back to top
5 Aralık, 2025, Cuma
Ana SayfaYayınlarAnalizANALİZ | İslam’ın Uluslararası Konsolide Edici Gücünün Vaka Analizi

ANALİZ | İslam’ın Uluslararası Konsolide Edici Gücünün Vaka Analizi

İsrail ve Aksa Tufanı

7 Ekim Aksa Tufanı harekâtından itibaren yaşanan gelişmeler gerek Orta Doğu ekonomi politiğini gerek küresel ekonomi politiği temelden sarsmıştır. Artan güvenlik krizleri, jeopolitik riskler, nükleer tehlike ve üçüncü dünya savaşının ayak sesleri 7 Ekim sonrasında dünyanın nasıl şekillendiğini anlamayı zorunlu hâle getirmiştir. Uluslararası kurumların yüksek düzeyde işlevsizleşmesi, İsrail’in başka ülkelerin sınırlarında yaptığı istihbarat operasyonları, İran’ın beklenenin üzerinde tahrip oluşturabilen füze kabiliyeti, Suriye’de gerçekleşen 8 Aralık Devrimi ve Baas rejiminin yıkılması gibi gelişmeler Orta Doğu siyasetini daha karmaşık ve tehlikeli hâle getirmekle beraber, bu gelişmelerin hızı anlamlandırılması yarını da zorlaştırmaktadır. Orta Doğu siyasetinin merkezinde yer alan Müslümanların geleceği ve tercihleri de bu karmaşıklığın en önemli ve merkezi konularından birisidir. Bu sebeple Müslümanların tercihleri üzerinde rol oynayan faktörler derinlemesine incelenmeyi hak etmektedir. Bu sebeple Türkiye Araştırmaları Vakfı bünyesinde “Uluslararası İlişkilerde Birleştirici Bir Söylem Olarak İslam” başlığı ile 17.07.2024 tarihinde bir analiz yayınlamış ve temel olarak İslam’ın Müslüman devletler arasında konsolide edici bir söylem olma durumunu incelemiştik. Bu analizimizde İslam’ın konsolide edici bir söylem olamamasının sebebinin İslami normlar ile uluslararası siyaset arasındaki negatif korelasyon olduğu sonucuna varmıştık. Bu negatif korelasyonun, İslami normların uluslararası siyasette kullanılmasını muhtemel kayıplar sebebiyle demotive ettiğini söylemiştik. Bu minvalde 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen Aksa Tufanı Harekâtı sonrasında bölgemizdeki gelişmelerin değerlendirilmesinde İslami normlar ve uluslararası siyaset arasında oluşturulmuş bu negatif yönlü ilişkinin durumu yol gösterici olabilir.

Dolayısıyla, bu analizimiz 17.07.2024 tarihli teorik analizimizin bir 7 Ekim Aksa Tufanı sonrasına yönelik bir vaka incelemesi minvalinde olacaktır. Bu vaka incelemesinde, 7 Ekim sonrasındaki Abraham Anlaşmalarını ve Müslüman nüfuslu ülkelerin politikalarını bu negatif korelasyon bağlamında değerlendirecektir. Bunun için öncelikle 7 Ekim Aksa Tufanı’nın tarihsel bağlamı ve 20. yüzyıldan 21. yüzyıla değişimin kodları irdelenecek; sonra 7 Ekim akabinde Orta Doğu ekonomi politiğinde İsrail karşıtlığının yerine ABD muhataplarının aldığı savı değerlendirilecek ve son olarak bu sav doğrultusunda İslam’ın Abraham Anlaşmalarının konsolide edecek gücü karşılaştırılacaktır. Sonuç olarak, İslam’ın konsolide edici gücünün görece artış içerisinde olduğu hipotezi savunulacaktır.

7 Ekim Aksa Tufanı’nın Tarihsel Bağlamı

Orta Doğu ekonomi politiği 20. yüzyıl boyunca kan ve gözyaşı coğrafyası olmak ile nitelendirilebilir. Osmanlı yönetiminin tarih sahnesinden çekilmesiyle beraber ortaya çıkan ulus devletlerden müteşekkil Orta Doğu coğrafyası farklı zamanlarda cereyan eden etnik mezhepsel ideolojik çatışmaların sahnesi hâline dönüşmüştür. Bu çatışmaların yanında fakirlik ve gelir dağılımı adaletsizliğinin yüksek düzeyli olduğu bir sistem bölgenin geleceğini şekillendirmiştir. Bir yandan bu çatışmaların, fakirliğin ve adaletsizliklerin temelinde yatan sebeplerin ne olduğu sorusu, diğer yandan bu problemin çözüm yolları zihinleri her zaman meşgul etmiştir. Bu çözüm yolları aranırken en temeli saik doğal olarak maksimum kazanç minimum maliyettir. Bu noktadan bakıldığında çatışmaları fakirliği ve adaletsizlikleri körükleyen her türlü sebep kazancı azaltan maliyeti ise artıran bir faktör olarak görülmüştür. Tam bu noktada İsrail’in varlığının kabulü ya da reddi konusu Müslüman devletler arasında bir ayrışma sebebi hâline gelmektedir. Zira İsrail’in varlığının reddi 6 Gün Savaşlarında ve Filistin’in günümüze kadar gelen işgali sürecinde gerek uluslararası gerek bölgesel olsun, çeşitli sebeplerle maliyet artıran bir faktör olarak görülmeye başlanmıştır. Zira İsrail’in varlığını reddeden ve bu noktada ideolojik veya dini sebepler üzerinden Orta Doğu ülkeleri arası koalisyon kuran Mısır Cumhurbaşkanı Nasır ve Suudi Arabistan kralı Faysal başarısızlığa uğramıştır. O günden itibaren gerek 1979 Camp David Anlaşması gerek 1993 Oslo Görüşmeleri sonrası Orta Doğu’da temel mesele, İsrail ile Arap devletleri arasında bir normalleşmenin vuku bulması olmuştur. Dolayısıyla 20. yüzyıl İsrail karşıtı tüm söylemlerin Orta Doğu’da maliyet artırıcı bir faktör olarak görülmesi ile sonuçlanmıştır denilebilir.

20. yüzyılın bu mirası üzerine şekillenen 21. yüzyıl Orta Doğu ekonomi politiği ise özellikle 2005 İsrail-Hizbullah Savaşı’ndan sonraki süreçte, bir yandan İsrail-Arap normalleşmesi, diğer yandan İsrail’in gücünün sınırlarının testi minvalindeki gelişmelere sahne olmaktadır. Bir diğer ifadeyle, hem İsrail karşıtlığının maliyet artırıcı olduğu kabulü devam etmekte hem de yeni testlere tabi olmaktadır. 2005 İsrail-Hizbullah savaşı İsrail’in kara gücünün düşünüldüğü düzeyde olmadığını göstermiştir. 2009 Mavi Marmara filosu uluslararası kamuoyunda İsrail karşıtlığının varlığını ve kapsamını ortaya koymuştur. Aradan geçen uzun bir zaman sonrasında 7 Ekim 2023’te gerçekleşen Aksa Tufanı Harekâtı da İsrail’in Filistin’e karşı dahi mutlak bir üstünlüğünün olmadığını gözler önüne sermiştir. Bu zincirin son halkası olarak Haziran 2025’teki İran-İsrail savaşı ise İsrail hava savunması efsanesinin çöküşünü getirmiştir. 2010 ila 2020 yılları arasındaki Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, Gazze ablukasının sıklaştırılması, Batı Şeria’nın Filistin güçlerinden alınması gibi İsrail’in etkisini artırdığı olaylara tanıklık edilse de bunlar İsrail karşıtlığının maliyet arttırıcılığını gösteren unsurlar olmaktan uzaktır. Sonuç olarak gelinen noktada ABD desteği olmaksızın İsrail’in bölgedeki varlığını sürdürebilmesinin rasyonel olarak mümkün olmadığı bir ortam meydana gelmiştir. Sonuç olarak tarihsel süreç bağlamında bakıldığında, günümüz Ortadoğu ekonomi politiği İsrail karşıtlığının muhtemel kayıplar meydana getirmesinden çıkıp İsrail destekçisi ABD’nin muhataplığının ortaya çıkartabileceği muhtemel kayıplar üzerine şekillenmeye başlamaktadır.

7 Ekim Sonrası İsrail Karşıtlığından ABD Muhataplığına Abraham Anlaşmaları

İslami söylemin Müslüman devletlerin konsolidasyonu sağlamak açısından yeterli ve güçlü bir araç olup olmadığı meselesi, 21. yüzyıl Orta Doğu ekonomi politiğinde de muhtemel kayıplardan korku durumuna bağlıdır. Dolayısıyla, 7 Ekim sonrası süreç sadece Orta Doğu ekonomi politiği açısından değil, İslam’ın Müslüman devletlerin dış politikasındaki yeri açısından da yeni bir süreci başlatmış olduğu görülmektedir. Bu yeni süreçte Müslüman devletler her ne kadar İsrail karşıtlığı üzerinden yaşanabilecek muhtemel kayıpları daha az dikkate almaya başlayabilecek olsalar da ABD muhataplığının oluşturacağı muhtemel kayıplar Müslüman devletlerin dış politikasında İslam’ın veya İslami normların yerini belirleyecek yeni faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.

İsrail karşıtlığı ile ABD muhataplığının Müslüman devletler açısından oluşturabileceği muhtemel kayıpların temel kaynağı ise birbirinden farklıdır. İsrail karşıtlığı Müslüman devletlerin varlığını tehdit ederken ABD muhataplığı Müslüman devletlerin veya rejimlerinin standartlarını tehdit eder görünmektedir. Örneğin 7 Ekim sonrasında İsrail’in sabık Başbakanı Netanyahu, Arap liderleri iktidarlarını korumak istiyorlarsa susmaları gerektiğini tavsiye etmiştir. Dolayısıyla, Arap liderleri İsrail karşıtı bir tutum takınmanın sonucunda iktidarlarını kaybetme tehlikesi ile tehdit edilmişlerdir ki bu varoluşsal bir tehdittir. Buna karşın oval ofisteki ikinci döneminin başlangıcından itibaren Trump, Arap liderleri ile iyi ilişkiler geliştirme tarafında olmuştur. Arap liderlerinin bu tutuma karşılık vermemeleri hâlinde ise onların ülke ekonomilerinin ve savunma kabiliyetlerinin azalmasına sebep olacak yaptırımlar ile tehdit etmiştir. Dolayısıyla Netanyahu ve Trump’ın Arap liderleriyle muhatapları arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle, Netanyahu ve Trump’ın farklı tutumları Arap liderlerinin zihninde farklı sonuçlar doğurmuş olabilir. Örneğin, Suudi Arabistan veliahdı Muhammed bin Selman idaresindeki Suud yönetimi Gazze soykırımını bitiremediğim müddetçe İsrail ile normalleşme sürecini askıya aldığını duyururken, Trump ile silah satış anlaşması yaparak İsrail ve ABD muhataplığının birbirinden farklı seyredeceğini göstermiştir. Sonuç itibarıyla İsrail muhataplığında Abraham Anlaşmalarına yönelik görece daha sert tavır takılabilen Müslüman devletlerin, ABD söz konusu olduğunda Abraham Anlaşmalarına geri dönme ihtimali ortaya çıkmaktadır.

Arap harici İslam dünyasına bakıldığı zaman ise İsrail karşıtı bir tutumun ABD muhataplarına rağmen daha rahat sergilenebildiği görülmektedir. Özellikle Türkiye ve Pakistan örneklerinde ortaya çıkan İsrail karşıtlığının sertleşmesi durumu, ABD’ye rağmen kendini göstermektedir. Aynı zamanda ABD’nin bu iki ülkeye karşı tutumu da Arap devletleri ve İran’a karşı olduğu kadar sert olmamaktadır. Bu iki ülkenin gerek savunma kabiliyetleri açısından gerek rejimlerinin sürdürülebilirliği açısından ABD’ye muhtaç olmamaları ve ABD ile ilişkilerinin temel bileşenlerinin Arap devletlerinden farklı olmaları sebebiyle, ABD’nin tavrının farklı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ABD muhataplığının Arap harici İslam dünyasında oluşturabileceği muhtemel kayıplar daha tolere edilebilir ya da sübvanse edilebilir cinstendir. Örneğin Türkiye ve Pakistan, ABD’nin muhtemel rakipleri Rusya ve Çin ile olan ekonomik ilişkileri sayesinde ABD zıtlaşmasından doğabilecek kayıpları giderebilecek durumdadırlar. Bununla beraber özellikle Hindistan savaşındaki göstermiş olduğu dirayetle ve İran-İsrail savaşında İran tarafından nükleer gücünü kullanabileceğini söylemesi sebebiyle Pakistan savunma alanında ABD ile zıtlaşmayı daha açıktan göze alabilmektedir.

Tüm İslam ülkelerinin İsrail karşıtlığı ve ABD muhataplığı açısından konumlarını beraber ele aldığımız zaman, parçalı ve heterojen bir güçlenme potansiyelini görebiliriz. Buna karşın, Müslüman devletlerin uluslararası siyasetini yönlendiren temel unsurun sadece muhtemel kayıplar olduğunu söylemek de doğru değildir. Bununla beraber maksimum kazanç sağlayacak unsurlar da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu noktadan bakıldığında Abraham Anlaşmaları, Arap ve Arap harici İslam dünyasının kazancını artırma potansiyeli taşıyan bir konumda gösterilmektedir. Özellikle İran-İsrail ateşkesinden sonra İsrail’in muhtelif yerlerine asılan “Abraham ittifakı yeni bir Orta Doğu’nun tam zamanı” başlıklı afişte muhtemel kazanç algısını oluşturacak bir zemin hazırlanmaktadır. Trump ve Netanyahu’nun etrafında duran ve bu ikiliye doğru bakan Arap liderlerinin resmi, Trump ve Netanyahu ile ittifak hâlinde hareket eden Arap devletlerinin önemli kazanımlar elde edeceğini ima etmektedir. Bu yaklaşımın nasıl sonuçlanacağını öngörmek elbette ki pek mümkün değildir. Zira bu devletlerin iç politikasında gerçekleşebilecek olan herhangi bir sosyal dalgalanma Abraham ittifakından elde edecekleri kazanımların elden gitmesine sebep olabilir. Buna karşın İslam dünyasının içerisindeki parçalı ve heterojen durum Arap devletlerinin Abraham ittifakı söyleminden yana tavır takınmalarının önünü de açabilir. Özellikle petrol başta olmak üzere konvansiyonel enerji kaynaklarına dayalı ekonomik sistemin dünya ekonomisi içerisindeki payının giderek azaldığı dikkate alınırsa, Arap devletlerinin kendilerine yeni bir ekosistem oluşturacak mantığa yakınlaşmaları muhtemeldir.

Sonuç olarak 20. yüzyılda Orta Doğu ekonomi politiği muhtemel kayıplar algısı yönlendirirken 21. yüzyıl Orta Doğu ekonomi politiğini muhtemel kazançlar algısı şekillendirebilir. Dolayısıyla burada İslam dünyası için temel tercih Abraham ittifakı gibi gayri-İslami söylemlerin muhtemel kazançlar algısı ile parçalı ve heterojen güçlenme potansiyelini bütüncül ve homojen bir güç hâline çevirme arasında olacaktır. Hangi şıkkın daha fazla kazanç sağlayacağı ya da muhtemel kayıpları önleyeceği algısı bu tercihi belirleyecektir.

İslam Söylemi ile Abraham Anlaşmalarının Konsolidasyon Kabiliyetlerinin Karşılaştırılması

Bu tercihi şekillendirecek en önemli başlıklardan bir tanesi de İslami söylemin konsolidasyon kabiliyetidir. Bir önceki analizimizde birleştirici bir söylem olarak İslam’ın swot analizini yaparken güçlü yönleri olarak “günlük hayat üzerindeki dini otorite potansiyeli” ve “sivil toplumu mobilize etme potansiyeli”; zayıf yönleri olarak da “sivil toplumu mobilize etmedeki yetersizlik” ve “günlük hayat üzerindeki dini otoritenin devlet düzeyine yansımaması” olarak belirtmiştik. Bununla birlikte fırsatlar kısmında anılan “uluslararası siyasetteki fay hatlarının” kırılması, artan bir fırsat olarak karşımızda dururken tehditler kısmında ele alınan yabancı düşmanlığındaki artış konusunun giderek siyonizm karşıtlığına doğru evrilmesi İslami söylemin konsolidasyon kabiliyetine yönelik müspet bir gelişme olarak görülebilir. Özellikle muhtelif Batı ülkelerinde yaşanan Müslümanlaşma seyri, yabancı düşmanlığının İslam karşıtlığına evrilmesini de giderek zorlaştırma potansiyeline haizdir. Zira artık Müslümanlar, Batı ülkelerindeki yabancılar topluluğu olmaktan çıkıp yerli yabancı kombinasyonuna dönüşmektedir. Bu minvalde bakıldığında bir önceki analizimizden günümüze İslami söylemin konsolidasyon kabiliyeti artmış gibi görünmektedir.

Buna karşın uluslararası siyasetteki kırılan fay hatlarının İslam dünyası içerisinde de kırılmalara neden olabileceğini hesaba kattığımızda, bu artan kabiliyetin etki gücü zayıflama ihtimalini de taşımaktadır. Özellikle günlük hayat üzerindeki dini otoritenin devlet düzeyine yansımaması zafiyeti Abraham Anlaşmalarının gerçekleştirilmesi ihtimaliyle daha da güçlenebilir. Bir başka ifadeyle, Abraham Anlaşmalarına imza atan Arap ülkeleri sayısının artması İslam’ın günlük hayat üzerindeki otoritesinin devlet düzeyine yansımasını daha da zor hâle getirebilir. Bu minvalde Abraham Anlaşmalarının içeriği ve niteliği İslam’ın Müslüman devletler arasında konsolide edici bir söylem olarak kullanılmasının geleceğini belirleyecek kilit noktada gözükmektedir. Bu kilidin çözülebilmesi için İslam konsolidasyonu ile Abraham Anlaşmaları arasında bir karşılaştırma yapmak gerekmektedir.

İslam konsolidasyonu aynı dinin mensubu olan toplumlar arasında gerçekleştirilecek iken Abraham Anlaşmaları farklı dine mensup olan toplumlar arası bir yakınlaşmayı vadetmektedir. Toplumları dindaşları ile bir araya gelmek mi yoksa farklı dindekilerle yakınlaşmak mı daha fazla motive eder sorusu dikkate şayandır. Her ne kadar ilk bakışta farklı olanla yakınlaşmak daha motive edici ve daha umut vadedici gibi gözükse de bu söylem üzerine oturan liberal demokrasi küreselleşmesinin özellikle 2001’den sonra Amerikan agresifliği ile yaşamış olduğu tecrübe, bu motivasyonu kırıcı niteliktedir. Farklı olanla yakınlaşmanın beklenildiği gibi müreffeh ve daha savaşsız bir dünya getirmemesi ve bu söylemi önderlik edenin dahi zaman içerisinde agresifleşmesi, yeni bir kültürel diyalog hareketinin zeminini zayıflatmaktadır. Aynı zamanda artan yabancı karşıtlığıyla birleştirildiğinde, farklı olanların yakınlaşmasını mümkün kılan bir sosyolojik zemin bulunmamaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte toplumların kendileriyle aynı özelliklere sahip olan diğer toplumlarla bir araya gelmesini sağlayacak saiklerin artış gösterdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

İlaveten, Amerikan güvenlik şemsiyesi ve ekonomik gücünün özellikle Arap rejimleri yönlendirme kabiliyeti devam etmesine rağmen, İsrail saldırganlığı gibi unsurlar aynı rejimleri hem birbirlerine hem de Araplar dışındaki Müslümanlara yakınlaştıran bir durum oluşturabilir. Aynı zamanda ABD-İsrail ikilisinin İran rejimine karşı girişmiş oldukları saldırgan tutum da Arap rejimlerinin içerisinde rejimin bekası hakkında en azından görüş farklılıklarının doğmasına zemin hazırlayacak cinstendir. Zira bir kesim Amerika ve İsrail ile yakınlaşmanın ya da yakın ilişkileri devam ettirmenin rejimlerinin devamını sağlayacağını iddia ederken rejim elitleri içerisinde yer alan başka kesimler de İran rejimine karşı girişilen operasyonların Arap rejimlerine karşı da yapılabileceğini düşünebilirler. Bu sebepledir ki Suud Eski İstihbarat Başkanı Prens Turki El-Faysal, Amerika’nın İran saldırılarını sebep göstererek Trump yönetimi görevde kaldığı müddetçe ABD’yi ziyaret etmeyeceğini açıklamıştır. Her ne kadar Abraham Anlaşmalarının gerçekleşmesini engelleyecek potansiyelde gözükmese de bu türlü elit içi ayrımlar Arap dünyasında yeni bir akımın başlamasına ya da mevcut ayrımların güçlenmesine önayak olabilir. Geçmiş yıllarda halk ile rejim arasındaki ayrım hattının bundan sonraki süreçte rejim içerisine taşınması ihtimali doğabilir. Abraham Anlaşmalarının temel amacının İsrail’in güvenliğini sağlamak endeksli olduğunu düşündüğümüzde, Arap rejimlerinden güvenlik endeksli endişelerinin artmasını beklemek yanlış olmayacaktır.

Kültürel alandaki tecrübe ve güvenlik alanındaki endişelerle birlikte ekonomik alandaki dönüşüm de Abraham Anlaşmalarının zeminini zayıflatan bir durum teşkil etmektedir. Küresel ekonominin üretim ve ticaret merkezlerinin transatlantik odaklı olmaktan çıkıp Asya Pasifik odaklı olmaya dönmesi ABD’yi görece güç kaybına uğrattığı artık günümüzün gerçeklerindendir. Sadece finansal merkezlerin Batı ülkelerinde kalması, ABD’nin eski hegemonik konumunu sürdürmesi için yeterli değildir. Ayrıca yeni teknolojik hamlelerde de ABD’nin başat rolü oynamıyor oluşu, bu durumun geçici olmadığını da ortaya koymaktadır. Doğal olarak ekonomik refah artışı ya da ekonomik sürdürülebilirlik gibi vaatler üzerinden Arap rejimlerini yanına çekmeye çalışan Abraham Anlaşmalarının yeterli başarıyı göstermeme ihtimali yüksektir. Bir başka ifadeyle, Abraham Anlaşmalarının geçerliliğinin konjonktürel ve geçici olma ihtimali yüksektir. Aynı zamanda ekonomik karşılıklı bağımlılığın giderek arttığı günümüzde, sadece ekonomik vaatler üzerinden Arap rejimlerini yanında tutmak da pek mümkün olmayacaktır. Zaten mevcut Amerikan politikasının merkezinde de ekonomik vaatler değil güvenlik vaatleri bulunmaktadır ki Abraham Anlaşmalarının merkezinde de Arap rejimlerinin değil İsrail’in güvenliği yatmaktadır.

Kültürel geçmiş, güvenlik endişeleri ve ekonomik dönüşüm bağlamında bakıldığında, Abraham Anlaşmalarının zemininin görece zayıf olduğunu söylemek mümkündür. Her ne kadar bu durum İslam’ın konsolidasyon gücünün yüksek olduğunu gösteren bir indikatör olmasa da bu gücü görece artıran bir unsur teşkil edebilir. Bununla birlikte, özellikle dindar toplulukların sivil toplumu mobilize etme kanallarındaki zafiyeti, devletlerin dış politikalarında İslam’ı bir konsolidasyon aracı olarak kullanma motivasyonlarını kırmaya devam edecek gibi görünmektedir.

Sonuç

Bu analiz sonucunda, İslami normlar ile uluslararası siyaset arasında kurulan negatif korelasyonu zayıflamaya başladığı düşünülmektedir. Her ne kadar bu zayıflama İslam’ın uluslararası siyasetteki kabulünden değil, İslam’a karşıt düşüncelerin zayıflamasından kaynaklı olsa da sonuç itibarıyla bu negatif korelasyon zayıflamaktadır. Bu negatif koordinasyonun oluşturduğu 20. yüzyılın tecrübeleri ise devlet hafızalarında taze bir şekilde durmaktadır. Bu tecrübelerin olumsuz etkilerini gidermek de pek kolay değildir. Buna karşın, 7 Ekim Aksa Tufanı harekâtından itibaren Orta Doğu ekonomi politiğin merkezinde İsrail’in caydırıcılığının değil, ABD muhataplığının yer almaya başlaması Müslüman devletler arasında İslam’ın konsolide edici bir söylem olarak yer almaya başlamasının önünü açacak potansiyeli haizdir. Her ne kadar klasik uluslararası ilişkiler teorilerinde dinin dış politikada yer alması tehlikeli bir durum olarak görülse de uluslararası kurallara dayalı düzenin ortadan kalkarak güçlü olanın ayakta kaldığı anarşik bir düzene doğru gidildiği günümüzde; İslam, Müslüman devletler için bu gücü sağlayacak bir konumdadır. İslami normların devletlerin dış politikalarında yer alması hususunun geleceğini muhakkak ki Müslüman devletlerin yöneticilerinin tercihleri ve o devletlerde yaşayan toplumların tavırları belirleyecektir.

Dr. Ali İhsan Kahraman, İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesidir.
İLGİLİ MAKALELER

Çok Okunan