back to top
15 Ocak, 2026, Perşembe

Bir Hafıza Savaşı: İsrail’in Şeytanlaşması

YayınlarAnalizBir Hafıza Savaşı: İsrail’in Şeytanlaşması

Bir Hafıza Savaşı: İsrail’in Şeytanlaşması

Kur’ân-ı Kerim, insanı “nisyan” (unutma) ile sınanmış bir varlık olarak tanımlar (Tâ-Hâ 20:115). Ne var ki savaş, zorunlu göç, işgal ve güvenlik tehdidi gibi travmatik olaylar yalnızca bireyleri değil; toplumların kolektif hafızasını da derinden etkiler. İnsan, yalnızca bireysel geçmişini değil, ait olduğu toplumun tarihsel deneyimlerini de bilinçaltında taşır. Bu toplumsal hafıza, yalnızca tarih kitaplarında değil; dilde, sembollerde, kültürel pratiklerde ve kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılarda yaşamaya devam eder. Toplumlar, yaşadıkları travmaları unutmamakla kalmaz; zamanla bu acı deneyimleri kimlik inşalarının bir parçası hâline getirirler. Bazı durumlarda, tarihsel olaylar yalnızca birer “vaka” olmaktan çıkarak düşmanlık ya da korku imgelerine dönüşür. Böylece, tarihsel aktörler yalnızca geçmişin birer figürü değil, kolektif bilinçte ötekileştirilmiş, hatta zamanla demonize edilmiş (şeytanlaştırılmış) varlıklar hâline gelebilir. Bu nedenle insan hem unutmaya yatkın hem de hatırlama yükümlülüğü taşıyan bir varlıktır.

Filistin topraklarında bir asra yaklaşan çatışma ve İsrail terör devletinin zulmü, bu hatırlama yükünün en çarpıcı örneklerinden biridir. 1917 Balfour Deklarasyonu ile başlayan, 1948’deki Nakba (Büyük Felaket) ile derinleşen ve 1967 ile 2000’li yıllarda yeni boyutlar kazanan süreç; Filistin halkının yerinden edilmesine, sistematik ayrımcılığa ve soykırıma sahne olmuştur.  Bugün Filistin’de gerçekleştirilen soykırımla ile birlikte yüz binlerce sivilin yerinden edilmesi, on binlerce çocuğun hayatını kaybetmesi, hastanelerin, okulların, ibadethanelerin ve sığınakların doğrudan hedef alınması; modern çağın kolektif hafızasında karanlık bir iz bırakmaktadır.  Gazze’de yaşanan insani trajediler yalnızca savaşın değil, savaş dışı alanların da ne denli güvensiz hâle geldiğini göstermektedir. Özellikle yardım dağıtımları sırasında – ekmek ve su için bekleyen sivillerin, çocukların ve bebeklerin hedef alınmasına ilişkin görüntüler – küresel kamuoyunun vicdanında silinmez izler bırakmıştır.

7 Ekim 2023 tarihinde başlayan ve hâlâ devam eden Gazze’deki saldırılar, insanlık hafızasında derin ve karanlık bir iz bırakmıştır. Uluslararası toplumun neredeyse tamamı tarafından “soykırım” olarak tanımlanan bu süreç, yalnızca Gazze Şeridi ile sınırlı kalmamış, İsrail’in bölgedeki agresif politikalarının Lübnan, Suriye, Yemen ve son olarak İran’a kadar uzandığı görülmüştür. Uzmanlar ve siyasetçiler, İsrail’in bölge genelinde izlediği bu genişleme politikasının Orta Doğu’nun genel güvenliğini ciddi biçimde tehdit ettiğine dikkat çekmektedir.

İsrail’in özellikle ABD’nin desteğiyle yürüttüğü bu askeri ve siyasi operasyonlar, yalnızca bölgesel değil, küresel düzeyde de güç dengelerini etkilemekte; İsrail ve ABD’nin, dünya kamuoyunu ve uluslararası normları kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdiği yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir. Bu baskı mekanizması, kimi zaman medya, kültürel üretim ve dijital platformlar aracılığıyla “yumuşak güç” şeklinde, kimi zaman da doğrudan askeri müdahaleler yoluyla kendini göstermektedir.

Nitekim İsrail’in İran’daki üst düzey bürokratlara yönelik suikastları, Batılı medya organları tarafından çoğu zaman olağan veya kabul edilebilir bir stratejik hamle olarak sunulurken İran’ın buna yönelik misillemeleri ise sıklıkla “terör saldırısı” çerçevesinde haberleştirilmektedir. Bu çifte standart, uluslararası kamuoyunun algısını yönlendiren medya söylemlerinin ne denli seçici ve taraflı olabileceğini ortaya koymaktadır.

Son aylarda İsrail’in Gazze’de uyguladığı sistematik şiddet, yalnızca sahadaki yıkımla sınırlı kalmamış; modern iletişim araçları ve canlı yayın teknolojileri sayesinde adeta bir “seyirlik şiddet” unsuruna dönüşmüştür. Gazze’de sivil halka yönelik saldırıların, yardım dağıtımı esnasında dahi aralıksız devam etmesi ve tüm dünyanın gözü önünde adeta bir dizi senaryosu gibi kurgulanarak yayınlanması, insanlığın kolektif vicdanında ve hafızasında onarılması güç yaralar açmaktadır.

Siyonistlerin Dünya Sahnesinde Yeniden Tanımlanışı: Bir Hafıza Yenilemesi

Yüz yıllar boyunca mağduriyet söylemini ustalıkla kullanan Yahudiler, küresel vicdanda kendilerine ayrıcalıklı bir yer açmayı başardı. Sinema endüstrisinden dijital platformlara kadar uzanan geniş bir medya ağıyla hafızaları yöneten, algıları inşa eden bir tarih yazımı ortaya koydular. Bu sayede, uzun süre boyunca korunması gereken bir halk olarak tanımlandılar.

Ancak özellikle son yüzyılda ve bilhassa yakın dönemde yaşanan sistematik vahşetler, bu imajı derinden sarstı. Artık dünya halkları, bireysel acılardan değil, kitlesel zulümden, işgalden ve soykırımdan söz ediyor. Kolektif hafızada giderek daha fazla yer edinen gerçeklik, bir halkın değil; o halk adına işlenen insanlık suçlarının izlerini taşıyor. Yahudiler artık mazlum değil, mazlumiyetin ardına saklanarak zalimleşen bir yapının sembolü olarak hatırlanıyor.

7 Ekim 2023 sonrasında hem İsrail vatandaşlarının hem de İsrail hükümetiyle özdeşleştirilen kişilerin dünya genelinde daha temkinli hareket ettiği dikkat çekmektedir. Özellikle diaspora Yahudileri ve yurt dışında bulunan İsrailli yolcular; pasaportlarındaki simgeleri gizlemekte, Davud Yıldızı taşıyan objelerden kaçınmakta, sosyal medya profillerinde kimliklerini bulanıklaştırmakta ve konum paylaşımı yapmamaktadırlar. Bu tutumlar, “görünür olmak” ile “hedef hâline gelmek” arasındaki çizginin ne denli inceldiğini göstermektedir. İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi, Haziran 2025’te yayımladığı bir uyarıda, yurt dışındaki İsraillilere Yahudi veya İsrailli kimliğini açığa vurmamaları, kalabalık etkinliklerden uzak durmaları ve sembolik objeleri kullanmamaları yönünde tavsiyelerde bulunmuştur.

Aynı dönemde, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yapılan bazı saha gözlemleri, kamuya açık alanlarda Filistin bayrakları ya da “From the River to the Sea” gibi sloganların bazı bireylerde yoğun korku, tehdit ve panik duyguları tetiklediğini ortaya koymuştur.[1] Bu tepkiler yalnızca Orta Doğu’daki savaşın değil, onun küresel duygulanımsal ve kimliksel izdüşümünün de oldukça derin olduğunu ortaya koymaktadır. İsrail pasaportuna yönelik algının bazı ülkelerde giderek negatifleştiği, sınır kontrollerinde sorgulamaların arttığı ve güvenlik protokollerinin sıkılaştığı da çeşitli seyahat raporlarında belgelenmiştir.

Dijital platformlar, medya ve uluslararası diplomasi artık yalnızca bilginin değil, hafızanın da savaş alanlarıdır. Bugün pasaportların gizlenmesi, ulusal simgelerin örtülmesi, sosyal medya kimliklerinin silikleşmesi; yaşananların unutulmayacağının ve tarihin önünde hesap günlerinin geleceğinin sezgisel bir dışavurumudur.

Bu bağlamda bazı siyonist çevrelerin ve İsraillilerin Filistin ya da Türk bayraklarına gösterdiği aşırı tepkiler; adaletsizliklerin vicdani ağırlığını taşıyamamanın, bastırılmış suçluluk duygusunun ve savunma refleksine dönüşen bir psikolojik kırılmanın işaretidir. Aynı zamanda bu tavır, derin bir korkunun ve yerleşik bir güvensizliğin dışa vurumudur.

Filistin bayrağı, sembolik düzlemde Yahudi varlığına karşıt bir unsur olarak kodlanmakta; bu ise İsrail’in kolektif bilinçaltında “ya biz ya onlar” ikilemine dayanan bir paranoyaya neden olmaktadır. Ortaya çıkan psikotik algı; İsraillinin hayatta kalmak için Filistinliyi, İranlıyı ve genelde Müslüman’ı yok etmek zorunda olduğuna dair sapkın bir inancı beslemektedir. Bugün küresel ölçekte, “Yahudi” kimliğinin temsil ettiği tarihsel yük ve zulmün gölgesi altında Yahudi olarak görünmek bizzat Yahudilerin bile kaçındığı bir imaj hâline gelmiştir. Bu, insanlığın kolektif hafızasında derin izler bırakmış bir trajedinin ironik sonucudur. İsrail terör örgütünün 500 binden fazla Filistinliyi soykırıma maruz bırakmasının ardından şimdi de İran’a karşı bir savaşa girişmesi, yalnızca Orta Doğu’yu değil, tüm dünyayı etkileyen yeni bir belirsizlik sürecine işaret etmektedir. Tarih boyunca “lanetli kavim” olarak anılan İsrail, gerçekleştirdiği savaş suçları, sivil katliamları ve sistematik şiddet eylemleriyle küresel hafıza savaşlarının başlıca öznesi hâline gelmiştir.

Siyonist ideolojiye bağlı gruplar, dijital mecralar, sosyal medya platformları ve küresel ekonomik-siyasi ilişkiler üzerinden son yüzyılda kimliklerini yeniden tanımlama ve geçmişin izlerini silme çabası içine girmiştir. Ancak yaşattıkları zulümler, toplumsal bellekte Yahudi kimliğine dair algıların insani sınırların ötesine geçmesine neden olmuş; onları ahlaki meşruiyet zemininin dışına itmiştir. Gelecekte tarihsel olarak “şeytani bir varlık” olarak anılma riski taşıyan bu ideolojik yapı, şimdiden küresel düzeyde kimliğini, dilini ve pasaportunu gizleme refleksi göstermektedir. Filistin ya da Türk bayrağı gibi sembollerle karşılaştıklarında verdikleri aşırı tepkiler – panik, travma, sinirsel çöküş – aslında bu suç yükünün ve toplumsal dışlanmanın bilinçaltında nasıl bir savunma mekanizmasına dönüştüğünü ortaya koymaktadır.

Bugün Filistin bayrağı hem direnişin hem de kolektif hafızanın bir sembolüdür. Öte yandan İsrail bayrağı ve sembolleri, bazı çevrelerde nefret, şeytani varlık, korku ya da öfke gibi yoğun duyguların tetikleyicisine dönüşmüştür. Bu sembolik dönüşüm, hafızanın kimliklerle nasıl iç içe geçtiğini ve siyasi travmaların kolektif bilinç üzerindeki etkilerini anlamamız açısından son derece kritiktir. Kampüslerdeki gerilimler, kültürel boykot çağrıları, İsrail terörünü savunanlara saldırılar ve Filistin yanlısı eylemler, artık yalnızca politik değil; duygulanımsal bir savaşa dönüşmüş durumda. Bu savaşta tarafını insanlık değerlerinden yana, Filistinlilerden yana seçen küresel vicdan, hafızanın hangi safta şekillendiğini de açıkça göstermektedir.

İsrail Vatandaşlarına Resmi Kısıtlamalar, Diplomatik Notalar

İsrail terör devletinin 2023 yılından itibaren Filistin’de sürdürdüğü soykırım ve diğer ülkelerde gerçekleştirdiği saldırılar, tüm dünyanın hafızasında derin izler bırakmış ve uluslararası toplumun İsrail vatandaşlarına yönelik yaklaşımını köklü şekilde değiştirmiştir. İsrail’in devlet düzeyinde işlediği suçların yarattığı tepki, çeşitli ülkelerde İsrail vatandaşlarına yönelik resmi kısıtlamalara ve diplomatik notalara yansımıştır.

İşte öne çıkan bazı gelişmeler:

-Maldivler, Haziran 2024’te İsrail pasaportluları tamamen yasakladı.
-Şubat 2025’te Yeni Zelanda, e-vize formuna “Hangi IDF biriminde hangi yıllar görev yaptınız?” sorusunu ekledi.
-Aralık 2024’te sızan Frontex yönergesi, Schengen sınırlarında İsraillileri “kamu-düzeni riski” koduna alıp ikincil sorguya yönlendirilmesini önerdi.
-13 Haziran 2025’te Lufthansa, Emirates, Delta ve Air France Tel Aviv hatlarını askıya aldı; yaklaşık 50.000 İsrailli transit ülkelerde mahsur kaldı.
-İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi 25 Mayıs 2025’te “Davud Yıldızı, İbranice yazı ve canlı konum paylaşımından kaçının” uyarısı yayımladı .

-Brezilya polisi Şubat 2025’te tatildeki bir IDF yedek subayını yerel STK’nın soykırım şikâyetiyle gözaltına aldı.
-Peru savcılığı Mayıs 2025’te “bilinmeyen İsrail personeli” hakkında savaş suçu soruşturması başlattı.

İsrail Vatandaşlarının Günlük Gizlenme Pratikleri

-Backpacker forumları, Schengen geçişinde AB pasaportunu öne çıkarmayı ve hostellerde İngilizce dışında dil kullanmamayı tavsiye ediyor.
-Amazon’da satılan İsrail flaması yamasında Ekim-Aralık 2024 döneminde %27 iade görüldü; yorumların çoğu “güvenlik için söküyorum” diyor.
-Viyana’da ebeveynler çocuklarına kipa yerine beyzbol şapkası taktırıyor.
-IDF, Ocak 2025’te muharip personele “yurt dışına sivil kıyafetle uçun, sosyal medyada yüzleri blur’layın” talimatı verdi.
-Kyoto’daki bir guest-house, İsrailli konuklardan “savaş suçu işlemedim” beyanı imzalamasını isteyince diplomatik nota yedi.

Kampüs, Sanat ve Spor Arenasında Dışlama

-Columbia Üniversitesi raporu, İsrailli öğrencilerin Zoom’da soyadını kısalttığını, İbranice tişört giymediğini kaydediyor.
-Harvard’ın Nisan 2025 ASAIB raporu, kariyer etkinliklerinde “İbranice konuşmayın” uyarısı yapıyor.
-Cinemes Girona, Barselona’daki İsrail film festivali gösterimlerini tehditler sonrası iptal etti.
-Endonezya 2024’te İsrail badminton sporcusuna vize vermeyerek dünya şampiyonasına katılımı engelledi.
-Columbia Business School hocası Shai Davidai, 7 Ekim sonrası kampüse alınmadığını duyurdu.

Sokak Şiddeti, Vandalizm, Turizm Dışlaması

-Boulder’da 1 Haziran 2025’te İsrail nöbetine düzenlenen alev-makinesi saldırısı 14 kişiyi yaraladı.
-Paris’te 31 Mayıs 2025’te Shoah Anıtı ve iki sinagog yeşil boyayla tahrip edildi.
-Amsterdam’da 8 Kasım 2024’te Ajax-Maccabi maçı sonrası İsrailli taraftarlar linç girişiminden kurtuldu.
-Latin Amerika sahil hostellerinde “No Israelis” ya da “ön-ödeme zorunlu” uygulaması, yolcular tarafından Reddit’te belgeleniyor.

Kamuoyu, Dijital Nefret ve Görünmezlik Yorgunluğu

-Pew’in 24 ülkede yaptığı 3 Haziran 2025 anketinde, katılımcıların ortalama %61’i İsrail’e olumsuz bakıyor; %76’sı Netanyahu’yu onaylamıyor.

-Indiana University raporu, X ve TikTok’ta antisemitik içerik oranının %31 arttığını saptadı.

Harvard ASAIB raporu, İsrailli öğrenciler arasında “kimlik silme yorgunluğu”nu en yaygın ruh-sağlığı şikâyeti olarak kaydediyor.

-Harvard’ın Nisan 2025 tarihli ASAIB raporu, jüriyle görüşülen Yahudi öğrencilerin %38’inin kendisini arkadaş çevresinden sakladığını, “kimlik silme yorgunluğu” ifadesinin de rapora bizzat öğrencilerce eklendiğini aktarıyor. Raporda bu kavram “sürekli sembol gizleme, konuşma sansürü ve sosyal geri çekilmenin yarattığı kronik tükenme” olarak tanımlanıyor.

-ADL × Hillel × College Pulse ortak anketi (Ocak 2025; 128 kampüs, 1 030 katılımcı) Yahudi öğrencilerin %41’inin aktif olarak kimliğini gizlediğini, %22,9’unun ek güvenlik önlemi aldığını ve %13’ünün sosyal etkinliklerden kaçındığını buldu. Kimlik gizleme skorları yükseldikçe “kampüste kendimi güvende hissediyorum” puanı belirgin biçimde düşüyor.

-Brandeis “Campus Voices” (Aralık 2024) derin görüşmelerinde öğrencilerin %45’i kipa veya Davud Yıldızı takmayı bıraktığını; bu grupta ortalama PHQ-9 depresyon skorunun diğerlerinden 3,2 puan daha yüksek olduğunu rapor etti.

-Columbia Üniversitesi Antisemitizm Görev Gücü ikinci raporunda (Eylül 2024) öğrencilerin %52’sinin Zoom oturumlarında soyadını kısalttığını; kimliğini sakladığını söyleyenlerde anksiyete görülme oranının %61 olduğunu ve 16 ayda kampüste 517 antisemit olay kaydedildiğini belirtti.

-Mayıs 2025’te yayımlanan “Antisemitism on Campus in the Wake of Oct 7” başlıklı araştırmada, 11 Kuzey Amerika kampüsünde 742 öğrenci üzerinde yapılan taramada, orta-şiddetli düzeyde anksiyete oranı %37 olarak bulunmuştur. Ayrıca, kimliğini gizleme davranışının depresif belirtileri güçlü biçimde yordadığı belirlenmiştir.

– “Traumatic Invalidation” başlıklı ABD genel araştırması (Haziran 2025) Yahudi yetişkinlerin %64’ünün son altı ayda en az bir kez “kendimi sansürledim” dediğini, gizleme puanı yüksek olanlarda PTSD-8 belirti setinin %41’e çıktığını (karşı grupta %17) gösterdi.

-Davranışsal veriler de olguyu destekliyor: Amazon’da İsrail bayrağı yamalarının iade oranı 2024’ün son çeyreğinde %27’ye çıktı, çoğu müşteri yorumu “güvenlik için söküyorum” ifadesini içeriyor.  Aynı dönemde İsrail NSC’nin global uyarısı (25 Mayıs 2025) yurt dışındaki İsraillilere sembolik objeleri gizlemelerini önerdi.

Sonuç: İsrail Politikalarının Bedeli, Hafızada Silinmeyecek Bir İz

Pasaport kapağından sosyal medya profiline, kampüslerde konuşulan dilden konaklama tercihine kadar İsrailli kimliği artık çok katmanlı bir gizlenme protokolüne dönüşmüş durumda. Resmî yasaklar, sokak şiddeti, hukuki riskler ve dijital nefret söylemleri, bu davranışın geçici değil, kalıcı bir norm hâline gelmesine yol açıyor. İsrail vatandaşları bugün yalnızca sembollerini değil, isimlerini bile açıkça ifade etmekten kaçınmak zorunda kalıyor. Mevcut politikaların ve şiddet döngüsünün devam etmesi hâlinde, yakın gelecekte İsrail pasaportu ve kimliği, küresel düzeyde bir dışlanma ve güvensizlik nesnesine dönüşecek.

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü vahşi soykırım, küresel ölçekte insanoğlunda derin bir kolektif travma yarattı. Bu, yalnızca bugünün değil, geleceğin de hafızasına kazınacak bir kırılmadır. Gazze’de hayatını kaybeden çocukların, yıkılan şehirlerin ve kesintiye uğrayan yaşamların yarattığı vicdani etki, uluslararası kamuoyunun hafızasında silinmesi güç izler bırakmaktadır.

Tüm bu gelişmeler karşısında hafızamızı diri tutmak, geçmişin karanlık yüzünü unutmamak ve geleceğin yönünü daha sağduyulu biçimde aydınlatmak zorundayız. Çünkü bu mesele artık sadece bir siyasi tartışma değil, insanlığın karşısındaki en temel ahlaki sınavlardan biridir. Unutmamalıyız ki kolektif hafızalar, yalnızca geçmişi anmakla değil, geleceği şekillendirmekle de ilgilidir. Hafıza savaşları, eninde sonunda, başta İsrail ve ABD olmak üzere tüm ilgili aktörlerin kendi tarihsel sorumlulukları ve toplumsal travmalarla yüzleşmek zorunda kalacağı bir dönemi kaçınılmaz biçimde başlatacaktır.

Dr. Muhammed Ersin Toy, medya stratejistidir.
[1] Indiana University, 2024; Oversight Board Meta Raporu, 2024
Muhammed Ersin Toy
Muhammed Ersin Toy
Muhammed Ersin Toy, ilköğretim ve lise eğitimini Malatya'da tamamladı. Marmara Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü'nden onur derecesiyle mezun olduktan sonra, aynı üniversitede İletişim Bilimleri Yüksek Lisans programında, sosyal medya ve siyasal iletişim ilişkisine odaklanan tez çalışmasıyla yüksek lisans derecesini aldı. 29 Mayıs Üniversitesi'nde Felsefe alanında yüksek lisans eğitimi aldı. Doktora eğitimini İstanbul Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Anabilim Dalı'nda, Dijital Platformlar ve Netflix üzerine odaklanan çalışmasıyla onur derecesiyle tamamladı.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img