back to top
19 Nisan, 2026, Pazar

Sömürge Mirası: Almanya’nın “Tazminat” Çıkmazı

FokusSömürge Mirası: Almanya’nın "Tazminat" Çıkmazı

Sömürge Mirası: Almanya’nın “Tazminat” Çıkmazı

Giriş: Küresel Adalet Arayışı ve Batı’nın İkircikli Tutumu

Geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen tarihi bir karar, uluslararası toplumun vicdanında derin yankılar uyandırdı. Transatlantik köle ticareti ve Afrikalıların ırk temelinde köleleştirilmesini “insanlığa karşı işlenmiş en ağır suç ve kalıcı bir adaletsizlik” olarak kesin bir dille kınayan bu karar, sadece sembolik bir deklarasyonun ötesine geçmektedir. Hukuki bağlayıcılığı olmasa da siyasi ağırlığı yadsınamaz olan bu metin; üye devletleri resmi özür, iade, rehabilitasyon ve en önemlisi “tazminat adaleti” (reparatory justice) konusunda somut müzakereler yürütmeye davet etmektedir.

Ancak Gana’nın öncülüğünde gündeme getirilen bu tasarı karşısında Batı dünyasının takındığı tavır, tarihin karanlık sayfalarıyla yüzleşme konusundaki samimiyeti bir kez daha sorgulatmaktadır. ABD, İsrail ve Arjantin “ret” oyu kullanırken, aralarında İngiltere ve Almanya’nın da bulunduğu 27 AB ülkesi çekimser kalmıştır. Bu ülkeler, köle ticaretini “emsalsiz bir trajedi” olarak nitelendirmelerine rağmen, uluslararası hukukun geriye dönük (retroactive) işletilmesinin mevcut yasal çerçeveyle bağdaşmayacağını öne sürmüşlerdir. Batı’nın bu ikircikli ve pragmatik savunma hattı, bizlere Almanya’nın Namibya özelinde yürüttüğü soykırım tartışmalarındaki katı tutumunu hatırlatmaktadır.

Holokost’un Karanlık Provası: Shark Island ve 1904-1908 Soykırımı

Almanya’nın sömürge geçmişiyle imtihanı, 20. yüzyılın henüz başında bugünkü Namibya topraklarında yaşanmıştır. 1904-1908 yılları arasında General Lothar von Trotha komutasındaki Alman ordusu tarafından gerçekleştirilen Herero ve Nama katliamı, modern tarihin ilk sistematik soykırımı olarak kayıtlara geçmiştir. Bu süreç sadece binlerce insanın katledilmesiyle sınırlı kalmamış; Shark Island’da kurulan toplama kamplarıyla, imha siyasetinin teknik ve ideolojik kökenleri bu topraklarda test edilmiştir.

Shark Island’daki uygulamalar, “aşağı ırk” olarak görülen halkların sistematik olarak yok edilmesi pratiğinin Holokost’tan on yıllar önce bu topraklarda filizlendiğinin en somut kanıtıdır. Ancak Almanya, bu tarihsel sürekliliği kabul etmek yerine, Namibya’daki cürümlerini Nazi dönemi suçlarından ayrıştırmaya çalışmaktadır. Bu ayrıştırma çabası, sadece tarihsel bir “unutkanlık” değil, aynı zamanda bilinçli bir hukuki stratejidir.

Hukuki Bir Kalkan Olarak “Hibe” ve Çifte Standart

Almanya’nın bugün Namibya’ya karşı savunduğu “geçmişe yönelik suçlara hukuk uygulanamayacağı” tezi, bizzat kendi yakın tarihli uygulamalarıyla taban tabana zıttır. II. Dünya Savaşı sonrası ABD Askeri Yönetimi (OMGUS) tarafından 10 Kasım 1947’de yürürlüğe konulan 59 Sayılı Kanun, Nazi döneminde ırksal, dini veya siyasi baskılarla el konulan varlıkların iadesini emrederek modern tazminat hukukunun temelini atmıştır. Sadece fiziksel değil, “ekonomik” yıkımı da onarmayı hedefleyen bu ilk radikal adım; ilerleyen süreçte Batı Almanya’nın çıkaracağı kapsamlı tazminat yasalarına (BEG ve BRüG) rehberlik etmiş ve 1952 Lüksemburg Anlaşması’nın zeminini oluşturmuştur.

Dönemin Şansölyesi Konrad Adenauer, Nazi suçlarının sorumluluğunu üstlenmeyi ve maddi bir onarımı (Wiedergutmachung), Almanya’nın uluslararası toplumda yeniden kabul görmesinin ve ahlaki meşruiyet kazanmasının tek yolu olarak görmüştür. Lüksemburg Anlaşması ile Almanya, sorumluluk alanını bireysel iadelerden “devletler arası tazminat” aşamasına taşımıştır. Ancak bugün Namibya söz konusu olduğunda Berlin, bu tarihsel mirası görmezden gelmekte; “tazminat” (reparation) terimini yasal bir yükümlülük doğuracağı endişesiyle reddederek, bunun yerine “yardım fonu” veya “hibe” gibi gönüllülük esasına dayalı kavramları kullanmaktadır.

Hukuki Domino Etkisi Korkusu ve Sömürgeci Refleksler

Almanya’nın terminolojik bir savaş yürütmesinin ardındaki asıl sebep, hukuk düzenince kabul edilen bir “tazminat” ödemesinin yaratacağı potansiyel domino etkisidir. Berlin, Namibya’da atılacak emsal bir adımın, diğer eski sömürgelerinde de benzer hak arama fırtınaları koparacağından çekinmektedir. Almanya’nın Afrika’daki kanlı ayak izleri sadece Namibya ile sınırlı değildir; bugün Tanzanya, Ruanda ve Burundi topraklarını kapsayan eski Alman Doğu Afrikası’nın yanı sıra Kamerun ve Togo gibi ülkeler de sömürge geçmişinden kaynaklanan devasa hak talepleriyle ayağa kalkmayı bekleyen potansiyel davacılardır.

Bu hukuki risk yönetimi, beraberinde ahlaki bir hiyerarşiyi de getirmektedir. Berlin; Holokost mağdurlarını ve onların haklarını savunan Jewish Claims Conference (JCC) gibi yapıları birer “özne” (hak sahibi) olarak tanırken; Namibyalı mağdurları yalnızca “sosyal yardıma muhtaç” pasif bireyler olarak konumlandırmaktadır. Bu tutum, Avrupa’nın Yahudi-Hristiyan ortak geleneğine yaslanan hiyerarşik bakış açısının bir yansımasıdır. Afrikalı mağdur, bir “hak sahibi” olarak tazminat masasına oturmak yerine, Alman devletinin “hayırsever bağışçı” rolüyle sunduğu lütuf niteliğindeki fonları kabul etmeye zorlanmaktadır.

Rakamların Dili: Savunma Bütçesi ve İnsani Değerler

Almanya’nın bu “kaçıngan” tutumu, son dönemdeki bütçe tercihleriyle daha da netleşmektedir. Ukrayna savaşı sonrası ilan edilen “dönüm noktası” (Zeitenwende) ile savunma sanayisine bir gecede 100 milyar avro ayıran bir devletin, Namibya için 30 yıla yaydığı toplam 1,1 milyar avroluk tutar (yıllık yaklaşık 37 milyon avro), Berlin’in öncelikleri konusundaki samimiyetini sarsmaktadır. Bu sembolik tutar, Almanya’nın uluslararası arenada savunduğu insan hakları değerleri ile reel politik ve ekonomik çıkarları arasındaki derin uçurumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Toplumsal Hafızanın Seçiciliği ve Eğitim Sistemi

Bu adaletsizliğin toplumsal bir meşruiyet zemini bulması, eğitim ve hafıza politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Leibniz Barış Araştırmaları Enstitüsü (PRIF) tarafından Aralık 2024’te yayımlanan “Dealing with Germany’s First Genocide” başlıklı çalışma, Alman halkının %65’inin Namibya’daki geçmişleri hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğini ortaya koymuştur. Okullarda Holokost’a yapılan haklı ve yoğun vurgu, ne yazık ki sömürge döneminin vahşetini gölgede bırakan ve toplumsal hafızada “seçici bir unutkanlığa” yol açan bir yan etki yaratmıştır. Afrika söz konusu olduğunda devreye giren bu kolektif körlük, 2021 yılında imzalanan ancak ne Namibya Parlamentosu ne de mağdur topluluklar tarafından meşru kabul edilmeyen “Ortak Deklarasyon” gibi siyasi manevralara zemin hazırlamaktadır.

Sonuç: Geçmişin Borcu, Geleceğin Adaleti

Almanya’nın 2021’deki deklarasyonla meseleyi “nihai olarak çözülmüş” ilan etme ve yeni tazminat davalarının önünü kapatma çabası, adaletin tecellisini sonsuza dek engelleyemeyecektir. Geçmişteki kabahatlerin üstünü “sosyal projeler” kılıfıyla örtmeye çalışmak, sömürgeci zihniyetin modern bir formda yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir.

Bugün gelinen noktada; ortada Amerikan askeri gücü gibi ezici bir otorite veya küresel ölçekte ana akım bir lobi desteği olmayınca “hukuki imkânsızlık” zırhına bürünen Berlin, ahlaki sorumluluğunu maddi bir yükümlülüğe dönüştürmekten ısrarla kaçınmaktadır. Ancak hakikat, sadece güçlülerin sesiyle değil, mazlumların tarihsel hafızasıyla da yaşamaya devam eder. Almanya’nın gerçek bir “Wiedergutmachung” (Onarım) gerçekleştirebilmesi için Namibya’daki sömürge mirasının gölgesinden çıkması ve adaleti bir “hibe” olarak değil, gecikmiş bir “hak” olarak teslim etmesi şarttır. Aksi takdirde, Berlin’in insan hakları ve barış savunuculuğu konusundaki söylemleri, tarihin bu ilk büyük utancının karanlığında kaybolmaya mahkûm kalacaktır.

Sena Keskin
Sena Keskin
Sena Keskin, Sakarya Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı ile İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümlerinde lisans çalışmalarını sürdürmektedir. Eğitiminin bir dönemini Erasmus kapsamında TU Braunschweig’da tamamlayan Keskin, ileri düzeyde Almanca ve İngilizce yetkinliğine sahiptir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img