argümanlarından biri hâline gelmiştir. Bu süreçte öne çıkan bazı unsurlar şunlardır:
- İsrail’e “güçlü destek” vaadi:
Bazı medya analizlerinde, Trump’ın ikinci döneminde ABD–İsrail ilişkilerini yeniden şekillendirerek İsrail’i daha güçlü bir diplomatik ve askerî destekle koruyacağını söylediği vurgulanmıştır.
- Gazze’nin geleceğine yönelik planlar:
2025 yılı içinde basına yansıyan haberlere göre Trump yönetimi, Gazze’nin yeniden inşası ve yönetimi konusunda ABD’nin aktif rol almasını ve bölgenin kontrol yapısının “Trump müttefiklerinin yönetimi altında” yeniden düzenlenmesini önermiştir.
- “Gaza Barış Planı”:
2025 sonbaharında Trump’ın İsrail–Hamas çatışmasına ilişkin açıkladığı ve uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandıran “Gaza barış planı”, ABD’nin Gazze’de yeni bir yönetim yapısı kurması ve bölgesel düzenlemede daha merkezi bir rol üstlenmesi fikrine dayanıyordu. Bu gelişmeler, Trump’ın kampanya döneminde çizmiş olduğu “koşulsuz destek” hattını, yalnızca söylemsel değil, aynı zamanda yönetsel ve diplomatik düzeyde de kurumsallaştırma eğilimi içinde olacağını göstermektedir.
- Cumhuriyetçi Parti 2024 Platformu ve Politik İrade Çerçevesi
2024 Cumhuriyetçi Parti platformu, Trump’ın liderliğinde İsrail’e verilen desteği önceki seçim döngülerinden daha sert bir politik çerçeveye oturtmuştur:
- İsrail’e askerî ve diplomatik desteğin sürdürülmesi: Söz konusu süreçte parti platformunun söylem ve tutumlarına bakıldığı zaman İsrail’e desteği hem kurumsal hem ideolojik bir gereklilik olarak sunduğu görülmektedir. Ayrıca, Filistin’e yönelik baskının ise meşru bir güvenlik politikası çerçevesinde görülmesi gerektiği de bu süreçte savunulmuştur.
- İran karşıtı söylemin merkeziliği: Trump’ın İran’a karşı 2018 sonrası uyguladığı “maksimum baskı” politikası, 2024 platformunda yeniden merkeze alınmış; İran hem ABD hem İsrail için “varoluşsal tehdit” olarak tanımlanmıştır. Bu eğilim, ABD–İsrail ittifakının yalnızca geçmişin stratejik parametreleriyle değil, 2024 sonrası dönemde daha da ideolojik ve kurumsallaşmış bir çizgide ilerleme potansiyeline işaret ediyor. Bu yönüyle Trump’ın ikinci dönem söylemi, yalnızca ABD–İsrail ilişkilerinin yönünü değiştirme potansiyeli değil; Filistin meselesinin uluslararası hukuk ve insani çerçevedeki tartışma alanını da daraltma riski taşımaktadır.
Biden Dönemi: Geleneksel İttifak, Gazze Savaşı ve Seçim Baskıları
Joe Biden, uzun senatörlük kariyeri boyunca “pro-İsrail Demokrat” kimliğiyle tanınmış; kendisini defalarca “Siyonist olduklarını söylemeyen ama Siyonist olan Amerikalılardan biri” olarak tanımlamıştır. 2020 seçim kampanyasında da İsrail’in güvenliğini “sarsılmaz bir taahhüt” olarak sunarken, aynı zamanda iki devletli çözüm, Filistinlilere insani yardımlar ve yerleşim politikasına itiraz gibi klasik Demokrat söylemi de sürdürmüştür.
Ancak Biden döneminin asıl kırılma noktası, 7 Ekim 2023’ün ardından başlayan İsrail’in Gazze saldırılarıdır. Biden yönetimi ilk aylarda İsrail’e güçlü diplomatik ve askerî destek vermiş; bu destek hem Cumhuriyetçiler hem de geleneksel pro-İsrail Demokratlar tarafından olumlu karşılanırken, Demokrat Parti içindeki genç, sol-liberal ve Müslüman/Arab kökenli seçmenleri ciddi biçimde rahatsız etmiştir. Bu noktada yapılan analizlere bakıldığında, Biden’ın Gazze politikasının özellikle Michigan gibi eyaletlerdeki Müslüman ve Arap seçmenlerin desteğini tehlikeye attığını vurgulamıştır.
Bu dönemde şu dinamikler öne çıkar:
- Söylemde İnsan Hakları – Politikada Askerî Destek İkilemi: Biden, konuşmalarında sivillerin korunması, uluslararası hukuk ve insani yardımların gerekliliğini vurgulamış; ancak aynı anda İsrail’e mühimmat ve diplomatik destek sağlamayı sürdürmüştür. Bu ikili tutum, realizmin güvenlik ve ittifak önceliğinin, liberal normatif söylemi nasıl sınırladığını gösteren bir tutum olduğu da görülmektedir.
- Demokrat Parti İçi Bölünme: Genç seçmenler, kampüs hareketleri ve partinin sol kanadı, İsrail’e verilen desteğin kısıtlanmasını, silah satışlarının insan hakları şartlarına bağlanmasını talep etmiş; bu da 2024 seçimleri yaklaşırken Biden’ın hem İsrail yanlısı lobilere hem de kendi tabanındaki eleştirel kesimlere aynı anda mesaj vermesini zorunlu kılmıştır. BESA Center gibi analizler, Biden’ın bu süreçte “iki tarafa da yetmeyen” bir çizgide kaldığını ileri sürmektedir.
- Yahudi ve Müslüman/Arap Seçmen Dinamikleri: Son yıllarda yapılan anketler, Amerikan Yahudileri arasında İsrail hükümetine – özellikle Netanyahu’ya – yönelik eleştirilerin arttığını, Gazze savaşıyla birlikte savaşın yöntemi ve sivil kayıplar konusunda ciddi bir vicdani sorgulamanın ortaya çıktığını göstermektedir. Aynı anda, Müslüman ve Arap kökenli seçmenlerin bir kısmı Demokrat Parti’den uzaklaşma eğilimi sergilemekte, “oy vermeme” veya üçüncü seçeneklere yönelme eğilimleri kamuoyunda tartışılmıştır.
Neoklasik realist açıdan bakıldığında Biden yönetimi, yapısal olarak değişmeyen ABD–İsrail ittifakı çerçevesinde hareket ederken, iç siyaset baskıları nedeniyle söylemini kısmen yumuşatmakta, sözüm ona insan hakları ve uluslararası hukuku daha görünür kılsa da politikada radikal bir kırılma yaratamamaktadır.
Karşılaştırmalı Değerlendirme: Süreklilik ve Dönüşüm
Obama, Trump ve Biden dönemleri karşılaştırıldığında, üç temel düzeyde analiz yapmak mümkündür: (1) yapısal stratejik çıkarlar, (2) seçim koalisyonları ve iç siyaset, (3) söylem ve sembolik adımlar.
Yapısal düzey, üç başkan arasında en yüksek sürekliliğin görüldüğü alandır. Her üç yönetim de İsrail’i ABD’nin Orta Doğu’daki temel müttefiki olarak konumlandırmış; askerî yardım, istihbarat paylaşımı, füze savunma programları ve İran’ın bölgesel etkisini dengeleme politikasında ortak bir çizgiyi sürdürmüştür. İsrail’in güvenliği, Hizbullah, Hamas, İran ve Suriye gibi bölgesel başlıklarda ABD’nin stratejik çıkarlarıyla örtüşen bir parametre olarak değerlendirilmiştir. Bu durum, Walt’un “tehdit dengesi” yaklaşımının pratik bir uygulaması niteliğindedir.[7]
İç siyaset ve seçim koalisyonları düzeyinde ise keskin farklılıklar ortaya çıkar.
Obama, liberal Yahudi seçmenlerin ve merkez-Demokrat tabanın desteğini alan; uluslararası hukuk, diplomasi ve insan hakları vurgusunu öne çıkaran bir çizgi izlemiştir.
Trump, Evanjelik Hristiyanların, Cumhuriyetçi güvenlikçi seçmenlerin ve İsrail sağının söylemlerini benimseyen bir koalisyon inşa etmiş; İsrail’i iç siyasette partizan bir kimlik ve kültür savaşı sembolüne dönüştürmüştür.
Biden ise geleneksel pro-İsrail Demokrat kanadı muhafaza ederken, genç ve Filistin duyarlı ilerici seçmenleri de küstürmemeye çalışan hibrit bir pozisyon benimsemiştir. Bu çift yönlü baskı, söylemde insan hakları vurgusunu artırsa da pratikte ittifakın sürekliliğini önceleyen bir politikaya dönüşmüştür.
Söylem ve sembolik adımlar düzeyinde en radikal kırılma Trump döneminde yaşanmıştır. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, büyükelçiliğin taşınması ve Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğinin kabulü gibi kararlar, önceki başkanların kampanya dönemlerinde dile getirip icraata dökmediği sembolik dosyaları fiilen hayata geçirmiştir. Obama sembolik alanda daha sınırlı bir duruş sergilerken, yerleşim politikalarına yönelik eleştirileri ön plana çıkarmıştır. Biden ise savaş hukuku, sivillerin korunması ve insani girişimler üzerinde yoğunlaşan bir söylem üretmiştir.
İki ülke arasındaki güvenlik yardımı, istihbarat paylaşımı, füze savunma projeleri ve İran karşıtı bölgesel dengeleme politikası, başkanlardan bağımsız olarak devam etmiştir. Bu da ABD–İsrail ilişkilerinin yalnızca kimliksel veya dinsel açıklamalarla indirgenemeyeceğini, ilişkilerin esasen yapısal çıkarlar tarafından şekillendiğini göstermektedir. Buna karşın, liderlerin söylemleri ve iç politika hedefleri, ittifakı kamuoyu nezdinde farklı anlamlarla çerçevelendirmiştir. Obama’nın diplomatik ve çok taraflı dili; Trump’ın maksimalist, Evanjelik tabanla uyumlu Siyonist söylemi; Biden’ın insan hakları ile güvenlik arasındaki denge arayışı, ittifakın toplumsal ve siyasal algısını farklılaştırmaktadır. Bu durum, neoklasik realizmin “lider algıları ve iç siyaset filtreleri”nin önemini doğrulamaktadır.
Seçim süreçlerinde İsrail, çoğu zaman bir “sadakat testi”, bağış ve oy mobilizasyonu aracı olarak öne çıkmaktadır. Ancak göreve gelindiğinde sistemik ve kurumsal kısıtlar, başkanları benzer politikalara yönlendirmekte; farklılıklar daha çok üslup, sembolik adımlar ve belirli dosyalardaki (İran, Kudüs, Gazze) önceliklendirme düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda özellikle genç seçmenler, kampüs hareketleri, liberal Yahudi çevreler ve Müslüman/Arap kökenli Amerikalılar arasında İsrail’e koşulsuz desteğe yönelik eleştirel yaklaşım artmaktadır. Bu eğilim yakın vadede ittifakın yapısal temellerini sarsmayacak olsa da özellikle Demokrat Parti içinde daha “şartlı destek” anlayışına doğru bir dönüşümün zemininin güçlendiğini göstermektedir.
Sonuç
Obama, Trump ve Biden dönemleri birlikte ele alındığında, ABD–İsrail ilişkilerinin hem süreklilik hem de dönüşüm unsurları açıkça görülmektedir. Realist bir perspektiften bakıldığında, İsrail ABD’nin Orta Doğu’daki temel stratejik ortağı olmayı sürdürmüş; bölgesel tehdit dengesi, askerî yardımlar ve istihbarat iş birliği başkanlardan bağımsız olarak devam etmiştir. Buna karşın söylem, sembolik kararlar ve diplomatik üslup düzeyindeki farklılıklar, ittifakın kamuoyuna nasıl sunulduğunu ve iç siyasette nasıl kullanıldığını önemli ölçüde değiştirmiştir.
Obama “çok taraflı ve diplomatik”, Trump “ideolojik ve koşulsuz”, Biden ise “geleneksel ittifak + insan hakları söylemi” ekseninde hareket etmiş; bu farklılıklar zaman zaman sahada kalıcı sonuçlar doğurmuştur. Özellikle Trump dönemindeki Kudüs ve Golan kararları, sembolik olmaktan öte, yeni bölgesel normlar yaratan adımlar olmuştur. Son yıllarda ABD’de İsrail’in partizan bir meseleye dönüşmesi — Cumhuriyetçilerin güçlü desteği, Demokratların ise şartlı ve bölünmüş yaklaşımı — ittifakın geleceğinde söylemsel bir yeniden konumlanmanın yaşanabileceğine işaret etmektedir.
ABD–İsrail ilişkilerini bir araca benzetirsek; aracın motoru olan yapısal güvenlik çıkarları sabit kalmakta, ancak direksiyondaki başkan değiştiğinde aracın hızı, rotası ve yolculara verdiği mesaj değişmektedir. Obama kurallı ve temkinli sürmüş, Trump agresif biçimde gaza basmış, Biden ise aracı yolda tutmaya çalışırken iki farklı yolcu grubunu aynı anda memnun etmeye uğraşmıştır. Buna rağmen araç hiçbir dönemde yanlış gittiği yoldan çıkmamış; fakat sürücünün tarzı yolculuğun doğasını farklı biçimlerde değiştirmiştir.
Dipnotlar:
[1] Kenneth N. Waltz, Theory of International Politics (Addison-Wesley, 1979), 126–27.
[2] Stephen M. Walt, The Origins of Alliances (Cornell University Press, 1987), 22-26.
[3] Stephen M. Walt, “Alliance Formation and the Balance of World Power,” International Security 9, no. 4 (1985): 6–7, 21–24, https://doi.org/10.2307/2538540.
[4] Gideon Rose, “Neoclassical Realism and Theories of Foreign Policy,” World Politics 51, no. 1 (1998): 146–52, https://ir101.co.uk/wp-content/uploads/2018/11/Rose-Neoclassical-Realism-and-Theories-of-Foreign-Policy.pdf.
[5] Alexander Wendt, Social Theory of International Politics (Cambridge University Press, 1999), 170–73.
[6] John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt, The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy, Working Paper RWP06-011 (Harvard Kennedy School, 2006), 3–4, 11–12.
[7] Stephen M. Walt, The Origins of Alliances (Cornell University Press, 1987), 21–26, 263–80.


