back to top
9 Mayıs, 2026, Cumartesi

Bosna-Hersek’te Yükselen Gerilim

YayınlarAnalizBosna-Hersek’te Yükselen Gerilim

Bosna-Hersek’te Yükselen Gerilim

1995 yılında imzalanan Dayton Anlaşması ile sona erdirilen Bosna Savaşı, beraberinde oldukça karmaşık ve kırılgan bir siyasi yapıyı da getirmiştir. Bu anlaşma, ülkeyi iki özerk entiteye –Boşnak-Hırvat Federasyonu ve Sırp çoğunluklu Republika Srpska – ayırmış, merkezi hükümetin yetkilerini büyük ölçüde sınırlandırmıştır. Bu yapı, kısa vadede çatışmayı sonlandırmış olsa da uzun vadede devletin işleyemez hâle gelmesine ve etnik kutuplaşmanın derinleşmesine neden olmuştur.

Son dönemde ise Republika Srpska’nın lideri Milorad Dodik’in bağımsızlık çağrıları, Bosna-Hersek’in bütünlüğünü tehdit eden en ciddi gelişmelerden biri olarak öne çıkmaktadır. Dodik, Mart 2025’te Republika Srpska parlamentosu önünde yaptığı konuşmada yeni bir anayasa ilan ederek “Republika Srpska’nın geleceği için savaş” başlattığını duyurmuştur. Yeni anayasayla, daha önce yüksek temsilciler tarafından yapılan anayasal düzenlemelerin tanınmayacağı ve dış meşruiyete ihtiyaç duyulmadan yürürlüğe konacağı belirtilmiştir. Dodik ayrıca, uluslararası toplumun temsilcisi olan mevcut Yüksek Temsilci Christian Schmidt’i “gayrimeşru” ilan etmiş ve onun ofisini “şer kurumu” olarak nitelemiştir.

Tansiyonun bu denli yükselmesinde, Bosna-Hersek Başsavcılığı tarafından Dodik hakkında çıkarılan tutuklama emri de etkili olmuştur. Dodik, Schmidt’in kararlarına uymadığı gerekçesiyle bir yıl hapis cezasına çarptırılmış ve altı yıl kamu görevinden men edilmiştir. Ancak Dodik ve destekçileri bu süreci siyasi bir “cadı avı” olarak nitelendirmiştir. Tüm bu gelişmelerin ardından Dodik, Bosna-Hersek’in anayasal düzenini ihlal ettiği gerekçesiyle federal makamlar tarafından hedef alınmış ve açıkça meydan okumuştur: “Bizi nasıl tutuklayacaklarını görelim.” diyerek hukuki sürece karşı direniş mesajı vermiştir.

Bu gelişmelerin uluslararası yansımaları da olmuştur. Özellikle Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Dodik’e açık destek vererek bu süreçte Batı ile Bosna arasında diplomatik bir krize neden olmuştur. AB barış gücü EUFOR’un Bosna’daki varlığı artırılırken Bosnalı yetkililer Macar askerlerinin misyon dışı bırakılmasını talep etmiştir. Böylece iç siyasi kriz, hızla bölgesel ve küresel bir güvenlik krizine evrilmiştir.

Son olarak Milorad Dodik’in bu hafta Moskova’ya giderek Vladimir Putin ile 26. kez görüşmesi, kriz boyutunun küresel ölçekteki derinliğini göstermiştir. Dodik, bu görüşmede Rusya’nın “Dayton Barış Anlaşması’nın garantörü” olduğunu vurgulamış; Putin ise Republika Srpska’ya olan desteğini yinelemiştir​. Dodik’in hakkında Bosna-Hersek Mahkemesi tarafından çıkarılan yakalama emrine rağmen sınır dışına çıkması ve Moskova’ya özgürce seyahat etmesi, hem ülke içi otorite boşluğunu hem de uluslararası hukuk mekanizmalarının yetersizliğini gözler önüne sermiştir. 9 Mayıs’ta Zafer Günü vesilesiyle yeniden Moskova’ya gideceğini duyuran Dodik, bu tür ziyaretlerle sadece Bosna-Hersek’in anayasal düzenine değil, aynı zamanda Batı’nın bölgedeki etkisine de meydan okumaktadır.

Türkiye, ilk tepkisini diplomatik düzeyde net ve dengeli bir mesajla vermiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Üyesi Denis Bećirović ile yaptığı görüşmede, ülkenin birliği ve toprak bütünlüğünün Türkiye için “temel önemde” olduğunu vurgulamış ve ayrılıkçı yaklaşımların kabul edilemez olduğunu açıkça ifade etmiştir. Erdoğan, Milorad Dodik hakkında verilen mahkeme kararını ve ardından Republika Srpska yönetiminin Bosna-Hersek devlet kurumlarını tanımama yönündeki kararlarını yakından takip ettiğini belirterek, gerilimin anayasal çerçevede ve hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda azaltılması çağrısında bulunmuştur. Türkiye’nin bu açıklaması, yalnızca Boşnaklarla tarihsel ve kültürel bağlarını koruma iradesini değil, aynı zamanda bölgesel istikrarsızlığın önlenmesine yönelik çok taraflı ve sorumlu bir dış politika anlayışını da yansıtmaktadır. Erdoğan’ın hem bölgesel liderlerle temas hâlinde olduğunu belirtmesi hem de geniş toplumsal mutabakat vurgusu yapması, Türkiye’nin bu süreçte olası bir arabulucu ya da güvenilir aktör rolünü üstlenmeye hazır olduğunun işareti olarak okunabilir.

Bu süreçte Türkiye’nin bölgedeki etkinliği, Avrupa Birliği’nin (AB) etkisizliği ve Rusya’nın stratejik hamleleri, Bosna-Hersek özelinden çıkıp tüm Batı Balkanlar’ı ilgilendiren bir güvenlik denklemine dönüşmüştür. Bosna’daki statükonun korunması artık sadece iç uzlaşmaya değil, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güçlerin stratejik rekabetine de bağlıdır.

Republika Srpska’nın Olası Bağımsızlığı: Dayton’un Sonu mu, Yeni Bir Krizin Başlangıcı mı?

Republika Srpska’nın bağımsızlık ilanı, yalnızca Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğünü değil, aynı zamanda Dayton Anlaşması’nın tüm yapısal temelini fiilen ortadan kaldıracak bir adımdır. Bosnalı Sırplar her ne kadar anayasal olarak Bosna-Hersek’in kurucu halklarından biri olarak tanınmış olsalar da birçok Sırp siyasetçi ve seçmen kendilerini hiçbir zaman “Bosna-Hersek vatandaşı” olarak değil, yalnızca Sırp entitesinin mensubu olarak görmektedir. Milorad Dodik’in yıllardır dile getirdiği referandum söylemi ve AB ile ABD’ye karşı yürüttüğü söylem savaşı, bu ayrışmanın siyasi zeminini güçlendirmiştir. Dahası, Republika Srpska’nın 2006 yılında kurulan ortak silahlı kuvvetlere mali destek vermeyi kesmesi gibi adımlar, federasyondan fiili kopuşun ön işaretleri olarak yorumlanmaktadır.

Ancak olası bir bağımsızlık ilanı, yalnızca Bosnalı Sırpları değil, ülkedeki Hırvat topluluğu ve siyasi elitlerini de harekete geçirme potansiyeline sahiptir. Zira Bosnalı Hırvatlar, özellikle son yıllarda giderek artan bir şekilde “üçüncü entite” kurulması yönündeki taleplerini dile getirmekte ve bu yolla siyasal temsilde Boşnaklarla olan ortaklıklarını zayıflatmayı, hatta kendilerini ayrı bir siyasi yapı içinde yeniden tanımlamayı amaçlamaktadırlar. Bu nedenle Republika Srpska’nın ayrılması durumunda, Hırvatların da Zagreb’e yakınlaşarak Bosna-Hersek’ten ayrılmak istemesi muhtemeldir. Bu süreç, geriye yalnızca Boşnakların hâkim olduğu dar bir “Bosna Cumhuriyeti” bırakabilir. Dahası, Sırp tarafının askeri kapasitesinin sınırlı olması, bu ayrılma sürecinin barışçıl mı yoksa çatışmalı mı gerçekleşeceğini belirsiz kılmaktadır. Sonuç olarak, Republika Srpska’nın bağımsızlığı yalnızca yeni bir devlet doğurmakla kalmayacak, aynı zamanda Batı Balkanlar’da istikrarsızlık riskini ciddi biçimde artıracaktır.

Milorad Dodik’in Ayrılıkçı Gündemi: Büyük Sırbistan Rüyası ve Moskova-Belgrad-Macaristan Üçgeni

Milorad Dodik, Republika Srpska’nın başbakanı olarak yıllardır Bosna-Hersek’in federal yapısına karşı sert bir muhalefet yürütmektedir. Özellikle 2021 yılından itibaren Bosna-Hersek’ten ayrılma yönündeki açıklamaları, yasama ve yargı alanlarında ayrı kurumlar kurma girişimleri ile birleşmiş, bu adımlar uluslararası toplum tarafından Dayton Anlaşması’nın açık ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Dodik’in bu cesur adımları atabilmesinin arkasında, üç ülkenin desteği kritik rol oynamaktadır: Rusya, Sırbistan ve Macaristan.

Rusya, Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğüne karşıt bir pozisyon alarak Republika Srpska’ya doğrudan siyasi ve ekonomik destek vermektedir. Kremlin yönetimi, özellikle enerji alanındaki yatırımlarla bu bölgeyi kendisine daha da bağımlı hâle getirmiştir. Cumhurbaşkanı Vladimir Putin, Slav ve Ortodoks kimliğini dış politika aracı olarak kullanarak bölgedeki etnik ve dini yakınlığı ideolojik bir bağa dönüştürmekte, bu temelde bir etki alanı oluşturmaktadır.

Nisan 2022’de, Bosna-Hersek Bakanlar Konseyi’ndeki Sırp bakanlar, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) fonlarına Rusya ve Belarus’un erişimini engelleyecek yaptırım kararlarını bloke etmiştir. Aynı süreçte Dodik, Moskova ile enerji alanındaki iş birliğini artıracaklarını açıklamıştır. Bu yakınlaşmanın sembolik bir göstergesi olarak 13 Ocak 2023’te Dodik, Vladimir Putin’e Republika Srpska’nın en yüksek nişanı olan “Republika Srpska Nişanı”nı takdim etmiş, bunu da Putin’in Dayton Anlaşması’na verdiği “destekle” gerekçelendirmiştir.

Sırbistan, her ne kadar resmi olarak Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğünü tanıdığını belirtse de fiili olarak Republika Srpska ile derin işbirlikleri yürütmektedir. Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, hem iç kamuoyuna hem de diaspora seçmenine yönelik politikalarında Dodik’e alan açmakta, zaman zaman “Sırp dünyası” söylemleriyle bu ayrılıkçı gündemi meşrulaştırmaktadır.

Macaristan, Viktor Orbán liderliğinde, Avrupa Birliği içerisinde Rusya yanlısı çizgisiyle öne çıkan ve Milorad Dodik’e en açık siyasi desteği veren ülkelerden biri hâline gelmiştir. Orbán, Dodik’e yalnızca siyasi destek vermekle kalmamış, aynı zamanda ona fiili koruma sağlamış ve Bosna-Hersek’in egemenliğini ihlal eden adımlar atmıştır. 2024’te Bosna-Hersek makamlarınca hakkında tutuklama kararı çıkarılan Dodik’in güvenliği için, Macaristan 78 kişilik özel polis birliğini zırhlı araçlarla Republika Srpska’ya göndermiştir. Orbán’ın bu tür adımları, Batı’dan uzaklaşan dış politikasının ve Batı Balkanlar’daki popülist liderlerle kurduğu dayanışmanın bir yansımasıdır. Dahası, Orbán 2021 ve 2022 yıllarında Dodik hükümetine toplamda 210 milyon euroyu aşan doğrudan mali destek sağlamış, bu desteği 2024’te bizzat katıldığı törende “Republika Srpska’nın kalkınması için” savunmuştur. Bu yakın ilişkiler çerçevesinde Orbán, 2024’te Dodik’ten “Republika Srpska Nişanı” almış, 2025’te ise Aleksandar Vučić’e Macaristan’ın en yüksek devlet nişanını takdim etmiş ve törene Dodik’i de davet etmiştir​.

Dodik’in amacı, Republika Srpska’yı bağımsızlaştırarak ardından Sırbistan ile birleşmesini sağlamak, yani “Büyük Sırbistan” projesini gerçekleştirmektir. Bu hedef ise sadece Bosna-Hersek’in değil, tüm bölgenin istikrarını tehdit etmektedir.

Türkiye’nin Bölgesel Gücü ve Tarihsel Hafızası

Türkiye, Batı Balkanlar’da yalnızca güncel dış politika araçlarıyla değil, aynı zamanda tarihsel, dini ve kültürel miras üzerinden şekillenen “yumuşak güç” stratejisiyle de etkin bir aktördür. Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan izler, özellikle Bosna-Hersek, Kosova ve Kuzey Makedonya gibi Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Türkiye’ye yönelik duygusal ve sembolik bir yakınlık yaratmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, kendisini bu coğrafyada bir “hamî devlet” olarak konumlandırmakta ve Boşnaklar, Arnavutlar ve Kosovalılar nezdinde güçlü bir siyasi aktör imajı inşa etmektedir.

Türkiye, bu tarihsel temeli diplomatik girişimlerle pekiştirmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül 2022’de Bosna-Hersek, Sırbistan ve Hırvatistan’a yaptığı ziyaret ve öncesinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun arabuluculuk çabaları, Türkiye’nin bölgesel krizlerde tarafsız bir uzlaştırıcı aktör olarak görünme çabasını göstermektedir. Erdoğan’ın Boşnak lider Bakir Izetbegović ile kurduğu kişisel ilişki ve seçim desteği, Türkiye’nin Bosna-Hersek iç siyasetinde taraf olduğunu da ortaya koymaktadır. Türkiye aynı zamanda Kosova ile yakın ilişkilerini sürdürürken Belgrad ile ekonomik iş birliğini artırmakta, böylece her iki taraf arasında arabulucu olma iddiasını korumaktadır. Türkiye’nin Batı destekli Yüksek Temsilci Christian Schmidt’in yetkilerini eleştirmesi ve Boşnakların çıkarlarını savunduğunu açıkça belirtmesi, onu bölgede açık bir siyasi aktör hâline getirmiştir.

Bu politik etkileşimin arkasında ekonomik yatırımlar ve kurumsal iş birlikleri de yer almaktadır. Türkiye, BiH ile 2003’te imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması ile ticaret hacmini son yıllarda yaklaşık 832 milyon avroya çıkarmıştır. 2021’de yalnızca Sırbistan ile ticaret hacmi 1.7 milyar avroya ulaşırken Kosova ve Arnavutluk’ta Türkiye AB’den sonra ikinci büyük ticaret ortağı konumundadır. TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve Diyanet gibi kurumlar; eğitim, kültür ve din alanındaki faaliyetlerle sahada görünürlük sağlamakta; cami inşaatlarından okul projelerine kadar birçok alanda yerel halkla doğrudan ilişki kurmaktadır. Türkiye ayrıca COVID-19 salgını sırasında bölgeye aşı, tıbbi yardım ve sağlık altyapısı desteği sunarak imajını daha da pekiştirmiştir.

Türkiye’nin aynı anda hem Rusya hem de NATO ülkeleriyle dengeli ilişkiler yürütmesi, onu potansiyel bir arabulucu aktör konumuna taşımaktadır. Bu da Batı Balkanlar’da krizleri çözebilecek nadir diplomatik kapasiteye sahip ülkelerden biri olduğunu göstermektedir.

Avrupa Birliği’nin Sessizliği: Kaybedilen Etki ve Artan Güvensizlik

Avrupa Birliği, Batı Balkanlar’ı uzun süredir üyelik perspektifiyle oyalamakta; ancak genişleme süreci somut ve güvenilir bir takvim sunmaktan uzaktır. Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk gibi ülkeler yıllardır müzakere sürecinin tamamlanmasını beklemekte, ancak Fransa gibi kurucu üyelerin vetoları ve kurumsal reform talepleri süreci defalarca geciktirmektedir.

Bu durum, AB’ye olan güveni zedelemiş ve bölgede Türkiye, Rusya ve Çin gibi aktörlerin etkinliğini artırmalarına zemin hazırlamıştır. Alternatif dış güçlerin bölgede nüfuz alanı kazanması, doğrudan AB’nin bıraktığı boşlukla ilişkilendirilmektedir. 2024 Ekim ayında gerçekleşen Batı Balkan Zirvesi’nde üyelik sürecine dair yeni vaatlerde bulunulmuş; ancak bu vaatlerin arkasında güçlü bir siyasi irade bulunmadığına dair görüş yaygındır.

Buna ek olarak, Brexit sonrası AB’nin kendi iç krizlerine odaklanması, Ukrayna Savaşı’nın güvenlik önceliklerini değiştirmesi ve ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesi gibi gelişmeler, AB’nin Batı Balkanlar’daki jeopolitik etkisini zayıflatan faktörler arasında yer almaktadır.

Türkiye İçin Fırsatlar ve Stratejik Açılımlar

Türkiye açısından Bosna-Hersek’teki güncel gelişmeler yalnızca bir güvenlik riski değil, aynı zamanda diplomatik bir fırsat sunmaktadır. Türkiye, bölgedeki güç boşluğunu değerlendiren aktörlerden biri olarak arabuluculuk ve kriz yönetimi kapasitesini artırmış; özellikle Sırbistan ve Bosna-Hersek arasında 2010’dan itibaren başlattığı üçlü zirve süreciyle yapıcı bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Davutoğlu sonrası dönemde daha pragmatik bir çizgiye yönelmesiyle birlikte, Türkiye Müslüman toplulukların ötesine geçerek tüm bölgeyle dengeli ilişkiler kurmayı hedeflemiştir.

Batı’nın etkisinin azaldığı bu dönemde Türkiye, barış sürecine katkı sunarak hem bölgesel liderlik iddiasını güçlendirmekte hem de AB’nin bıraktığı boşluğu doldurarak jeopolitik etkinliğini artırmaktadır. Türkiye, NATO üyesi kimliğiyle hem KFOR’a (Kosovo Force) asker katkısı sunmakta hem de EUFOR (European Union Force) ve EULEX (Kosova’daki Avrupa Birliği Hukukun Üstünlüğü Misyonu) gibi AB misyonlarında yer almaktadır. Bu çerçevede Türkiye, Batı ile çatışmadan, Batı Balkanlar’daki etkisini artıran çok yönlü bir dış politika izlemektedir.

Sonuç: Yeni Bir Kırılma Noktası mı?

Bosna-Hersek merkezli kriz, yalnızca bu çok-etnili federasyonun istikrarını değil, aynı zamanda Batı Balkanlar’daki güç dengelerini de yeniden şekillendirmektedir. Milorad Dodik’in ayrılıkçı siyaseti, Rusya’nın stratejik hamleleri, Macaristan’ın açık desteği ve Avrupa Birliği’nin pasifliği, bölgeyi yeniden kırılgan bir jeopolitik alana dönüştürmüştür. Bu ortamda Türkiye, tarihsel bağları, kültürel etkisi ve kurumsal varlığı sayesinde öne çıkan bölgesel bir aktör konumundadır.

Türkiye’nin izlediği çok yönlü dış politika, onu hem Batı ile iş birliği içinde hareket eden hem de Rusya ve bölgesel aktörlerle diyalog kurabilen dengeleyici bir güç olarak öne çıkarmaktadır. Özellikle Boşnak toplumu nezdindeki güçlü meşruiyeti, arabuluculuk kapasitesini artırmakta; aynı zamanda AB’nin etkisizliğini telafi eden alternatif bir güç profili çizmektedir. Ancak bu etkinlik, yalnızca sembolik hamlelerle sürdürülemez. Türkiye’nin diplomatik dilini tarafsızlık temelinde kurması, bölgedeki tüm aktörlerle yapıcı ilişkiler geliştirmesi ve iç politik hesaplardan arınmış, uzun vadeli bir vizyon ortaya koyması gerekmektedir.

Geldiğimiz noktada Türkiye için Batı Balkanlar yalnızca tarihî bir sorumluluk alanı değil, aynı zamanda çok kutuplu küresel düzende dış politika kapasitesinin sınandığı stratejik bir sahadır. Türkiye, son yıllarda hem bölgesel hem de küresel krizlerde etkin arabuluculuk rolü üstlenmiş; 2022’de Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler ile birlikte yürüttüğü Tahıl Koridoru Anlaşması ile Karadeniz üzerinden dünya gıda güvenliğine doğrudan katkı sağlamıştır. Benzer şekilde, Karabağ Savaşı sonrasında Azerbaycan ile Ermenistan arasında imzalanan ateşkes sürecinde de sahadaki varlığı ve diplomatik girişimleriyle belirleyici bir aktör olarak öne çıkmıştır. Bu örnekler, Türkiye’nin yalnızca söylem düzeyinde değil, fiilî olarak da kriz yönetiminde etkili bir ülke olduğunu göstermektedir.

Bu bağlamda Ankara, Bosna-Hersek’teki gerginliği yatıştırmada ve taraflar arası diyaloğu yeniden tesis etmede benzer bir yapıcı rol üstlenebilirse yalnızca bu ülkede değil, tüm Batı Balkanlar’da barış ve istikrarın inşasında kilit bir aktör olarak konumunu pekiştirebilir. Böylece Türkiye, hem Müslüman kamuoyu nezdinde güven tazeler hem de küresel diplomaside çok yönlü bir güç olarak itibarını artırır.

Yunus Mazı, Jean Monnet Bursu kapsamında Krems Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

 

Yunus Mazı
Yunus Mazı
Yunus Mazı, lisans eğitimini Bielefeld Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Felsefe alanlarında tamamladı. Bu süreçte Erasmus+ Programı kapsamında bir yılını Yıldız Teknik Üniversitesi’nde geçirdi. Ardından, Türk-Alman Üniversitesi’nde Avrupa ve Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yaptı. Şu anda Chemnitz Teknik Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Kasım 2022’den bu yana TRT Deutsch’ta çalışmaktadır. Ayrıca, Jean Monnet Bursu kapsamında Krems Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img