Donald Trump’ın Grönland’ı satın alma ya da ele geçirme politikası, her ne kadar bir önceki başkanlık döneminde söylemlerle dile getirilmeye başlanmış olsa da aslında bu bölgeye yönelik ilgi, Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlık sürecine kadar uzanmaktadır. Bilindiği üzere ABD, 1776 yılında 13 koloninin Birleşik Krallık’a karşı isyanıyla bir varoluş savaşı başlatmıştır. Yeni Kıta olarak adlandırılan Amerika kıtasında ABD’nin kuruluş aşaması ve ardından gelen genişleme süreci bu bağlamda oldukça önemlidir. Zira burada yeni oluşan bu siyasi entitenin genişlemesi; işgal, savaş ve toprak satın alma yöntemleriyle gerçekleşmiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, bugün ABD’nin kuruluşundan itibaren izlediği çizginin bir yansımasını görmekteyiz demek yanlış olmayacaktır. Trump yönetimi, 18. yüzyılda başlayan bu kurumsal sistematiği farklı bir uluslararası konjonktür içinde uygulamaya çalışmaktadır.
Belki de olayların biraz geçmişine odaklanmak, bize bugüne ve özellikle de ABD’nin politikalarına dair daha net bir çerçeve sunabilir. Bunun nedeni, tarih boyunca imparatorlukların ve evrilen büyük güç konumundaki aktörlerin uluslararası sistemde belli güdülerle ve belirli politik amaçlarla hareket etmeleridir. İşte bu noktada Grönland meselesi de ABD için, kuruluşundan bu yana unutulmayan bir politikanın parçası olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, Trump’ın dile getirdiği ve belki de çoğu kişiye çılgınca gelen Grönland’ı satın alma fikri, aslında ABD’nin kurucu zihin dünyasında yer alan ve unutulmayan bir stratejinin yansımasıdır denebilir. Bu bağlamda, 21. yüzyılın tıpkı 19. yüzyıldaki jeopolitik bölüşümler ve güç mücadeleleri dönemine dönüldüğü bir evrede, Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası gibi ABD’nin “buzullar politikası”nı gündeme taşıması da şaşırtıcı değildir. Nitekim Trump, hem 2019’daki ilk başkanlık döneminde hem de 2025’ten itibaren yeniden bu konuya odaklanarak Grönland’ı satın alma isteğini uluslararası alanda açıkça dile getirmektedir.
Trump Döneminde 19. Yüzyıl Jeopolitik Yayılım Politikalarına Dönüş
1534 yılında Fransızlar Kanada’ya yerleşirken, 1565 yılında İspanyollar Florida’da ilk koloniyi kurmuşlardı. İngilizler ise 1607 yılında Virginia’da ilk yerleşimlerini kurdular. Yani Amerika kıtasında hikâye, ABD’nin kuruluşu için Avrupalıların sömürge yaklaşımıyla başlamıştır. İngiltere’nin kontrol ettiği bölgeler, krallığa doğrudan bağlı alanlar hâlinde olup merkezden vali atanarak yönetilmekteydi. Ancak bu durumun sürekliliği, artan vergiler ve zamanla oluşan siyasi talepler neticesinde bozuldu. 1775 yılında silahlı çatışmalar başladı ve 4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi yayımlandı. Böylece bugünkü ABD kurulmuş oldu diyebiliriz. Fakat hikâye bununla sınırlı kalmadı.
1783 yılında İngiltere, ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. Bağımsızlık sonrası sınırlar da şekillendi. Kuzey sınırları bugünkü ABD-Kanada sınırları olarak neredeyse hiç değişmedi; ancak diğer sınırlar değişime açık kaldı. 13 koloniden 13 eyalete evrilen ABD, hızla yeni eyaletler ve topraklar elde etmeye başladı. 1803 yılında, Napolyon Bonapart imparatorluğunu ilan etmeden kısa bir süre önce Louisiana’yı 15 milyon dolara ABD’ye sattı. Akabinde, güney sınırları net olmayan İspanya ile olan komşuluğa da son verildi. 1819 yılında Florida, İspanyollardan 5 milyon dolara satın alındı. 1844 yılında Teksas, 1848 yılında ise Kaliforniya ABD topraklarına dâhil oldu.
ABD’nin Grönland İlgisi
Tam bu noktada ABD’nin Grönland ilgisine bakmak gerekecek çünkü buraya dair ilginin, 1867 yılında Rus İmparatorluğu’ndan Alaska’nın 7.2 milyon dolara alınması ile başladığı söylenebilir. Kimilerine göre bu yalnızca bir buzul olarak görülebilir; ancak 21. yüzyılı öngören bir yatırım olduğu da söylenebilir. Nitekim buzulların erimeye başlaması ile yer altı zenginlikleri ve özellikle Kuzey Kutbu üzerinden küresel ticaretin yeni rotalar sunması, önemli bir ilgi nedeni hâline gelmiştir. Bu dönemde Dışişleri Bakanı William Seward, Grönland’ı satın alma fikrini dile getirmiştir. Bunun temel nedeni o dönemde ilk bakışta İngiliz etkisini azaltmak gibi görülse de arka planda kömür yatakları ve geniş balıkçılık olanakları olduğu unutulmamalıdır. Sanayi Devrimi’nin etkisiyle makineleşmenin başladığı bir dönemde, kömür gibi bir madde en önemli kaynaklardan biri olarak kabul edilmekteydi. Ancak şunu da eklemek gerekir ki Grönland ABD için stratejik bir alan olarak düşmanlar ortaya çıktığında daha da önemli bir hâle gelmektedir. Keza ABD, II. Dünya Savaşı’nda savaşa girmeden Almanların Danimarka’yı işgali sonrasında, Almanya ile bir anda Grönland üzerinden komşu oldu denebilir. Bu açıdan bakıldığında, ABD II. Dünya Savaşı sonrasında bölgede kontrolü sağlamak adına büyük bir adım atmış ve ABD Başkan Harry S. Truman döneminde, Dışişleri Bakanı James Byrnes, adayı 100 milyon dolar değerinde külçe altın karşılığında satın almak için teklif sunmuştur. Ancak Danimarka bunu reddetmiştir.
Nitekim, Grönland’ın stratejik önemini de anlayan ABD, Sovyetler’e yönelik uzun menzilli bombardımanlar için yakıt ikmali noktası sağlamak açısından Soğuk Savaş dönemi boyunca adayı bir üs olarak seçmiştir. Adada Thule Hava Üssü (Pituffik Uzay Üssü) 1951 yılında “Blue Jay” kod adıyla tamamen gizli bir şekilde inşa edilmiştir. 20 gemi, 12 bin personel ve 300 bin ton malzeme ile gerçekleştirilen bu devasa operasyon, ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki küresel askeri stratejisinin önemli bir adımı olmuştur.
Harita 1: Grönland Jeopolitik Konumu ve Thule Üssü

Kaynak: Top War.
Son noktada ABD bu askeri üs ile 1950’li yıllardan itibaren Sovyetler Birliğine karşı 63 radar ve iletişim istasyonundan oluşan Distant Early Warning (DEW) hattını kurmuş ve Alaska’dan Baffin Adası’na kadar uzanan, yaklaşık 69. paralel boyunca yerleştirilen bu 3000 millik hat, kuzeyden gelebilecek bombardıman uçakları veya füze saldırılarını tespit etmek amacıyla birbirini kapsayan radar alanları sağlamıştır.
Peki Yer Altı Kaynakları?
Grönland da tıpkı kutup bölgesindeki diğer teritoryal alanlar gibi azalan buzullar ile yeni maden ve yer altı enerji kaynakları noktasında yeni rezervlerin olduğu bir alan potansiyeline sahiptir. Bu kapsamda özellikle Avrupa Birliği’ (AB)nin de bölgede gözü olduğu söylenebilir. Çünkü Grönland, AB’nin resmi kritik hammaddeler listesinde yer alan 34 mineralden 25’i açısından büyük, henüz keşfedilmemiş bir potansiyele sahiptir. Bunlar arasında nadir toprak elementleri, grafit, platin grubu metaller ve niyobyum da yer alıyor. Öte yandan AB’nin bu bölgeye ilgisinde yeşil enerji faktörü de önemli çünkü ada rüzgar türbinleri, elektrikli araçlar, savaş uçakları ve silah sistemleri gibi ekipmanlara güç sağlayan kompakt, süper güçlü mıknatıslar oluşturmak için kullanılan “nadir toprak elementleri” olarak bilinen çok sayıda metal kaynağı bulunuyor.
Harita 2: Grönland Mineral Sahaları

Kaynak: GEUS üzerinden Mineral oluşum bölgeleri odaklı olarak hazırlanmıştır.
Ancak hemen belirtmek gerekir ki Grönland çevresel kaygılar nedeniyle petrol ve doğal gaz arama ve çıkarımı konusunda yasakları olan bir bölgedir. Keza madencilik sektörünün gelişimi de bürokratik engeller ile karşı karşıyadır ancak buna rağmen kıyı şeridi içinde çalışmalar devam etmektedir.
Tablo 1: Grönland’da Bilinen Kritik Hammadde Kaynaklarının Genel Görünümü


Kaynak: MiMa’nın konuya ilişkin yayınladığı rapor ekseninde hazırlanmıştır.
Gelişen teknolojiyle birlikte artan kritik maden ve element ihtiyacı, günün sonunda yaklaşık 56.000 kişilik toplam nüfusa sahip olan Grönland’ı, dünyanın ve büyük güçlerin gündeminde yer alan, 21. yüzyılın jeopolitik mücadelesinin merkezlerinden biri hâline getirmektedir. Bu kapsamda, ABD’nin tarihsel hırslarıyla da birleşince, Grönland’ın yer altı kaynaklarının potansiyeli çok daha önemli bir boyut kazanmaktadır. Nitekim bölgenin zenginliklerine bakıldığında, özellikle Feldispat ve Zirkonyum, Grönland’daki en büyük rezervlere sahip kaynaklar olarak öne çıkmaktadır. Bu açıdan, grafik ve tabloya dikkatle bakıldığında, şu ana kadar varlığı kanıtlanmış maden ve elementlerin, özellikle teknolojik atılımlar açısından ne denli kritik bir rol oynadığı açıkça görülecektir.
Aslında Grönland konusu, Ukrayna’nın yer altı zenginliklerine odaklanan bir ABD perspektifinden bakıldığında, jeopolitik sömürgeciliğin bir yansımasıdır. Aynı durum Avrupa Birliği açısından da farklı düşünülmemektedir. Çünkü 21. yüzyılın yeni sömürü biçimi olarak tanımlanan jeo-kolonyalizm (jeo-sömürgecilik) kavramı giderek daha belirgin hâle gelmektedir.
Günümüzde devletler yalnızca belirli bir coğrafyanın ham madde kaynaklarıyla ilgilenmemekte; aynı zamanda o coğrafyanın sunduğu tüm stratejik imkânlar — enerji altyapısı, ulaşım koridorları, dijital sistemler ve hatta yönetim yapıları — üzerinden dış politikalarını şekillendirmektedir. Nitekim geçmişte su kaynakları ve verimli toprak alanları ön plandayken, 19. yüzyılda enerji odaklı bir mücadeleye dönüşmüş ve bu durum 20. yüzyıl boyunca da devam etmiştir. Ancak günümüzde, nadir toprak elementleri ve değerli madenlerle ilerleyen teknolojik dönüşümler, meseleyi bir üst boyuta taşımıştır. Bu gelişmeler, jeo-sömürgeciliğin günümüzdeki doğasını şekillendirmektedir.
Nitekim Grönland açısından da bu durum geçerlidir. Bölgede bulunan askeri üssün varlığı ve tarihsel olarak Grönland’ın jeopolitik konumunun yarattığı stratejik üstünlük, burayı çok daha önemli bir hâle getirmiştir. Grönland’ın yer altı kaynakları konusunda sahip olduğu rezervlerin pek çok uluslararası şirketin dikkatini çektiğini unutmamak gerekir. Critical Metals Corp, nadir toprak elementleri ve kritik minerallerin madenciliğinde öncü bir şirket olarak öne çıkmaktadır. Şirketin, enerji dönüşümü için değerli metaller çıkarmaya yönelik faaliyetleri kapsamında lityum piller de dahil olmak üzere endüstriyel yan ürünleri geri dönüştürmeye odaklandığı bilinmektedir. İlginçtir ki, Trump başkanlık koltuğuna oturmadan önce Grönland’da önemli bir adım atılmıştır. Ocak 2025 itibarıyla Critical Metals, piyasa değerinde muazzam bir artış yaşamış ve değeri yaklaşık 670,63 milyon dolara ulaşmıştır.
Bölgede yalnızca ABD ve AB değil, Çin’in de yer alma girişimleri önemlidir. Ancak, ABD’nin Grönland konusunda çok daha önceden Çin’i ve diğer aktörleri devre dışı bırakma adına adımlar attığı söylenebilir. Nitekim, Tanbreez Mining’in CEO’su Greg Barnes, Güney Grönland’daki projeleri ziyaret eden ABD’li yetkililerin, nakit sıkıntısı çeken şirkete projeyi Pekin bağlantılı bir alıcıya satmamaları konusunda baskı yaptıklarını belirtmiştir. Akabinde, Critical Metals’ın en önemli projelerinden biri olan Güney Grönland’daki Tanbreez Nadir Toprak Madeni öne çıkmıştır. Keza bir diğer ABD merkezli bir şirket GreenMet de nisan ayı başında bahsi gecen ve dünyanın en büyük nadir toprak projelerinden biri olan Tanbreez ile stratejik bir ortaklık kurduğunu duyurmuştur.
Nitekim, ABD’nin tarihsel olarak bir dış politika hedefi hâline gelen Grönland meselesi, bu konunun yalnızca Trump dönemine özgü bir gelişme olmadığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu açıdan, Trump’ın başkan olması akabinde yaptığı açıklamalar ile J. D. Vance ve Donald Trump Jr.’ın Grönland’a gerçekleştirdikleri özel ziyaretler, Trump’ın adaya yönelik egemenlik iddialarının yalnızca sembolik değil, aynı zamanda tarihsel ve jeo-sömürgeci bir yaklaşımın göstergesi olduğunu ortaya koymaktadır. Jeopolitik sömürgecilik, 21. yüzyılın gerçekleriyle birlikte yeni bir sömürü alanı olarak, geçmişin sürekliliği ile yeniden karşımıza çıkmaktadır.
