Venezuela’nın derdest edilen Devlet Başkanı Nicolás Maduro, 3 Kasım 1962’de Caracas’ta sol görüşlü ve işçi sınıfına mensup bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Nicolás Maduro García, önde gelen bir sendika lideri olmasının yanı sıra Movimiento Electoral del Pueblo (MEP) içinde aktif siyasal faaliyetler yürüten bir isimdi. Roma Katolikliği geleneği içinde yetişen Maduro, ilerleyen yıllarda farklı spiritüel arayışlara da ilgi duymuş geçmişte Hintli guru Sathya Sai Baba’nın bir takipçisi olduğunu ve kendisini ziyaret ettiğini dile getirmiştir. Öte yandan Maduro, 2013 yılında verdiği bir röportajda etnik kökenini Amerika yerlileri ile Afrikalı halkların bir karışımı olarak tanımlamıştır.

Siyasete Giriş
Eğitim hayatına lise son sınıfta ara veren Nicolás Maduro, bu dönemde müziğe duyduğu ilgi doğrultusunda kısa süreliğine bir rock grubunda yer aldı. Ancak müzik tutkusuna rağmen eğitimini tamamlamak amacıyla yurt dışına çıkmayı tercih etti. Latin Amerika’da pek çok sol görüşlü ailenin çocukları için önemli bir siyasal ve ideolojik cazibe merkezi olan Küba, Maduro açısından da uygun bir alternatif olarak öne çıktı. Küba deneyiminin ardından Venezuela’ya dönen genç Maduro için bu dönüş aynı zamanda hayatın zorluklarıyla yüzleştiği yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Maişet kaygılarıyla 1980’lerin sonlarında Caracas Belediyesi’nde otobüs şoförü olarak çalışmaya başlayan Maduro, bu dönemde sendikal faaliyetler ve siyasal çevrelerle ilk temaslarını kurdu. Otobüs şoförlüğü, onun toplumsal örgütlenme ve siyasetle ilişkisinin başlangıç noktası oldu. Bugünden geriye dönüp bakıldığında genç Maduro’nun bu yıllarının ileride üstleneceği siyasal roller açısından belirleyici olduğu açıkça görülmektedir. 1990’ların değişen dünya siyaseti bağlamında Hugo Chávez’in öncülüğünde şekillenen sol muhalif hareketin sivil kanadı olan MBR-200’e katılarak siyasal kariyerine ilk adımını attı.
Maduro’nun siyasal yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biri de Küba sonrası dönemde müstakbel eşi Cilia Flores ile tanışmasıydı. Flores, 1992’deki başarısız darbe girişiminin ardından tutuklanan Hugo Chávez’in savunma ekibinde yer almıştı. Chávez’in 1998’de devlet başkanlığına seçilmesiyle birlikte hem Maduro’nun hem de Flores’in siyasi yükselişi hız kazandı. Bu süreçte Flores milletvekilliği, Meclis Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı gibi çeşitli görevler üstlenirken Maduro da yeni anayasanın hazırlanmasından sorumlu Kurucu Meclis’e seçildi. Uzun yıllar birlikte olan çift, Maduro’nun devlet başkanı olmasından kısa bir süre sonra da evlendi.
Maduro’nun siyasi hayatında 2005–2006 yılları arasında Meclis Başkanlığı görevini yürütmesi önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu görev onu daha sonraki yıllarda ülkenin en önemli birkaç siyasetçisi konumuna çıkaracaktı. 2006-2012 arasındaki Dışişleri Bakanlığı görevi, Maduro’nun üstlendiği diğer önemli görevlerden biridir. 2012 yılı ise Maduro açısından siyasi kariyerinin en üst noktalarından biri olan devlet başkanlığına atandığı yıl olacaktır. Devlet Başkanı Hugo Chávez tarafından devlet başkanı yardımcılığına atanması hem kendisi hem de Venezuela için önemli bir dönüm noktasıdır. Caracas’ta otobüs şoförlüğüyle başlayan maişet mücadelesi, onu ülkenin iki numaralı ismi konumuna taşıyan sürecin ilk aşamasını oluşturdu. Başkan Chávez’in Ekim 2012’den itibaren sağlık sorunlarının artması Maduro’yu fiili olarak daha da öne çıkaran bir döneme karşılık gelmektedir. Açıkçası bu durum haleflik sürecinin de ilk işareti olarak değerlendirilebilir. Chávez’in 5 Mart 2013’teki vefatı, Maduro’nun 3 Ocak 2026’te ABD’nin bir devletin egemenliğini hiçe sayarak bir haydut gibi kaçırılmasına kadar sürecek olan birinci adamlık sürecini de başlatmış oldu. Maduro, ilk olarak Chávez sonrası geçici devlet başkanlığını üstlendi ve ardından geçici devlet başkanlığı görevini yürüttü. 14 Nisan 2013’te yapılan genel seçimlerde % 50.6 oy oranıyla devlet başkanı seçildi. Maduro artık petrol zengini ve aynı zamanda ağır yaptırımlara maruz kalan Venezuela’nın devlet başkanı olmuştu. Yaklaşık 12 sene devam edecek olan başkanlık dönemi artık başlamış oldu.
Maduro 2018’de ikinci kez girdiği başkanlık seçimlerinde oy oranını %68’e yükselterek yeniden başkan seçildi. Fakat bu seçimleri öne çıkaran noktalardan biri muhalefetin seçimler karşısında aldığı pozisyon ve katılım oranının %46’da kalmış olmasıydı. Katılım oranı Venezuela tarihinin en düşük katılımlı seçimi olarak tarihe geçmiştir. Seçimin sancılı geçmişi beraberinde sonuçlara da yoğun itirazları doğurmuştur. Foro Penal Venezuela, Súmate, Voto Joven, Venezuela Seçim Gözlemevi ve Vatandaşların Seçim Ağı gibi çeşitli sivil toplum kuruluşları usulsüzlük iddialarını gündeme taşımıştır. Bu gelişmeler üzerine Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü, Lima Grubu, Avustralya ve ABD seçim sonuçlarını tanımadıklarını açıklamıştır. Buna karşılık Rusya, Çin, Kuzey Kore, Küba, İran, Suriye ve Türkiye ise seçim sürecini ve sonuçlarını tanıdıklarını ilan eden ülkeler arasındadır. Şurası bir gerçek ki dünyanın bilinen en büyük petrol rezervlerine sahip olan bir ülkenin seçimleri her zaman dikkat çekecektir. Geçmişte Juan Guaidó ve yakın dönemde María Corina Machado gibi sözde muhaliflerin Venezuela siyasetini özellikle ülke dışı güçlerin bir oyun alanına çevirme gayretini gözden kaçırmamak gerekir. Hele ki bu ülke ABD gibi uluslararası sistemin güçlü devletine yakın bir coğrafya da olursa ve Donald Trump gibi bir başkan söz konusuysa Venezuela’nın ve Maduro’nun başına gelenleri basit bir hadise gibi değerlendirmek gerçekçi olmaktan uzaktır.

İç Siyasi Krizlerin Küresel İzdüşümü
4 Ağustos 2018 tarihinde Nicolás Maduro, Caracas’ta düzenlenen bir anma töreninde Ulusal Muhafız birliklerine hitap ettiği sırada patlayıcı yüklü iki insansız hava aracıyla (İHA) gerçekleştirilen bir suikast girişiminin hedefi oldu. Başkanın yakınında patlatılan hava araçları Maduro’ya doğrudan zarar vermezken saldırı sonucunda yedi asker yaralandı. Bu olay, devlet başkanlarına yönelik saldırılar açısından dünya tarihinde bir ilktir. Bir devlet başkanına İHA kullanılarak gerçekleştirilen bir suikast girişimiydi. Olayın failleri beklendiği gibi kesin biçimde tespit edilemedi. Belki de bu girişimi 3 Ocak 2026 ABD operasyonuna kadar Venezuela siyasi tarihinin en sarsıcı teşebbüslerinden biri olarak değerlendirmek mümkündür.
Saldırı sonrasında kamuoyunda fazla bilinmeyen “Tişörtlü Askerlerin Ulusal Hareketi” (Movimiento Nacional Soldados de Franela) adlı bir grup sosyal medya üzerinden saldırıyı üstlenmiştir. Fakat hiç de yabancı olmadığımız bir muhalefet refleksi olarak olayın hükümet tarafından daha sert ve baskıcı güvenlik önlemlerini meşrulaştırmak amacıyla kurgulandığı iddiası hemen dolaşıma sokulmuştur. Dürüst olmak gerekirse tüm bu tartışmalar zengin doğal kaynaklar nedeniyle dış güçlerin hedefi olan, muhalefetin parçalı olduğu, devlet kurumlarının zayıf işlediği, uluslararası baskıya ve yaptırımlara maruz kalan bir ülke açısından asla tesadüf değildir.
Bu dönemde Sosyalist Enternasyonal üyesi Voluntad Popular (Halk İradesi) partisinin lideri Leopoldo López, uzun süredir Maduro’nun en güçlü rakiplerinden biri olarak öne çıkmıştı. Ancak López’in 2014 yılında ev hapsine mahkûm edilmesi ve siyaset yapmasının engellenmesi, muhalefeti yeni bir lider arayışına yöneltti. Bu süreçte Juan Guaidó’nun muhalefet lideri olarak öne çıkması özellikle ABD başta olmak üzere uluslararası aktörlerden aldığı güçlü destekle birlikte muhalefet cephesinde bir hareketlenmeye neden oldu. Guaidó’ya verilen bu uluslararası desteği yalnızca daha demokratik bir Venezuela arayışı olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Ülkenin petrol rezervlerini yeniden Batı eksenine çekme çabasının yanında bölgede artan Rusya ile Çin etkisini sınırlama çabası olarak görmek daha doğrudur.

Guaidó’nun ilk hedefi Maduro iktidarını devirmekti. Bunun için ülke genelinde bir protesto sürecini başlatmaya çabaladı. Guaidó’nun protestoculara verdiği gerekçe Maduro’nun seçiminde hukukun çiğnendiği iddiasıydı. Buna göre başkanlık seçiminin kanuni olmaması iddiası ülkede meşru bir devlet başkanı bulunmadığı iddiasına dayanıyordu. Anayasaya göre Maduro görevden el çektirilmeliydi. Venezuela iç siyasetinin gerilimleri aslında küresel siyasetin bir izdüşümü olarak görülebilir. Dış güçlerin ve özellikle ABD’nin desteklediği bir isim ülke siyasetine yön vermeye çalışıyordu. Bu duruma Maduro yönetimi sert tepki gösterdi. Guaidó ve diğer muhalifleri ‘’ABD’nin kuklası olan bir avuç genç’’ olarak nitelendirmekten geri durmadı.

Guaidó 23 Ocak 2019’da anayasadan aldığı sözde yetkiyle kendini yalnızca Ulusal Meclis Başkanı değil aynı zamanda Geçici Devlet Başkanı olduğunu ilan etti. Maduro’ya karşı muhalif partileri destekleyen ABD başta olmak üzere Birleşik Krallık, Kanada, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Arjantin, Brezilya, Ekvador, Paraguay, Peru, Guatemala ve Amerika Devletleri Örgütü Guaidó’yu resmen Venezuela lideri olarak tanıdı. Maduro ise buna karşılık kendini “Venezuela’nın tek meşru cumhurbaşkanı” olduğu ilan ederek Guaidó’nun bu eylemini ABD tarafından tasarlanmış bir darbe olarak nitelendirmiştir. Maduro, ABD ve diğer ülkelerin aksine Bolivya, Küba, Meksika, Türkiye ve Rusya gibi ülkelerden güçlü bir destek almıştır. Son dönemde María Corina Machado olayını bir kez daha düşünürsek Venezuela açısından Guaidó’nun bir ulusal muhalefet hareketinden öte dış güçlerin bir maşası olduğu rahatlıkla kabul edilebilir.

Şubat 2019 Venezuela açısından tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birinin yılıdır. Petrol fiyatlarının düşüşü ABD yaptırımlarıyla birleşince ülke ekonomisi durma noktasına geldi. Bu ekonomik açmazı fırsat bilen Guaidó Kolombiya ve Brezilya sınırı üzerinden bir insani yardım zinciri organize ederek ülke muhalefetini Maduro karşısında mobilize etmeye çalıştı. Fakat Maduro açısından bu durum kabul edilemezdi. Çünkü Guaidó ve iş birlikçileri yardım kisvesi altında bir darbe organize ediliyor olabilirdi. Sınırlar geçişe kapandı ve sonuç itibariyle özellikle Venezuela ordusunun Maduro’ya sadık kalmasıyla bu girişim başarısız oldu.
Venezuela 30 Nisan’da ise yeni bir darbe girişimiyle baş başa kaldı. Artık çıta daha da yüksekti. Guaidó’, ev hapsinden çıkan López’in eşliğinde Maduro’yu devirme operasyonunun son aşamasının başladığını bir video ile duyurmuştu. Guaidó, ülkedeki ordunun önemli bir kısmının ayaklanmaya katıldığını iddia etti. Gerçekte sadece istihbarat teşkilatının başını kendi tarafına çekebilmişti. Trump yönetiminin Maduro’nun Küba’ya kaçmaya hazırlandığı yönündeki açıklamasına rağmen gerekli toplumsal destek sağlanamadı. Kısa süre içinde Guaidó başarısız olduklarını kamuoyuna açıklamak zorunda kaldı. Öncesinde olduğu gibi ordu Maduro’ya sadakat göstermişti.

Trump-Maduro Gerilimi
Uzun süredir ABD medyasına yansıyan haberler Trump yönetiminin üst düzey yetkililerinin Nicolás Maduro’yu iktidardan uzaklaştırmaya yönelik kapsamlı bir plan üzerinde çalıştığı yönündeydi. Beyaz Saray’da yapılan toplantılarda askerî müdahale seçeneğinin de masaya yatırıldığı bildirilirken Trump’ın Venezuela’daki uyuşturucu kartellerine karşı kara harekâtı düzenlenebileceğini açıklaması iki ülke arasındaki gerilimi daha da tırmandırdı. Bu süreçte ABD ordusu, Venezuela’nın bağlantılı olduğu öne sürülen uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerine karşı sivil teknelere yönelik saldırılar düzenledi ve bölgeye yaklaşık 6.500 asker konuşlandırdı. Muhalefet kaynakları ise Maduro’nun iktidardan düşmesinin ardından yaşanacak ilk 100 saatin ayrıntılı biçimde planlandığını ileri sürdü. Bu dönem ayrıca María Corina Machado’nun Maduro yönetimine karşı hem iç hem de uluslararası kamuoyunu kışkırtmaya çalıştığı dönemle örtüşmektedir. Machado’nun uluslararası seviyede desteklendiğinin bir başka delili de Nobel Barış ödülünü almasıydı. Ödül Machoda için manalı olabilirdi ama sanki onun için bir siyasi lanete dönüştü. Machado, Donald Trump’ın Nobel’e karşı uzun süre göstermiş olduğu teveccüh karşısında ödülü reddedip “Trump almalıydı” diyebilseydi belki de 3 Ocak sonrasında Maduro sonrasına bir alternatif olabilirdi. Trump onun için sadece ‘’ülke içinde ne desteği ne de saygısı var’’ demekle yetindi. Yeni dönemde ABD’nin tercihi Başkan Yardımcısı Rodriguez’den yana oldu.

3 Ocak 2026 dünya siyaseti açısından tarihi bir olay kayıtlara geçti. Nicolás Maduro ve eşi ABD’li askerler tarafından ikametgahından derdest edilerek ABD’ye götürüldü. Son dönemde Trump yönetiminin Venezuela’yı uyuşturucu kartelleriyle ilişkilendirmesi her ne kadar görünür gerekçe olsa da dünya kamuoyu olayın Trump tarzı siyasetin bir tezahürü olması noktasında hemfikir.


