Küresel sistem, Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemine büyük bir hızla başladı. Bilindiği gibi, Trump ilk başkanlık döneminde uluslararası sistemde etkisi ve gücü hissedilen bir lider olmasının yanı sıra, ABD başkanları içinde belki de en zenginlerinden biri oldu. Nitekim Trump’ın 2025 yılı Ocak ayı itibarı ile net serveti 868 milyon dolar artarak 7 milyar dolara çıktı. Elbette iş adamı Trump ve Başkan Trump rolleri farklı olabilir diye düşünülse de ilk başkanlık dönemi aslında Trump’ın sadece ülke içinde değil, küresel sistemde de ABD dış politikasını yönetirken en üst perdeden söylemleri ve pragmatizm yüklü yaklaşımlarıyla iş adamı kimliğini başkanlığına adeta içselleştirdiği bir döneme tanık oldu.
Trump, ikinci başkanlık döneminde, ilk dönemindeki hata ve eksiklerinden yola çıkarak ve hatta ders alarak yeni bir sürece odaklı ilerlemektedir. Elbette en önemli konu, ABD’nin iç politikası olduğu kadar dış politikası da. Neticede, “ABD hapşırınca uluslararası sistem grip oluyor” desek hatalı olmayacaktır.
Trump koltuğa oturur oturmaz, geleneksel anlamda alıştığımız Amerikan dış politikasından sapan bir çerçevede, var olan politika ve iş birliği normlarına zarar veren popülist söylemleri ile karşımıza çıktı. Elbette bu durumun nedenlerinden biri kendi şahsına özel kişiliği olsa da aynı zamanda Trump, koltuğu ABD’nin 46. Başkanı Joe Biden’dan devralırken, küresel sistemin kaotik bir çatışma alanı olmasının yanı sıra, iç politikada da büyük iktisadi ve sosyal krizlerle karşı karşıya olan bir ABD devraldı. Nitekim bu yazıda, Trump’ın nev-i şahsına münhasır başkanlık yönleri ekseninde, sistem ve ABD politikasında yaratacağı etkinin kişilik ve liderlik odaklı biyografik gerçeklerini sunmaya odaklanacağım.
Bu kapsamda Trump’ın nevi şahsına münhasır başkanlık yönlerinin liderlik odaklı sistem ve devlet incelemelerinin biyografik gerçeklerini sunmayı amaçlıyorum. Bunu yaparken de üç temel noktaya dikkat çekeceğim: i) Trump’ın kişiliğinden kaynaklanan pragmatist yaklaşımı; ii) Halk ve seçmen nezdindeki popülizmin kullanımı ve iii) Dış politikada sergilediği korumacı realizm.
Birinci Aşama Pragmatizm: Trump’ın Hayatı
Donald Trump, göçmen bir ailenin oğlu olarak 1946 yılında dünyaya geldi. 1971 yılında babasının emlak şirketini devraldı. Trump, esasında göz önünde olmayı seven bir isim diyebiliriz. Aynı zamanda zamanın ruhunu okuyan biri olduğu da söylenebilir. Özellikle onu iş hayatında olduğu kadar popüler kültür içinde de tanınmasını sağlayan TV programları ve kitapları olsa da aslında 1987 yılında yayınlanan Trump’s The Art Of The Deal ile dikkatleri çektiği söylenebilir. Esasında bu kitap, Trump’ın kişiliği ve girişimci yaklaşımının da bir yansıması olarak görülebilir. Çünkü eserinde iş dünyasında başarılı olmak için izlenmesi gereken ilkelerden bahseden Trump, burada marka oluşturmanın önemiyle birlikte iş dünyasında risk alma, yaratıcı müzakere taktikleri başta olmak üzere, imajı güçlendiren ve var olan süreci iyi değerlendiren bir kişi yaratımının arka planını sunmaktadır.
Bu durumun yansımalarını, esasında başkanlık dönemi içinde de görmekteyiz. En önemlisi de imaj noktasında Trump’ın bizi şaşırtmamasıdır. Kitabında da belirttiği gibi, güçlü bir markalaşma ve imaj önemlidir. Nitekim sadece edebiyat alanında değil aynı. Zamanda TV sektöründe de kendini gösteren bir Trump olduğu unutulmamalı. 2004 yılında Trump bir reality show televizyon programı olan The Apprentice ile tanınırlık ve destekçi kitlesini yavaş yavaş oluşturmaya başladı denebilir. Trump’ın başkanlık için genç yaşlarda planlarını uygulamaya koydu desek yerinde olacaktır. Zira markalaşma ve imajın yanı sıra tanınırlık liderliğe giden yoldaki en önemli arka planı yaratmıştır. ABD siyasetinde ünlü ve tanınır olmanın önemi Trump ile en üst noktada görebilir. Trump kendi karakterini sisteme değil aksine sistemi kendine göre uyarlama yoluna gitmektedir.
İkinci Aşama Popülizm: Trump’ın Liderlik Gücü ve Seçmenler
Trump döneminin ABD ve hatta dünya tarihinde yer almasında en önemli rolü şüphesiz Amerikalı Trump destekçileri üstlenmektedir. Trump, Cumhuriyetçi bir aday ve başkan olarak sistemde muhafazakâr bir çerçeve çizmektedir. Dolayısıyla, Trump’ın WASP olarak adlandırılan beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan grubun oylarını topladığını söyleyebiliriz. Ancak, Trump’ın seçmen kitlesi sadece bu kadar sınırlı bir alanda okunmamalıdır.
Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin farkını en basit tanımıyla ortaya koymak gerekirse birkaç başlığa odaklanabiliriz. Demokratlar, liberal politikalar ve reformlar ekseninde ilerleyen, küresel iklim krizi başta olmak üzere küresel sorunlara aktif olarak dahil olan bir profile sahiptir. Cumhuriyetçiler ise muhafazakâr, geleneksel değerlere bağlı ve korumacı bir yaklaşıma sahiptir. Bilindiği gibi, ABD seçimlerinde eyaletlerin verdiği oylar genellikle Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında değişmeyen bölgelere ayrılmıştır. Bu nedenle, salıncak eyaletler (swing states) büyük önem taşır. Bu eyaletlerde seçmen eğilimleri her seçimde değişebildiği için başkanlık yarışında kritik rol oynarlar.
Tablo-1: Donald Trump’ın Birinci ve İkinci Başkanlık Dönemi Söylem ve Yaklaşımları
| Trump Seçim Yaklaşımı/Politikaları | 2016 Seçimleri | 2024 Seçimleri |
| Göçmen Politikası | Meksika Sınırına Duvar | Yasadışı Göçmenleri Geri Yollama |
| Ekonomik Kaygılar | İşsizlik/Covid 19 | Biden Dönemi Hatalı Ekonomi Politikalar
Enflasyon |
| Lider İmajı | Sistem Karşıtı Duruş | Suikast Girişiminden Kurtulan Lider |
| Cinsiyet Söylemi | Cinsiyetçi Söylemler | Ailenin Korunması/LGBTQ Karşıtlığı |
| Küresel Barış | – | Üçüncü Dünya Savaşı’nı Önleme Söylemi |
| Maga | Amerika Odaklılık | Amerika Odaklılık |
| Karşısındaki Ötekiler/Demokratlar | Hillary Clinton | Joe Biden/ Kamala Harris |
| Suikast | Yok | Var |
Trump, ABD siyasetinde büyük bir kırılma yaratan ve tarihsel olarak önemli bir yere sahip olan bir başkan konumundadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, tıpkı ABD’nin 22. ve 24. başkanlığını üstlenen Stephen Grover Cleveland gibi bir dönem ara verdikten sonra tekrar başkanlık koltuğuna oturmuş olmasıdır. İkinci önemli konu ise, Trump’ın seçmenler ve eyaletler üzerindeki etkisidir. Trump, 270 delege sınırını aşarak 295 delegeye ulaşmış ve sadece Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu eyaletleri değil, aynı zamanda Georgia, North Carolina, Pennsylvania ve Wisconsin gibi salıncak eyaletleri ve Demokratların öne çıktığı bazı bölgelerden de oy almıştır. Peki ama neden?
Tabloda görüleceği gibi, Trump her iki döneminde de popülist söylemler ile halkın beklentilerini ve duymak istediklerini dile getiren bir aday olmuştur. Özellikle, popülizmi ve zamanın ruhunu okumadaki başarısı onun en büyük siyasi avantajlarından biri olmuştur. Ancak Trump, ikinci başkanlık döneminde bir adım daha ileri giderek, ilk dönemine kıyasla görece zayıf olan kabinesini bu kez çok daha dikkatli bir şekilde oluşturmuştur. Bu dönemde, daha güçlü ve etkili isimlerle çalışarak yönetimini daha sağlam bir zemine oturtmuştur. Bu nedenle, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi hem iç politikada hem de dış politikada daha iddialı hamleler yapmasını sağlayacak şekilde şekillendirilmiştir.
Öte yandan Trump’ın başkanlık koltuğuna oturur oturmaz imzaladığı kararnameler noktasında destekçilerin yaklaşımları seçim döneminde belliydi. Özellikle birkaç tanesine göz atamak gerekirse PEW’in Ekim ayında yayınladığı rapora göre Trump destekçilerinin yüzde 54’ü, Trump’ın Demokrat rakiplerini soruşturmak için federal kolluk kuvvetlerine talimat vermesini onaylarken, destekçilerin yüzde 58’i ise Trump’ın Kongre’de politikaları yürürlüğe koymak için başkanlık kararnameleri kullanmasının kabul edilebilir olduğunu ifade etmiştir. Trump da zaten hızla bunları yaparak başkanlık dönemine odaklandı.
Ancak son olarak şunu da belirtelim ki Trump’ın başkanlık sürecinin başlamasıyla birlikte ona yönelik kişilik analizleri özellikle ABD basınında dikkat çekici bir şekilde artmış ve “narsizm” vurguları ortaya çıkmıştır. Elbette burada en dikkat çeken değerlendirme sahibi ise George Conway tarafından yönetilen PAC’ın (Political Action Committee) değerlendirmeleri olacaktır. Şunu da ekleyelim Conway Trump’ın 2020 yılına kadar danışmanlığını yapan Kellyanne Conway’in eski eşidir.
Son Aşama “Korumacı Realizm”: Dış Politikada Trump
Trump’ın dış politika yaklaşımında şüphesiz iş adamı kimliğinin etkisi söz konusudur. Bu nedenle, aslında devleti bir aktör olarak değil, daha ziyade kendi kişiliğiyle bütünleşmiş ve sahiplendiği bir olgu olarak gördüğünü söylemek mümkündür.
Bu bağlamda, Trump’ın dış politika yaklaşımı kâr ve zarar odaklı olup, maksimum fayda ve minimum dostluk anlayışına dayanmaktadır. İlk başkanlık döneminde kurduğu ilişkiler ve var olan sistemin “öteki” olarak tanımladığı Batı dışı otoriter dünyayla sürdürdüğü politika, bunun en açık göstergelerinden biridir. Keza ikinci başkanlık döneminde de müttefiklik ve dostluk ilişkilerine dair yaklaşımı şaşırtıcı olmamıştır. Bu nedenle, ben Trump’ın dış politikasını gerçekleri gören bir pragmatist yaklaşım ekseninde şekillendirdiğini düşünüyorum. ABD dış politikasında Trump’ın yaklaşımının korumacı bir gerçekçiliğe (realizme) dayandığını söylemek mümkündür. Neden bu kavramı seçtiğimi açıklamam gerekirse sistemin realist yani güç ve çıkar odaklı yönlerini gören Trump hem iç politik hem de kişiliği şahsında bunu korumacı bir yaklaşım ile sunmakta. Bu nedenle de bu dönemin kavramsallaştırması olarak bunun kullanılması yerinde olacaktır.
Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, 19. yüzyılın jeopolitik hırslarıyla şekillenmiş bir anlayışla karşımıza çıkmakta. Tıpkı 130 yıl aradan sonra başkanlığa dönüşün bir yansıması gibi Trump da küresel siyasette 19. yüzyılın emperyal amaçları ile döndü desek yerinde olacaktır. 19. yüzyıl güç kaygıları ile ilerlenmekte. Bu bağlamda, Tablo-2, Trump’ın ikinci dönem vizyonunu ortaya koymaktadır. Burada en temel konu, ciddi anlamda pragmatist yaklaşımların reel-politik ile korunma amacıdır. Bu nedenle, Trump aslında dış politikada takip edeceği yönü, kabinesinin yapısıyla da belirlemektedir. Çünkü bu kabine, ilk dönemdekine kıyasla daha “şahin” ve elbette daha kontrol edilebilir bir yapı sergilemektedir.
Üstte bahsedilen narsistik kişilik tanımlamasının arka planında yer alan eski danışmanlık süreci de göz önünde bulundurulduğunda, Trump’ın ekip arkadaşları konusunda daha fazla kontrol ve ortak noktalar üzerinden hareket ettiği söylenebilir. Bu durum, Trump’ın kabinesinde giderek daha az ayrık görüş istemesi ve liderliğinin tam anlamıyla otoriter bir çizgiye evrilmesi olarak da yorumlanabilir.
Tablo-2: Trump Dönemi Dış Politik Yaklaşım ve Örnekler
| Dış Politika | Trump Yaklaşımı | Örnekler |
| Belirleyici Merkez | Trump ve Kurduğu Ekip | Elon Musk Önemli Bir Örnek Doge’u Kurdular |
| İttifaklar | İttifak Konusu Görecelidir
Anlık İlişkiler ve Çıkarlar |
Kanada ve Grönland Örnekleri |
| Kriz Yönetimi | Kişisel Yaklaşımlar Belirleyici | Uçak Kazaları Sonrası Açıklamalar |
| Ticari Ortaklıklar | Ticaret Savaşları | Gümrük Tarifelerini Artırmak (Kanada Meksika ve Çin) |
| Güç Kullanımı | Sert Güç/ İktisadi Cezalandırma | Kolombiya Örneği |
Burada, dış politikada “Batı Karşıtları Ekseni” olarak adlandırılan Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore bloğunun ABD karşısında şekillenişi, Trump’ın stratejilerinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Ancak bu yeni dönem, Trump için bir sorun değil; aksine bir avantaj olarak sistemin mevcut yapısında çok merkezlilik açıklamalarını da beraberinde getirmiştir. Özellikle Marco Rubio’nun açıklamaları bunu tasdik etmektedir. Bu noktada, yeni dönemde ABD kendi yakın çevresine dönerken ve kendi sınırlarına odaklanırken, aynı zamanda 19. yüzyılın emperyal hırslarıyla bu süreci yönetmektedir. Buna karşılık, dış politikada ticari gücü bir araç haline getirmiştir.
Çok merkezli bir anlayışın dış politika yaklaşımı, savaşları bitirmekten ziyade yeni iş birlikleri kurmaya odaklanmaktadır. Bunun şüphesiz en önemli yansıma alanı Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş olacaktır. Bu açıdan, bir uzlaşı alanı yaratılır mı, bu görülecek. Ancak buna karşılık, ABD’nin Kuzey Kutbu açılımı ve küresel ticaret sisteminde önemli geçiş güzergâhlarına yönelik atılımları, yeni dönemde hangi alanlara odaklandığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Güç ve ticaret, bu dönemin yeni kodları haline gelmiştir.
Son olarak eklememiz gereken konu, Trump’ın ilk resmi ziyaretini gerçekleştiren Netanyahu ve akabinde yapılan açıklamalardır. Çünkü Trump, bu ziyaret sonrasında Gazze’yi “yıkım alanı” olarak adlandırırken aynı zamanda Gazze’yi ABD’nin kontrolüne alma amaçlarını hiçbir çekincesi olmadan açıklamıştır.
Gazze süreciyle ilgili olarak Trump, Biden yönetimini İsrail-Filistin meselesindeki tutumu nedeniyle sürekli eleştirmiştir. Hatta seçim kampanyası döneminde de “İsrail’in en büyük destekçisi kim?” mücadelesi verilmişti. Biden sonrasında Kamala Harris ile devam eden bu yarış, son gelişmeler düşünüldüğünde Trump’ın kazandığı bir süreç olarak değerlendirilebilir. Trump, şüphesiz ABD tarihinde İsrail’i desteklemenin ötesine geçen tek lider olabilir. Bunun nedeni, Gazze işgaline doğrudan ortak olma ve Gazze’den Filistin halkını sürgün etme politikasını açıkça dile getirmiş olmasıdır. Nitekim bu durum, Trump’ın pragmatist ve kendi çıkarı odaklı yaklaşımı içinde şaşırtıcı değildir. Sonuç olarak, Trump’ın güçlü lider kişiliği, uluslararası hukuku tanımayan bir lider konumuna evrilme eğilimleri göstermektedir.
Sonuç
Nitekim, Trump’ın siyaset dışı kimliği, onu seçmen nezdinde daha da önemli bir konuma getirmektedir. Kendine has üslubu ve açık sözlülüğü, geleneksel davranış kalıplarını ve beklentileri altüst etmektedir. Elbette, bu durumun Trump’ın kişiliğinin bir yansıması olduğu unutulmamalıdır. Makyavelist ve maksimum düzeyde pragmatist kişilik özellikleri, başkanlık döneminde özellikle söylemleri ve uygulamalarıyla kendini göstermiştir. Bu yönüyle, farklı bir küresel siyaset anlayışının kapılarını aralamış ve özellikle ikinci döneminde bu etkileri daha belirgin hale getirmiştir.
Son noktada, Trump çağın şartlarını ve ihtiyaçlarını görmekten ziyade, kendi çıkarlarını gözeten bir yaklaşımla hareket etmektedir. 21. yüzyıl dünyasında ittifak veya dostluklardan ziyade, tam anlamıyla ABD çıkarlarına uyan ittifaklar ve dostluklar kurma eğilimini uluslararası arenaya taşımaktadır. Tabii burada, ABD içinde bahsi geçen müesses nizamın nasıl bir tutum sergileyeceği de önemli olacaktır. Çünkü “ABD, yeni bir döneme yeni bir lider ile mi giriş yaptı, yoksa Trump sistemden bir sapma mı oluşturdu?” sorusu, ilk yüz günlük başkanlık süreci içinde yanıt bulacak gibi durmamaktadır.


