Giriş
Orta Doğu siyasetinde devletler arası ilişkilerin seyri, yalnızca diplomatik teamüllerle değil, aynı zamanda ideolojik yönelimler, iç siyasal dönüşümler ve vekil güçler üzerinden kurulan stratejik hesaplarla da şekillenmektedir. Bu bağlamda İran ve İsrail arasındaki ilişki, klasik müttefiklikten düşmanlığa dönüşen örneklerin ötesinde, zamanla bölgesel güvenlik mimarisini doğrudan etkileyen bir çatışma modeline evrilmiştir. Tarihsel süreçte aralarındaki ilişkinin değişen doğası, yalnızca iki aktörün dış politikasındaki farklılaşmalara değil, aynı zamanda uluslararası sistemin geçirdiği dönüşümlere, bölgesel kamplaşmalara ve doktriner kırılmalara da işaret etmektedir. Özellikle İran’daki rejim değişikliği sonrasında bu ilişki biçimi, diplomatik alandan hızla güvenlik merkezli bir çatışma eksenine kaymış, devletler arası klasik savaş biçimlerinin ötesine geçen hibrit çatışma pratikleriyle derinleşen bir gerilim hattı inşa edilmiştir. Diplomatik kopuşun ötesine taşan bu süreçte, iki ülkenin birbirini algılayış biçimi de köklü biçimde dönüşmüştür. Taraflar, karşılıklı olarak birbirlerini yalnızca dış politika tehdidi değil, ulusal varlıklarına yönelik yapısal bir tehdit olarak tanımlamaya başlamıştır. Bu durum, çatışmanın stratejik unsurlarının yanı sıra ontolojik bir boyut kazanmasına da neden olmuştur. Bölgesel düzlemde İran’ın vekil yapılar aracılığıyla sürdürdüğü nüfuz politikası ile İsrail’in doğrudan askerî ve istihbarî müdahale stratejisi, iki ülkenin güvenlik anlayışıyla birlikte bölge siyasetinin genel yönelimlerini de belirlemeye başlamıştır. Bu noktada yaşanan karşılıklı hamleler, zaman zaman sınır ötesi suikastlar, altyapı sabotajları ve nükleer yapıları hedef alan saldırılarla birlikte konvansiyonel çatışma dışı yöntemlerin olağanlaşmasına neden olmuştur. Böylece taraflar arasında ilan edilmemiş bir savaş biçimi, sürekli tırmanan ama nadiren açık cepheye dönüşen bir gerilim dinamiği üretmiştir. Özellikle son birkaç yıl içerisinde yaşanan gelişmeler, bu çatışmalı ilişkinin yeni bir eşiğe ulaştığını göstermektedir. İran’ın savunma ve nükleer kapasitesine yönelik saldırılarla eş zamanlı biçimde üst düzey isimlerin hedef alınması, bu gerilimin farklı bir seviyeye taşındığını ortaya koymaktadır. Bu süreç aynı zamanda, Orta Doğu’nun mevcut güvenlik denkleminin geleneksel tehdit algılarıyla açıklanamayacak bir karmaşıklığa ulaştığını göstermektedir. Artık mesele, sadece iki devlet arasındaki karşılıklı düşmanlık değil, bölge düzen ve aktörlerle de ilgili hâle gelmiştir. Bu bağlamda, İran-İsrail ilişkilerinin tarihsel süreklilik içinde geçirdiği niteliksel dönüşümün ve son dönemde yaşanan askeri operasyonlar ile siyasi gelişmelerin anlaşılması gerekmektedir.
İttifaktan Düşmanlığa: İran-İsrail İlişkilerinin Tarihsel Seyri ve Dönüşümü
İsrail’in kurulduğu 1948’den İran İslam Devrimi’nin gerçekleştiği 1979’a kadar uluslararası ilişkiler açısından İran ve İsrail, Soğuk Savaş’ın bölgesel denklemlerini yakından takip eden iki müttefik olarak varlık göstermiştir. Özellikle İran’ın, İsrail’i resmî olarak tanıyan ikinci İslam ülkesi olması, iki ülke arasındaki somut iş birliğinin en önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilmiştir. İlerleyen süreçte İran ve İsrail “Çevre Doktrini” kapsamında Sovyetler Birliği ile Arap milliyetçiliğine karşı ortak bir tutum içinde olmuştur. Yine 1977–79 yılları arasında yürütülen Project Flower gibi gizli projelerle iki ülke arasında füze teknolojisi transferi, savunma ekipmanları modernizasyonu ve silah sevkiyatları gerçekleştirilmiş, bölgede adı konulmayan stratejik ortaklık yürütülmüştür. İran’da Şahlık rejiminin düşüşüne kadar devam eden bu ittifak, İran İslam Devrimi sonrasında Humeyni’nin başa geçmesiyle birlikte son bulmuştur. İran’daki rejim değişikliğinden itibaren İsrail, “Siyonist işgalci” olarak İran’ın doğal düşmanı formuna dönüştürülmüş, tüm diplomatik ilişkiler kesilmiş ve İsrail karşıtı söylem ve ideoloji, İran’ın tüm resmî kurumlarının merkezinde yer almıştır. Bu ideolojik dönüşüm, İran’ın kendisini uluslararası alanda Filistin’in meşru ve yegâne temsilcisi olarak gösterme gayretiyle pratiğe dönüşmüştür. Yine Hizbullah gibi çeşitli gruplar da devrim sonrasında İran’ın bölgesel uzantıları olarak görünmekten geri durmamıştır. Bu süreçten sonra İran bu grupları yönlendirerek, İsrail ise istihbarat faaliyetleri yürütüp birçok önemli saldırı ve suikastlar gerçekleştirerek adı konulmamış bir savaş içinde yer almıştır. Özellikle 1990’lardan itibaren İran–İsrail ilişkileri, “soğuk savaş” tanımını aşarak doğrudan sabotaj, suikast ve siber operasyonlar üzerinden farklı boyutlar kazanmıştır. İsrail’in gerçekleştirdiği gizli operasyonların çeşitliliği ve sıklığı ile İran’ın devrim sonrası stratejik programlarının İsrail’i ve onun bölgesel çıkarlarını hedef aldığına yönelik resmi söylemleri iki ülke ilişkilerinin değişmeyen yönü olmuştur. Son yıllarda İran’ın nükleer programını hızlandırması gerekçesiyle MOSSAD tarafından gerçekleştirilen suikastlar, siber saldırılar ve hava operasyonları bölgesel gerilimin tırmanmasına yol açmıştır. 2020 yılında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinden bir süre sonra MOSSAD’ın İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’ye yönelik gerçekleştirmiş olduğu suikast, İran’ın direnç noktalarının test edildiği olaylar olmuştur. İsrail’in gerçekleştirdiği saldırılarının dozunu ve çeşitliliğini artırdığı bu yılda Arap ülkeleriyle “İbrahim Anlaşmaları”nı imzalaması, İran’a yönelik yürütülen stratejik planların sadece bir bölümünü oluşturmuştur. Bu planların yürütülmesindeki temel amaç ise bölgesel güç dengelerinin dönüştürülmesi, İran’a karşı blok oluşturulması ve İsrail’in yayılmacı politikalarını uygulayabileceği güvenli bir atmosferin tesis edilmesi olmuştur. İsrail’in Nisan 2024’te Şam’daki İran Konsolosluğu ek binasına yönelik düzenlediği hava saldırısıyla İran’ın Suriye’deki stratejik varlığını doğrudan hedef almıştır. Saldırıda İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Tuğgeneral Muhammed Rıza Zahedi de olmak üzere yedi Devrim Muhafızları mensubu öldürülmüş ve büyükelçiliğe bağlı danışman kadrosu da ağır darbe almıştır. Bu hamle Tahran, Beyrut ve Şam koridorunun da ciddi bir darbe almasına neden olmuştur. Bu saldırı karşısında ciddi bir hamle yapamayan İran, Irak ve Yemen’deki Şii milis ağlarına yönelerek strateji çeşitliliğine gitmek zorunda kalmıştır. Yine 31 Temmuz 2024’te Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’nin, Tahran’daki bir İran Devrim Muhafızları konutunda düzenlenen suikastla hayatını kaybetmesi de gözlerin İran’a çevrilmesine neden olmuştur. Tahran tarafından gerçekleşen patlamanın nedeni hakkında kısa aralıklarla farklı açıklamaların yapılmış olması ve uluslararası medya kuruluşlarınca olayın MOSSAD tarafından gerçekleştirilen bir saldırı olarak ileri sürülmesi, Tahran’ın güvenlik doktrininin ciddi şekilde sorgulanmasına neden olmuştur. Bu suikast sonrası İran, “kanı asla boşa gitmeyecek” şeklinde bir mesaj vermiş olmasına rağmen İsrail’in Şam saldırıları sonrasında gerçekleşen İran hava saldırılarına benzer şekilde herhangi bir somut başarı elde edememiştir. 2025 yılı başlarından itibaren İsrail’in nükleer ve askeri tesislerine yönelik saldırılar ise bu iki olay karşısında İran’ın tepkisinin gözlemlenmesiyle yürütülen operasyonlar olmuştur.
Yükselen Aslan Operasyonu ve İsrail’in Stratejik Hedefleri: Askeri Hamle, Dini Söylem ve Bölgesel Dizayn
İsrail’in 13 Haziran 2025’te sabahın erken saatlerinde gerçekleştirdiği saldırılar, İran Genel Kurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Hüseyin Selami, General Gulamali Reşid, Tuğgeneral Emir Ali Hacızade gibi üst düzey askeri yetkililerin ve nükleer alanında çalışmalar gerçekleştiren eski İran Atom Enerjisi Başkanı Feridun Abbasi ve İslami Azad Üniversitesi Rektörü Muhammed Mehdi Tehrançi’nin de aralarında bulunduğu altı nükleer bilim insanının ölümüne neden olmuştur. Saldırının aynı anda, farklı şehirlerde ve nokta hedefler üzerinden gerçekleştirilmesi ise oldukça dikkat çekicidir. İran’ın en üst kademelerinde görev yapan askeri yetkililerin ve nükleer alanında çalışan bilim adamlarının eş zamanlı olarak öldürülmesi İran’ın karşı saldırılardaki etkisizliğinin, öncelikli güvenlik alanlarının korunmasında ve kontrespiyonaj konusunda da mevcut olduğunu göstermektedir.
İsrail, bu operasyonu “Am ke‑Lavi” (Yükselen Aslan) adıyla başlatmıştır. Bu adın Tevrat’ta yer alan “İşte halk bir aslan gibi uyanıyor. Avını yiyip bitirmedikçe, öldürülenlerin kanını içmedikçe rahat etmeyen aslan gibi kalkıyor.” (Sayılar, 23:24) ifadesinden üretildiği görülmektedir. Nitekim Bezalel Smotrich’in operasyonla ilgili ilk paylaşımında maliye olarak hem İsrail içinde hem de sınır ötesinde yürütülen operasyonlar için gerekli olan kaynağı sağlamak maksadıyla tüm çalışmaları yaptıklarını belirttikten sonra Tevrat’taki bu ifadelere de yer vermiş olması, saldırının niteliğini ve sürecin yönünü göstermektedir. İsrail’in en aşırı sağ isimlerinin bir araya geldiği son hükümet “din savaşı” gerçekleştirdiğini vurgulamaktan da geri durmamaktadır. 1950’li yıllarda Irak’tan İsrail’e Yahudilerin taşınması, Pers İmparatorluğu’ndan Filistin’e dönüşle ilişkilendirilerek “Ezra-Nehemya Operasyonu” olarak isimlendirilmiştir. 1991’de Etiyopya’daki Yahudilerin nakli ise soy vurgusu ile “Süleyman Operasyonu” şeklinde isimlendirilmiştir. Dolayısıyla Mivtza olarak isimlendirilen her operasyonun ismi gelişigüzel seçilmemiş ve dini metinlerde yer alan ifadelerle ilişkilendirilerek “gerçekleştirilecek yöntem” vurgulanmıştır. Tevrat’ta Yahudileri nitelendirir şekilde iki yerde geçen aslan ifadesinin kullanılması ve bu kelimenin yer aldığı Tevrat bağlamı, Orta Doğu’da İsrail’in gerçekleştirdiği soykırım ve yıkımın farklı bir göstergesidir. İsrail’in 13 Haziran 2025 tarihinde düzenlediği bu saldırı, 200’den fazla savaş uçağı ve MOSSAD desteği eşliğinde, tespit edilmiş en az 100 hedefe yönelik olarak icra edilmiştir. Saldırıda stratejik olarak nükleer santrallerin yanı sıra SİHA üsleri, hava savunma sistemleri ve balistik füze tesisleri gibi üç kritik katmana yönelik “çok eksenli operasyon” yürütülmüştür. İsrail’in önce gizli istihbarat toplama, ardından hava üstünlüğüne dayalı açık saldırı modeliyle gerçekleştirdiği bu peşi sıra saldırılar, İran’ın güvenlik zafiyetlerini ve kritik devlet mekanizmaları içindeki sızmaları ortaya koymaktadır. Kendisine yönelik saldırılar karşısında hamle gerçekleştiremeyen İran prestij ve güç kaybına uğrarken son saldırı Amerika Birleşik Devletleri ile mevcut diplomatik tıkanıklık sürecinde gerçekleşmiştir.
İsrail tarafından yapılan açıklamalarda İran, “varoluşsal bir tehdit” olarak sunulmuştur. Nitekim Cumhurbaşkanı Herzog, “Gece, halkımıza yönelik acil ve varoluşsal bir tehdidi etkisiz hâle getirmek amacıyla İsrail hedefli bir operasyon başlattı. Uluslararası kamuoyu, son on yıllar içinde İran rejiminin vekil güçleri aracılığıyla bölgeyi radikalleştirmeye ve istikrarsızlaştırmaya devam ettiğine, aynı zamanda askeri nükleer kapasitesini ilerletmek ve balistik füze cephaneliğini genişletmek için durmaksızın çalıştığına tanıklık etti. İran’ın liderleri, İsrail devletini yok etme niyetlerini açıkça ve tekrar tekrar dile getirmekten çekinmedi. Rejim, yıllardır bu vizyonu gerçeğe dönüştürmek için hazırlık yapmaktadır. İsrail’in kendini savunma konusunda doğal bir hakkı ve kutsal bir görevi vardır. Ve bunu her zaman kararlılıkla ve netlikle yerine getirecektir. Samimiyetle umut ediyoruz ki bu operasyon, bölgemizin seyrini daha barışçıl ve refah dolu bir geleceğe yönlendirecektir.” ifadelerini kullanmıştır. Başbakan Netanyahu ise İran’ın çok kısa sürede nükleer bomba üretebileceği vurgusunu yapmış ve yürütülen operasyonun “hayati ihtiyaç” olduğunu savunmuştur. Operasyon “varoluşsal tehdit” durumuna dayandığını ve hiçbir İran liderinin bu İsrail’e yönelik bu tutumdan vazgeçmediğini belirtmiştir. Yine saldırıların İran rejimine yönelik olduğunu, İran halkını kapsamadığını ve onlarla umut içerisinde bir gelecek hayali kurduklarını vurgulayarak İran’daki iç gerilimleri de yönlendirme gayretinde olmuştur. Ayrıca Perslere atıf yapan antik İran toplumu vurgusu da hem Netanyahu’nun hem de Trump’ın açıklamalarında yer almıştır. Bu söylem ise II. Mabet Dönemi Pers-İsrail ilişkilerine atıf yapmaktadır. Muhalefet lideri Yair Lapid ise kendisinin operasyon öncesinde bilgilendirildiğini, güvenlik güçlerini takdir ettiğini ve onların İsrail vatandaşlarının güvenliğini sağlama çabalarını desteklediğini belirtmiştir. Dolayısıyla İsrail tarafından yürütülen bu operasyonda, farklı siyasi görüşlerin tutum birlikteliği içerisinde olduğu anlaşılmaktadır. İran’ın üst düzey resmî açıklamalarında ise bu saldırının savaş ilanı olduğu ve İsrail’in ciddi derecede hata yaptıkları vurgulanmıştır. Hamaney’in yapmış olduğu açıklamada, “Haince bir saldırıyla karşı karşıyayız. Çok sert cevap vereceğiz.” ifadeleri yer almıştır. Trump ise operasyon öncesinde bir savaş istemediğini, İran’ın diplomatik yollarla nükleer silah programını terk etmesi gerektiğini ve İran’a 60 günlük süre tanıdığını açıklamıştır. Operasyonun zamanlaması bu 60 günün sonuna tekabül etmesi açısından dikkat çekicidir. Her ne kadar Dışişleri Bakanı Marco Rubio, saldırıdan Amerika Birleşik Devletleri’nin doğrudan sorumlu olmadığını belirtmiş olsa da Trump, bu saldırının yönlendirici gücünün kendilerinin olduğunu ima eden birçok ifade kullanmıştır. İran’ın masaya oturmaması, İsrail tarafından Amerikan silahlarının kullanımı, operasyonun tüm ayrıntıları hakkında bilgisinin olduğu söylemesi bu imalardan sadece bir kısmıdır. Dolayısıyla operasyon İsrail açısından İran tehdidi, dini argümanlar ve bölgesel hedefler doğrultusunda ilerlese de yönlendirici gücün Amerika Birleşik Devletleri olduğu ve operasyonun ana nedeninin nükleer silahlanma çalışmalarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
İran’ın Güvenlik Zaafları, Cevap Kapasitesi ve Bölgesel Caydırıcılık Krizi
İran-İsrail ilişkilerinin tarihsel seyrinde yaşanan değişim, bölgesel ve küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren karmaşık bir sürecin ürünüdür. Bu bağlamda özellikle son birkaç yılda gerçekleşen olaylar zinciri, İran’ın stratejik zaaflarını ve İsrail’in bölgesel etki alanını genişletmeye yönelik çabasını ortaya koymaktadır. İsrail’in son yıllardaki saldırıları, İran açısından prestij kaybı ve iç güvenlik mekanizmalarının zayıflığını gün yüzüne çıkarmıştır. Son dönemde gerçekleşen saldırılar ve suikastlar zinciri, İsrail’in yalnızca İran’ın askeri ve nükleer kapasitesini değil, aynı zamanda rejimin iç siyasi istikrarını da hedef aldığını göstermektedir. İsrail tarafından yürütülen kapsamlı ve çok katmanlı operasyonlar, İran’ın stratejik kurumlarının içindeki sızma ve sabotaj potansiyelini de gün yüzüne çıkarmaktadır. İran’ın buna karşı gösterdiği yetersiz tepkiler rejimin bölgesel caydırıcılık kapasitesine ciddi bir darbe indirmiştir. Operasyon ve suikastların İran’daki üst düzey askeri ve bilimsel kadroları hedef alması, İran’ın kritik güvenlik zafiyetlerinin ve istihbarat açıklarının derinliğini açıkça ortaya sermektedir. Bu durum, İran’ın uluslararası arenada diplomatik ve stratejik konumunu daha da zayıflatırken İsrail’in bölgeyi çatışmaya sürükleyen, uluslararası temel değerlerle örtüşmeyen ve Orta Doğu’daki gerilimleri tırmandıran adımlarını sürdürmesine yol açmaktadır. Bu gelişmeler ışığında, İsrail’in askeri operasyonlarını yalnızca savunma amaçlı değil, aynı zamanda bölgesel jeopolitik dengeleri yeniden dizayn etmeye yönelik hamleler olarak değerlendirmek gerekmektedir. Böylelikle İran-İsrail ilişkilerinde yaşanan bu süreç, sadece ikili ilişkileri değil, tüm Orta Doğu bölgesinin güvenlik mimarisini ve uluslararası güç dinamiklerini derinden etkilemektedir. Önümüzdeki dönemde bu çatışmalı ortamın devam edeceği, ancak İran’ın iç güvenlik mekanizmalarını ve istihbarat kapasitesini yeniden gözden geçirmediği takdirde benzer saldırılara maruz kalmaya devam edeceğini belirtmek gerekir. Buna karşın İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkileri doğrultusunda İran’ın hareket alanını kısıtlamaya yönelik yeni hamleler geliştireceği öngörülebilir. Sonuçta, İran ve İsrail arasındaki rekabetin yakın dönemde hem bölgesel hem de küresel düzeyde önemli sonuçları olacağı açıktır.


