back to top
30 Nisan, 2026, Perşembe

Yeni Suriye Jeopolitiğinde Türkiye’nin Yükselişi ve İsrail’in Güvenlik Krizi

FokusYeni Suriye Jeopolitiğinde Türkiye’nin Yükselişi ve İsrail’in Güvenlik Krizi

Yeni Suriye Jeopolitiğinde Türkiye’nin Yükselişi ve İsrail’in Güvenlik Krizi

Türkiye’nin Suriye’nin farklı bölgelerinde ve bilhassa Palmira’da büyük bir askeri üs kuracağına dair haberlerin ardından, olası Türkiye-İsrail çatışması tekrar gündeme geldi. Esed rejiminin 8 Aralık 2024’te devrilmesi ve muhaliflerin olağanüstü bir zafer sonrasında Suriye’yi özgürleştirmesi İsrail tarafından panikle karşılandı. Muhaliflerin beklenmedik zaferi İsrail’i iki açıdan tehdit ediyordu. Öncelikle, İsrail azınlık yönetimine dayalı güçsüz ve “başarısız devlet” statüsünde sayılabilecek Baas rejimi ile kendi lehine kurulmuş statükodan mahrum oldu. Geniş halk kitlelerine dayanan, sınırları içerisinde tam bağımsız, egemen ve üniter yapıya kavuşmuş bir Suriye, İsrail’in en kötü kabuslarından bir tanesini teşkil ediyordu. İkincisi ve İsrail için belki de birincisinden daha da büyük bir tehdit, Türkiye’nin Suriye sahasında etkisinin genişlemesi ve yeni Suriye yönetiminin ekonomik, askeri ve siyasi olarak en büyük destekçisi olarak belirmesiydi. Böylesi bir denklemde sınırları ötesinde zayıf ve içeride birbirine düşmüş devletleri görmeye alışkın İsrail, bir anda orta vadede iki güçlü devleti sınırının hemen yanı başında bulma tehlikesiyle baş başa kaldı. Gazze’de gerçekleştirdiği katliam ve soykırımın farkında olan İsrail, adeta bir suçluluk psikolojisi eşliğinde gerçekleştirdiği her katliam ile kendisini daha fazla tedirgin ve güvensiz hissetmeye başladı. Artan güvensizlik hissiyatı ile daha da saldırganlaşan İsrail, saldırganlaştıkça güvensizlik hissini artırarak kendisini fasit bir dairenin içerisine soktu. Bu yazıda, neredeyse tüm kontrolünü kaybeden ve panikle gittikçe daha da saldırganlaşan İsrail ile yeni Suriye denkleminde “jeopolitik komşu” hâline gelmek üzere olan Türkiye’nin önündeki meydan okumaları ve olası çözümleri işleyeceğim.

Saldırganlığın Bedeli: Güvensizlik

Türkiye-İsrail ilişkilerini güncel perspektiften değerlendirmek istediğimizde masanın üstündeki en büyük mesele kuşkusuz Gazze. İsrail’in Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri ile ilişkilerini zehirleyen ve kendisini güvensizlik ikilemi içerisine sürükleyen temel unsur, Filistinlilere yönelik giriştiği tarihsel soykırım. İsrail’in bu fasit daireden çıkabilmesinin tek koşulu, Filistinlilere uyguladığı sistematik zulümden vazgeçmesi ve eşit şartlar altında iki devletli çözüme yanaşması. Apartheid rejimini andıran bir zihniyetle, ırksal üstünlüğe dayalı bir girişimle Filistinlileri baskılamaya ve büyük oranda yok etmeye çalışan İsrail, 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşen “Aksa Tufanı Operasyonu” ile büyük bir şok yaşadı. Yaşadığı şokun birinci sebebi, tüm teknolojik üstünlüğüne rağmen tarihinin en büyük güvenlik açığını vermiş olmasıydı. İkinci büyük şok ise Filistinlileri kolay bir şekilde yok edemeyeceği gerçeğinin en ağır şekilde yüzüne çarpmasıydı.

İsrail 7 Ekim’in meydana getirdiği şok ve panik içerisinde tüm dünyanın gözleri önünde modern tarihin en ağır soykırımlarından birisine girişti. Aylar süren çabalar, ABD başta olmak üzere Batılı devletlerin ekseriyetinin tam desteğini arkasına almasına rağmen Gazze’de Hamas’ı yok edemeyen, rehinelerini kurtaramayan İsrail, sonuç olarak binlerce masum Filistinli sivili öldürmenin ve kendisini dünya çapında izole etmenin dışında somut herhangi bir şey elde edemedi.

Gazze şeridine sıkışan İsrail saldırganlığını İran, Suriye ve Lübnan’a taşıyarak bölgeselleştirdi. Suçluluk psikolojisi eşliğinde artan korkusu ve güvensizliği İsrail’i “düşmanlarla çevrili ufak bir toprak parçasına sıkışmışlık” hissiyatına sürükledi. Çevresinde yaşanan tüm gelişmeleri olağanın üstünde kendisine karşı atılmış bir adım olarak değerlendirmeye başladı. Fâsit bir dairenin içerisinde köşeye sıkışan ve güvensiz hissettikçe daha çok saldıran, daha çok saldırdıkça kendisini daha fazla güvensiz hisseden İsrail, 8 Aralık 2024’te yeni bir şokla karşılaştı: Baas rejimi düştü.

İsrail’in Yeni Kâbusu: Türkiye

Suriye’de Baas rejiminin düşmesi ile oluşan yeni denklemi İsrail’in perspektifinden değerlendirdiğimizde, mevcut saldırganlığı ve soykırım politikaları devam eden İsrail açısından büyük bir kriz olarak okunabilir. Yeni Suriye devleti geçiş sürecini başarıyla atlatır, sınırları içerisinde tam bağımsız ve egemen hâle gelir ve üstüne Türkiye ile dost ve müttefik ilişkileri içerisinde yeni bir bölgesel ittifakın tohumlarını atarsa, İsrail’in kendisini güvensiz hissetmesi gayet doğal bir sonuç olur. Türkiye ve Suriye’nin merkezinde olduğu yeni denklem orta ve uzun vadede, katliam politikalarını sürdürmeye niyetli, agresif bir biçimde tüm bölgeyi ateşe atma arzusunda olan İsrail’i durdurma potansiyeli taşıyor. Bunun farkında olan İsrail, uzun yıllar sonra sınırlarının hemen yeni başında “gerçek bir güçle” karşılaşmanın rahatsızlığını hissediyor.

Son bir buçuk yıldır büyük ölçüde yıpranmış, dünya genelinde ciddi bir tecrit altında olan ve Suriye’de yeni bir cephe açmak için askeri kapasitesinin yetersiz olduğu İsrail için kuşkusuz en makul hamle, Suriye ve Türkiye ile ilişkileri geliştirerek ortak noktaları genişletmek olacaktır. Fakat İsrail’in bunu başarabilmesi Gazze’de katliamlarını durdurmasına ve Filistinlilere uyguladığı zulmü sonlandırmasına bağlı. Apartheid zihniyetinin inşa ettiği ırksal üstünlük algısı, Netanyahu başta olmak üzere aşırılığa meyilli siyasetçilerin Gazze meselesini iç politikaya ve kendi iktidarlarına endekslemeleri ve zayıf uluslararası baskılar, İsrail’in irrasyonel biçimde çatışma yanlısı politikalarının devam etmesine sebebiyet veriyor. Kendisini dizginleyemeyen ve hatalarından ders çıkartamayan İsrail, çareyi kendisine tehdit olarak addettiği unsurlara daha fazla saldırmakta bulmuş durumda. Golan Tepeleri’ndeki işgalini genişletmesiyle, Suriye’de farklı bölgelere gerçekleştirdiği hava saldırıları ve PKK/PYD’ye artık neredeyse gizlemeden verdiği destek ile İsrail bölgeyi zehirlemeye devam edeceğini göstermiş oldu. Fakat İsrail bu şekilde elini yükselttikçe kendisini daha da güvensizleştirmeye devam ediyor. Suriye ve Türkiye’ye karşı yürüttüğü hamlelerle karşıdan da bir tepki geleceğinin farkında.

İsrail’in nasıl bir çıkmaz sokakta olduğu ve debelendiği, kısır döngüye gün geçtikçe daha da battığı düşünüldüğünde Türkiye’nin İsrail meselesine büyük bir ihtiyatla yaklaşması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Türkiye hem PKK/PYD meselesi hem de Suriye’de ve bilhassa Palmira gibi İsrail’e yakın bölgelerde askeri üs açma hususunda tedbirli davranmalıdır. İsrail yeni Suriye yönetimi güçlenmeden, devlet tam manasıyla kurulmadan, Esed rejimi kalıntıları, İran yanlısı kuklalar ve PKK/PYD tehdidi ortadan nihai olarak kaldırılmadan ve Türkiye Suriye’nin davetiyle kuracağı askeri üsleri faaliyete geçirmeden erken bir saldırıyla Suriye ve Türkiye’yi çatışmaya çekmeye tevessül edebilir.

Yukarıda bahsedilen meseleler Suriye ve Türkiye lehine çözüme ulaşana kadar İsrail’in saldırganlıkları ve provokasyonları savuşturulmalı ve doğrudan bir çatışmadan kaçınılmalıdır. İsrail mevcut durumda Türkiye ile doğrudan bir çatışmayı göze alabilecek kapasitede olmasa da yeni Suriye yönetimine büyük zararlar verebilir. Suriye’nin zayıflaması ve kaybetmesi de çatışma ve krizlerin tekrar Türkiye sınırlarına yaklaşmasına ve Türkiye’nin bölgesel nüfuzunun zayıflamasına yol açacaktır. İsrail’in hâlâ büyük oranda ABD’nin ve kısmen de Avrupalı devletlerin desteğine sahip olduğu düşünüldüğünde, mevcut şartlarda İsrail tehdidinin hafife alınmaması ve görece pasif bir politika izlenmesi daha makul görünmektedir. Fakat buradaki pasif ve İsrail’in saldırganlığını savuşturmaya yönelik stratejiyi tam anlamıyla eylemsizlik olarak algılamamak gerekir. Türkiye’nin Suriye’de atacağı adımların, İsrail’i “eyleme geçmeli miyiz, geçmemeli miyiz” ikilemine sürükleyecek ve risk almanın maliyetini artırarak eylemsizliği daha cazip hâle getirecek şekilde tasarlanması; bu sayede Türkiye’nin sahada yavaş fakat istikrarlı bir şekilde zemin kazanması ve etki alanını genişletmesi gerekmektedir. İsrail meselesinin uzun soluklu ve çetin bir mücadele olacağı gerçeğini bu süreçte akıllardan çıkarmamak icap eder. Men sabera zafera.

Dr. Ayhan Sarı, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.
Ayhan Sarı
Ayhan Sarı
Dr. Ayhan Sarı, Türk-Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Lisans eğitimini 2015’te Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisans derecesini Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden 2017’de aldı. Sarı, doktora derecesini Freie Üniversitesi Berlin Siyaset Bilimi Bölümü’nde “How Ethnic Conflict Changes Ethnic Identity: The Case of Syrian Civil War’’ başlıklı tez çalışmasıyla 2022’de almaya hak kazandı. Çalışma alanları arasında çatışma çözümleri, konstrüktivizm, etnik savaşlar, Suriye ve nitel araştırma yöntemleri bulunmaktadır. Türkiye Araştırmaları Vakfı’nda araştırmacı olarak çalışmaktadır.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img