back to top
6 Mayıs, 2026, Çarşamba

Yeşil Dönüşüm, Göçü Derinleştirir mi?

YayınlarEkoloji PolitikYeşil Dönüşüm, Göçü Derinleştirir mi?

Yeşil Dönüşüm, Göçü Derinleştirir mi?

Küresel iklim krizi yalnızca ekolojik dengeleri değil, toplumsal yapıların bütününü derinden sarsmaktadır. Emek piyasaları yeniden biçimlenmekte, kentsel mekân baştan düzenlenirken, uluslararası hareketlilik dinamikleri de köklü bir dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşümün tam kalbinde ise yeşil politikalar ve göç dinamikleri arasında karmaşık, çoğu kez çelişkili ilişki yatmaktadır. Söz konusu ilişkiyi kavramak için yalnızca çevresel süreçlere değil, bu süreçlerin ürettiği yeni eşitsizlik biçimlerine, mekânsal dışlanma biçimleri ve küresel emek hiyerarşilerinin yeniden yapılanma dinamiklerine odaklanmak gerekir. Sıfır Karbon Ekonomisine geçiş, bir yanda iklim değişikliğinin tetiklediği zorunlu hareketliliği hızlandırırken öte yanda bu hareketliliği düzenleyecek ya da engelleyecek yeni siyasal ve ekonomik güç yapıları inşa etmektedir. Dolayısıyla yeşil dönüşüm, toplumsal bedellerin kimin sırtına yükleneceği sorusunu kaçınılmaz biçimde gündeme taşımaktadır. Bu analiz, söz konusu soruyu birbirine eklemlenen beş eksen üzerinden yanıtlamaya çalışmakta; her ekseni bağımsız bir mesele olarak değil, aynı yapısal eşitsizliğin farklı tezahürleri olarak ele almaktadır.

Ekolojik İtilme ve Göç Rotalarının Dönüşümü

Yeşil dönüşümün göç üzerindeki etkisini kavrayabilmek için öncelikle göç olgusunun kendisinin nasıl dönüştüğünü anlamak gerekir. Ravenstein’ın Göç Yasaları hareketliliği mesafe ve ekonomik cazibe merkezleri ekseninde ele alırken, Lee’nin itme-çekme modeli bireylerin kalkış ve varış noktalarındaki olumlu ve olumsuz faktörleri rasyonel biçimde değerlendirdiğini varsaymıştır. Wallerstein’ın dünya-sistemleri kuramı ise göçü merkez-çevre ilişkilerindeki yapısal eşitsizliğin bir ürünü olarak konumlandırmıştır. Bu kuramların ortak noktası, çevresel faktörleri bağımsız bir değişken olarak ele almak yerine ekonomik veya siyasi süreçlerin dolaylı bir uzantısı olarak değerlendirmeleridir. Ancak Antroposen Çağı sosyolojisi bu çerçeveyi kökten zorlamaktadır: Doğa artık göçün pasif bir fon sahnesi değil, bizzat belirleyici bir öznesidir. Otuz yıl önce ekonomik göçmen olarak tanımlanan pek çok kişinin aslında gizli iklim göçmeni olduğu artık daha açık biçimde görülmektedir. İklim krizine bağlı olarak tarımsal verimliliğin düşmesi ve su stresinin artması, kırsal nüfusu bir hayatta kalma stratejisi olarak göçe zorlamakta; bu göç geçici mevsimlik hareketlilikten kalıcı bir yerinden edilmeye evrilmektedir. Dünya Bankası ve Uluslararası Göç Örgütü’nün ortak projeksiyonlarına göre 2050 yılına kadar yalnızca altı coğrafi bölgede muhtemelen 216 milyon insan, kendi ülkeleri sınırları içinde kalıcı olarak yerinden edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Acil iklim eylem planlarının hayata geçirilmesi halinde bu rakamın yüzde seksen oranında, yani 44 milyona kadar gerileyebileceği öngörülmektedir. Bu veri, iklim göçünü kaçınılmaz bir kader olarak değil, politika tercihleriyle şekillendirilebilir bir süreç olarak konumlandırmaktadır. İç Göç İzleme Merkezi’nin (IDMC) 2024 verilerine göre dünya genelinde halihazırda 83,4 milyon insan yerinden edilmiş durumdadır ve bu tablonun yaklaşık 10 milyonu doğal afetzedelerdir.

Bu çerçevede sosyolojik açıdan asıl dikkat çeken husus, yer kürenin güneyindeki ekolojik bozulmanın kuzeyin yeşil teknoloji merkezli çekim gücüyle nasıl örtüştüğüdür. Sahra Altı Afrika’da veya Orta Asya’da mera alanlarının çölleşmesi, yalnızca bir çevre felaketi olmaktan çok aşiret yapılarını çökerten, mülkiyet ilişkilerini altüst eden ve genç nüfusu sınır ötesine iten toplumsal bir kırılmadır. Aral Gölü havzasındaki süreç bu dinamiğin somutlaşmış bir örneğini sunmaktadır: Gölün çekilmesi yalnızca bölgesel balıkçılığı yok etmemiş, kuşakların geleceğini göç üzerine kurgulamasına zemin hazırlamıştır. Böylece göç rotaları, “daha iyi bir yaşam” arayışından “yaşanabilir bir ekosistem” arayışına doğru anlam kaymasına uğramaktadır. Bununla birlikte, ekolojik baskılar yalnızca göç kanalını açmakla kalmayıp, aynı zamanda “immobilite tuzağı” denilen yeni bir dezavantaj üretmektedir. Ekonomik sermayeden yoksun oldukları için göç edemeyen kesimler, çevresel risk bölgelerinde mahsur kalarak yeşil dönüşümün en savunmasız nesneleri hâline gelmektedir. Bu tablo, uluslararası hukukun mülteci tanımını, tarihsel kökenleri olan siyasi zulüm odaklı çerçevenin ötesine taşımasını zorunlu kılmaktadır; ancak hukuki yeniden yapılanmanın gerçekleşip gerçekleşemeyeceği sorusu, büyük ölçüde aşağıda ele alınan güç asimetrileri tarafından belirlenmektedir.

Adil Geçiş mi, Yeşil Prekarya mı? Emek Piyasalarının Yeni Kırılganlıkları

Göç hareketlerinin en pratik açıklayıcısı olan itme ve çekme teorisi çerçevesinde, ekolojik itilmenin zıttı olan çekim gücü yalnızca coğrafi bir cazibe merkezi olarak işlememektedir. Söz konusu güç  aynı zamanda dönüşen emek piyasalarının sunduğu -ya da sunduğu varsayılan- fırsatları kapsamaktadır. Yeşil dönüşümün bu emek boyutu, “Adil Geçiş” kavramı etrafında biçimlenen normatif bir çerçeveyle değerlendirilmektedir. Karbon sonrası ekonomiye geçişte kimsenin geride bırakılmaması gerektiğini savunan bu ilke, akademik literatürde çoğunlukla kömür madencileri veya petrol sektörü çalışanları özelinde tartışılmıştır. Ne var ki göçmen emeği bu tartışmanın büyük ölçüde dışında kalmaya devam etmektedir; oysa madalyonun diğer yüzü tam da burada gizlidir. Karbon yoğun endüstriler onlarca yıldır yapısal bir vasıfsız eleman açığını göçmen iş gücüyle kapatmaya çalışmıştır. Göçmen emeği, yerli iş gücünün artık üstlenmek istemediği ağır, riskli ve düşük ücretli pozisyonları doldurarak üretimin sürekliliğini sağlamış; aynı zamanda işçi maliyetlerini aşağı yönlü baskılayarak bu sektörlerin kârlılık marjını korumuştur.

Avrupa’da inşaat, mevsimlik tarım ve et işleme sanayisi büyük ölçüde Doğu Avrupa ve Kuzey Afrika kökenli göçmen emeğine yaslanmaktadır. Türkiye’de ise tekstil atölyeleri, tarımsal hasat işleri ve atık toplama gibi sektörler, geçici koruma altındaki Suriyeli iş gücünün kayıt dışı istihdamıyla fiilen ayakta durmaktadır. Başka bir ifadeyle, bu ekonomiler göçmen emeğinin ucuzluğu ve esnekliği üzerine inşa edilmiş bir üretim yapısına sahiptir. Yeşil dönüşüm bu yapıyı kökünden sarsmaktadır: Karbon yoğun sektörler daralırken, bu sektörlerde yoğunlaşan göçmen iş gücü düşük dil becerileri ve sınırlı sertifikasyon nedeniyle yenilenebilir enerji montajı gibi yeni yeşil iş kollarına entegre olmakta zorlanmakta ve “yeşil prekarya” olma riskiyle yüz yüze gelmektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) hesaplamalarına göre Paris Anlaşması hedeflerinin tam anlamıyla hayata geçirilmesiyle 2030’a kadar küresel ölçekte 18 milyon net istihdam yaratılması beklenmektedir. Öte yandan bugün dünya genelindeki yaklaşık 170 milyon uluslararası göçmen işçinin yüzde altmışından fazlası, yeşil dönüşümden ilk ve en sert biçimde etkilenecek olan düşük vasıflı sektörlerde çalışmaktadır. Bu istatistikler, Adil Geçiş söyleminin iyi niyetli bir çerçevenin ötesine geçebilmesi için özellikle göçmen iş gücünü kapsaması gerektiğine ilişkin açık bir uyarı niteliğindedir.

Bu bağlamda özellikle dikkat çeken kesim, büyük çoğunluğu göçmenlerden oluşan kayıt dışı geri dönüşüm işçileridir. Bu işçiler, farkında olmaksızın döngüsel ekonominin omurgasını oluşturmakta; sektör kurumsallaştığında ve yüksek teknolojiye kavuştuğunda ise dışarıda bırakılma tehlikesiyle yüz yüze gelmektedir. Doğa Temelli Çözümler alanına yapılan yatırımların 2030’a kadar 32 milyon yeni iş potansiyeli barındırdığı öngörülmektedir; bu potansiyelden yararlanmak ise belirli bir eğitim ve mesleki sertifikasyon altyapısı gerektirmektedir. Göçmen iş gücüne yönelik özel yeşil beceri programları hayata geçirilmediği sürece, yeşil ekonominin yalnızca yüksek nitelikli yerli nüfusa hizmet eden elitist bir yapıya dönüşme riski göz ardı edilemez. Bu durum, ekolojik dönüşümün toplumsal dışlanmayı pekiştirebileceğine işaret etmekte ve dikkatleri bir sonraki boyuta, yani bu dışlanmanın mekânsal yansımalarına çekmektedir.

Sürdürülebilirliğin Mekânsal Paradoksu: Yeşil Soylulaştırma

Emek piyasalarındaki dışlanma mekanizmaları yalnızca ekonomik bir sorun değildir; aynı zamanda kentsel mekânın yeniden örgütlenmesiyle doğrudan eklemlenmektedir. Yeşil dönüşüm, şehirleri yalnızca çalışma biçimleri açısından değil, yaşanabilirlik ve barınma olanakları açısından da dönüştürmektedir. Bu dönüşümün mekânsal boyutunu en çarpıcı biçimde ortaya koyan olgu ise “yeşil soylulaştırma”dır. Ekolojik parklar, bisiklet koridorları ve enerji verimli binaların yaygınlaştığı mahallelerde emlak değerleri spekülatif olarak yükselirken düşük gelirli göçmen gruplar bu alanlardan sistematik biçimde tasfiye edilmektedir. Sosyoloji literatüründe “ekolojik yerinden edilme” olarak kavramsallaştırılabilecek bu süreç, çevresel iyileştirmelerin bizzat bir dışlanma aracına dönüşmesi anlamına gelmektedir. Bu mekanizmanın somut yansımaları küresel ölçekte belgelenmiştir. Barselona’daki Superblocks uygulaması ve New York’taki High Line Projesi, çevresel kalitenin yükselmesiyle birlikte yerel sakinlerin yerinden edilmesine neden olmuştur; böylece sürdürülebilirlik söylemi, aslında mekânsal ayrışmayı derinleştiren bir kaldıraca dönüşmüştür. Eurostat’ın 2024 verilerine göre AB ülkelerinde çalışma çağındaki nüfusun yüzde 12,6’sını bu ülkelerin dışında doğanlar oluşturmakta ve bu nüfusun büyük çoğunluğu gelirlerinin yüzde kırkından fazlasını barınmaya harcamaktadır. Barselona ve Berlin örneklerinde yeşil koridor projeleri sonrasında çevre mahallelerdeki kira artışlarının kent ortalamasının iki ila üç katına ulaştığı saptanmıştır. Göçmen topluluklar, çevresel iyileştirmelerin maliyetini karşılayamadıkları için kentin en az yatırım alan ve çevresel risklere en açık bölgelerine itilmekte; bu süreç salt bir barınma sorunu olmanın ötesinde yapısal bir çevresel adaletsizlik olarak tezahür etmektedir.

Bu tablo, Türkiye bağlamında ele alındığında, kendine özgü dinamiklerle daha da ağırlaşmaktadır. Kentsel dönüşümün yeşil bir söylemle gerçekleşmesi, başta geçici koruma altındaki Suriyeli nüfus olmak üzere, göçmen ve mülteci grupların altyapısız, hava kirliliği yüksek ve afet riskine açık kent çeperlerine sıkıştırılması riskini beraberinde getirmektedir. Bir mahallede yeşil soylulaştırma projesi sonrasında kiralar yüzde yirmi ila otuz oranında artıyorsa bu, söz konusu mahalledeki göçmen nüfusun fiilen ve sistematik olarak tasfiyesi anlamına gelmektedir. Kentsel sürdürülebilirlik hedefleriyle toplumsal kapsayıcılık ilkesinin çeliştiği bu nokta, aynı zamanda Türkiye’nin yeşil dönüşüm sürecindeki en kritik sınavlarından birini oluşturmaktadır.

Yeşil Dönüşüm ve Türkiye’deki Kırılgan Gruplar: Tehdit mi, Fırsat mı?

Yeşil soylulaştırmanın coğrafi özelliği, Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşince göçün ve kırılganlığın somutlaştığı ayrı bir eksen ortaya çıkmaktadır. Türkiye, Avrupa Yeşil Mutabakatı’na uyum sürecinde başta tekstil ve otomotiv yan sanayisi olmak üzere ihracat odaklı sektörlerde köklü bir yapısal dönüşümün eşiğinde bulunmaktadır. Bu sektörler aynı zamanda kayıt dışı ve düşük ücretli göçmen emeğinin en yoğun biçimde var olduğu alanlardır. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) gibi araçların yürürlüğe girmesiyle üretim standartlarının kaçınılmaz olarak yükseleceği bu ortamda TÜİK verileri tarım ve sanayi sektöründe yaklaşık 400 bini aşan bir istihdam daralmasına işaret etmektedir. Öte yandan dünyada olduğu gibi ülkemizde de yeni bir dezavantajlı gruptan ayrıca bahsedilmesi gerekmektedir. Sayıları önemli ölçüde artan bu dezavantajlı grup NEET kısaltmasıyla kavramsallaştırılan ne eğitimde ne istihdamda ne de yetiştirmede olmayan bireyleri ifade etmektedir. Türkiye’de NEET gençlerin oranı yüzde yirmilerin üzerinde seyretmekte ve kadınlarda bu oran yüzde otuzu aşmaktadır.

Bu veriler bütünü, yeşil dönüşümün Türkiye için özellikle keskin iki seçeneği aynı anda açık bıraktığını göstermektedir. Birinci senaryoda, dijitalleşme ve yeşil standartlara uyumun vasıfsız göçmen emeğine olan talebi erittiği, dönüşüm sürecinin dışında bırakılan bu nüfusun daha derin bir yoksulluğa sürüklendiği bir tablo belirginleşmektedir. İkinci senaryoda ise bu dönüşümün bir fırsata çevrilmesi mümkündür: Mülteci gençlerin tekstil sektöründeki kayıt dışı emeğinin yeşil üretim sertifikasyon süreçleri aracılığıyla kayıtlı ve eğitimli bir iş gücüne dönüştürülmesi, yalnızca bir sosyal politika tercihi değil, AB’nin tedarik zinciri denetim mekanizmaları karşısında bir ekonomik zorunluluktur. Her dört-beş gençten birinin NEET statüsünde bulunduğu ve karbon düzenlemelerinin maliyet artışlarını kaçınılmaz kıldığı bir ortamda, bu gençleri yeşil becerilerle donatmak sosyal kırılganlıkların önlenmesi açısından da stratejik bir öncelik taşımaktadır. Buradaki asıl mesele, Türkiye’nin hangi senaryoyu seçeceği değil, bu seçimin mümkün olup olmadığına ilişkin yapısal koşulların neler olduğudur. Bu soruyu yanıtlamak ise küresel ölçekteki güç asimetrilerinin (yeşil teknoloji patent rejimleri, iklim finansmanına erişim koşulları ve ticari bağımlılık ilişkileri) ve yetenek dağılımının (nitelikli iş gücünün coğrafi yoğunlaşması, AR-GE kapasitesinin merkez ülkelerde toplanması) incelenmesini gerektirmektedir.

Yeşil Beyin Göçü: Eşitsizliğin Bilgi Boyutu

Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı yapısal güçlükler, küresel ölçekte daha derin bir eşitsizliğin yerli yansımasıdır. Yeşil dönüşüm, uluslararası emek hiyerarşisinde yeni ve güçlü bir dalga başlatmıştır: Yeşil Beyin Göçü. Gelişmiş ülkeler kendi net-sıfır hedeflerine ulaşma yolunda yer kürenin güneyindeki yetişmiş mühendisleri, çevre bilimcileri ve veri uzmanlarını özel yeşil vize programları aracılığıyla kendi ülkelerine çekmektedir. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 raporuna göre yeşil enerji mühendisleri ve sürdürülebilirlik uzmanları, önümüzdeki beş yılda en hızlı büyüyen ilk on meslek arasında konumlanmaktadır. 2030’a kadar küresel istihdamda yüzde yediye karşılık gelen yaklaşık 78 milyon yeni iş beklenmekte; ancak bu işlerin yüzde sekseninin yüksek teknoloji altyapısına sahip ülkelerde yoğunlaşacağı tahmin edilmektedir.

Çevre sosyolojisi açısından bu tablo, derin bir paradoks barındırmaktadır. İklim krizinden en çok nasibini alan ve yeşil dönüşüme en büyük ihtiyaç duyan az gelişmiş ülkeler, bu dönüşümü gerçekleştirecek insan sermayesini küresel kuzeye kaptırmaktadır. Yeşil teknoloji ve bilgi birikimi belirli merkezlerde yoğunlaşırken çevre ülkeler hem ekolojik yıkımın ağır yükünü omuzlamakta hem de bu yıkımı durduracak teknik kapasiteden yoksun kalmaktadır. Söz konusu dinamik, sömürgecilik sonrası dönemin yeni biçimi olarak kavramsallaştırılan eko-emperyalizm tartışmalarını gündemin merkezine taşımaktadır. Böylece analizin ilk ekseninde ortaya konan ekolojik itilme sorunu, döngüsel bir yapı kazanmaktadır: İklim krizi, küresel güneyi göçe zorlamakta; bu ülkeler kriz karşısında gerekli insani kapasitenin bir bölümünü de kuzeye devretmek durumunda kalmakta; bu kayıp ise söz konusu ülkelerin kendi iklim krizlerine yanıt verme kapasitesini daha da aşındırmaktadır.

Sonuç: Yeşil Dönüşümün Toplumsal Mimarisi

Analiz boyunca izlenen beş eksen -ekolojik itilme, emek kırılganlıkları, mekânsal dışlanma, ulusal politika kapasitesi ve küresel bilgi asimetrisi- birbiriyle eklemlenen ve birbirini besleyen parçalar olarak okunduğunda, yeşil dönüşümün iklim sorununa verilen teknik bir yanıttan çok toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir yapısal süreç olma riskini taşıdığı görülmektedir. Bu riskin bertaraf edilmesi, bütünleşik bir politika çerçevesini zorunlu kılmaktadır.

Bu çerçevenin ilk ve en temel bileşeni, uluslararası hukukta “iklim mültecisi” statüsünün tanınması ve bu statünün somut koruma mekanizmalarına bağlanmasıdır. İkinci olarak göçmen iş gücüne yönelik yeşil beceri programlarının ulusal istihdam stratejilerinin ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi, Adil Geçiş ilkesinin söylemden pratiğe taşınması bakımından vazgeçilmezdir. Üçüncü olarak kentsel yeşil dönüşüm projeleri, kira kontrol mekanizmaları ve katılımcı planlama süreçleriyle desteklenmeli; mekânsal adaletsizliğin derinleşmesi önlenmelidir. Türkiye özelinde ise AB Yeşil Mutabakatı’na uyum sürecinin geçici koruma altındaki nüfusun ve NEET gençlerin sosyal uyumuyla eş zamanlı biçimde kurgulanması kritik bir öncelik taşımaktadır; bu iki sürecin ayrı raylar üzerinde ilerlemesi, her ikisinin de başarısızlıkla sonuçlanması riskini beraberinde getirmektedir. Son olarak küresel ölçekte yeşil teknoloji transferiyle birlikte yetenek tutma politikalarının desteklenmesi, iklim adaletini yalnızca karbon azaltımıyla değil, bilgi ve insan sermayesinin adil dağılımıyla da ilgili bir mesele olarak konumlandırmaktadır.

Yeşil dönüşüm, salt bir enerji ve emisyon meselesi olarak ele alındığında yapısal eşitsizlikleri görünmez kılmakta, üstelik bu görünmezliğe ekolojik bir meşruiyet zemini hazırlamaktadır. Oysa 21. yüzyılın en kapsamlı toplumsal projesi olma iddiasındaki bu dönüşüm, yalnızca karbon salımlarını değil, bilginin, refahın ve güvenliğin küresel dağılımını da dönüştürmek zorundadır. Aksi takdirde yeşil dönüşüm, mevcut eşitsizlikleri sürdürülebilir bir söylemle yeniden üreten tarihsel bir fırsatın heba edilişi olarak kayıtlara geçecektir.

Furkan Düzenli
Furkan Düzenli
1987 yılında İstanbul’da doğan Furkan Düzenli, 2009 yılında Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu. Yüksek Lisansını İstanbul Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümünde “Geleneksel Türk Ailesindeki Dönüşümün Sosyal Politikaya Etkisi” isimli teziyle 2011 yılında, aynı bölümde “Türkiye’de İç Göçün İstihdama Etkileri ve Buna Yönelik Sosyal Politikalar” isimli teziyle de 2022 yılında doktora eğitimini tamamladı. Dijital medya ve iletişim alanında özel sektör çalışmalarının ardından 2019 yılından itibaren Düzce Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde görev yapmaktadır. Ulusal ve uluslararası indekslerce taranan bilimsel dergilerde göç, aile, gençlik, medya, toplumsal değişme, uluslararası siyaset ve sosyal siyaset alanlarında yayınlanmış makale, kitap bölümü ve bildirileri bulunmaktadır.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img