Bu yazıda, Hindutva’nın tarihî arka planı, günümüzde Hindistan’da iktidarda olan siyasal parti ile ilişkisi ve Hindistan toplumunda özellikle de Müslüman azınlık üzerindeki etkileri hem iç siyaset çerçevesinde hem de Pakistan’la yaşanan sorunlar üzerinden dış siyaset bağlamında mercek altına alınmaktadır.
Hindu milliyetçiliğinin merkezinde yer alan Hindutva, Hindu üstünlüğünü savunan aşırı sağcı bir siyasi ideolojidir. Sözlük anlamı olarak “Hindu-luk” (Hindu-ness) anlamına gelen bu ideoloji ilk defa 20. yüzyılın başlarında Vinayak Damodar Savarkar (1883-1966) tarafından dile getirilmiş ve çağdaş Hindistan’da militan Hinduizmin yeniden canlanmasının arkasındaki ilham verici isim olmuştur. Hindutva idelojisini benimsemiş olan Bharatiya Janata Party (BJP) 2014 yılından bu yana Hindistan’da federal düzeyde iktidardadır. Hindutva ideolojisi ilk olarak V. D. Savarkar tarafından 1922’de kaleme aldığı Hindutva’nın Esasları adlı bir metinde dile getirilmiştir. Bu metnin daha ayrıntılı bir versiyonu 1928’de Hindutva: Hindu Kimdir? adıyla yayımlanmıştır.
Fotoğraf 1:Vinayak Damodar Savarkar (1883-1966)

Kaynak: Hindutva Watch
Hindutva da Hindustan’ın yani “Hinduların ülkesinin”, bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş olarak bilinen bölgeyi kapsadığını iddia etmektedir. Bu kavram 1947’deki bölünmeden bu yana Akhand Bharat (bölünmemiş Hindistan) olarak anılmaktadır. Sözde Akhand Bharat haritaları, BJP’nin broşür ve poster gibi birçok siyasal materyalinde kullanılmaktadır. Hindutva’nın kurucu ideoloğu Savarkar’ın kendi ifadesiyle, “Hindu olmak, bu toprağı, İndus Nehri’nden denize kadar kendi vatanı olarak ama aynı zamanda Kutsal Toprakları olarak gören bir insan demektir”.
Harita 1: Hindutva’nın “Akhand Bharat” Tahayyülü (Bölünmemiş Hindistan) Üzerinde Toprak İddiasında Bulunan Birden Fazla İhtilaflı Bölge ve Egemen Ülke (Hindistan, Pakistan, Bangladeş)

Hindutva ideolojisinin en belirgin özelliği, Hindistan’ın her zaman bir Hindu ulusu olduğunu tasavvur etmesi ve İslam’ı ve Müslümanları, işgal ve savaş yoluyla Hinduluğun doğal durumuna zarar veren yabancı bir güç olarak algılamasıdır. Bu bağlamda, Hindutva liderleri açısından sömürgeci güç İngiltere’den ziyade Müslümanlar başlıca rakip olarak telakki edilmiştir.
Savarkar ve takipçileri 20. yüzyılın başlarında Avrupa’da, özellikle İtalya ve Almanya’daki etnik milliyetçi hareketlerin yapılanmalarından yararlanmışlardır. Savarkar Hinduları ortak kanla birleşmiş bir ırk olarak tasarlamış ve takipçilerini ülkedeki diğer topluluklar üzerinde hâkimiyet kurmak için şiddet kullanmaya teşvik etmiştir. Başta Savarkar olmak üzere Hindutva liderleri, Mussolini ve Hitler gibi otoriter liderlere ve faşist toplum modeline olan hayranlıklarını defalarca dile getirmişlerdir. [1]
Hindutva fikirleri Mahasabha’nın 1925 yılında kurulan paramiliter bir grubu olan Rashtriya Swayamsevak Sangh ( RSS- Ulusal Gönüllüler Birliği) tarafından benimsenmiş ve uygulamaya konulmuştur. RSS, özellikle genç erkek çocuklar için silah eğitimi ve Hindutva ideolojisi eğitimi de dâhil olmak üzere izci kampları düzenleyen, tamamı erkeklerden oluşan üniformalı bir örgüt olarak yapılandırılmıştır. Bu örgüt günümüzde de aynı özellikleri haiz bir biçimde aktiftir.
Fotoğraf 2: RSS’nin Hintli gönüllüleri, 2018, Hindistan

Kaynak: Agence France-Press (AFP)
Hindutva aktivistleri, Hindistan’ın 1947’de İngiltere’den bağımsızlığını kazanma sürecinde, Gandhi’nin dinî azınlıkları koruma ve bağımsız Hindistan’a dâhil etme çabasına da karşı çıkmışlardır. Müslümanlara gösterilen hoşgörüye tepki olarak bir RSS üyesi, Nathuram Godse, Ocak 1948’de Mahatma Gandhi’yi yakın mesafeden vurarak öldürmüştür. “Hindistan’ın babası”nın katili, terörist ve hain olarak mahkûm edilen Godse, 1949’da asılmış ve RSS geçici olarak yasaklanmıştır. Savarkar ise suikastın suç ortağı olarak suçlanmış ancak daha sonra delil yetersizliğinden beraat etmiştir. Buna rağmen, günümüzde Hindistan’da Hindutva takipçileri arasında Gandhi’nin katili Hindu aşırılıkçı Godse‘nin etrafında bir kişilik kültünün yükseliyor olması dikkate değerdir.
Öte yandan 1975-77 yılları arasında, Hindistan anayasasının askıya alındığı “Olağanüstü Hal” döneminde RSS’nin ikinci kez yasaklanması hareketin Vishwa Hindu Parishad (VHP) gibi örgüt yapılanmalarıyla ülke dışında özellikle ABD’de büyümesini beraberinde getirmiştir.
1980’li yıllarla birlikte Hindutva hareketi gerek Hindistan’da gerek Hindistan dışında popülerliğini ve gücünü giderek artırmıştır. Yıllar içerisinde RSS’nin Hindu milliyetçi örgütler kümesi olarak nitelendirebileceğimiz “Sangh Parivar (‘RSS’nin ailesi”) oluşmuştur. İşte günümüzde Hindistan’da iktidarda olan Narendra Modi liderliğindeki Bharatiya Janata Partisi (BJP) de yeni bir Sangh grubu olarak kurulan bir yapıydı. RSS’nin siyasi kanadı olarak nitelendirilen BJP ile RSS arasındaki yakın ilişki günümüzde de sürmektedir.
1998 ulusal seçimlerinde bir koalisyon hükümetiyle ilk kez iktidara gelene BJP 2004 yılına kadar liderliğini yaptığı koalisyonu bir arada tutmak için daha radikal hedeflerini rafa kaldırmıştır. Ancak bu durum 2014’ten sonra BJP’nin, parlamentonun alt kanadı ve Hindistan’ın en etkili siyasi organı olan Lok Sabha’da ilk kez tek parti çoğunluğunu kazanması ve parti lideri Narendra Modi’yi başbakan yapmasıyla tümüyle değişmiş ve ülkedeki Hindutva ideolojisi ciddi bir ivme kazanmıştır.
Fotoğraf 3: Narendra Modi Hindutva’nın kurucusu Savakar için dua ederken

Kaynak: NewsClick
1980’ler boyunca Vishwa Hindu Parishad, Hindistan’ın kuzeyinde yer alan eski adı Faizabad olan Ayodhya’da 16. yüzyıl başlarında inşa edilmiş bir cami olan Babür Camii’nin (veya Babri Mescidi) yıkılması için kampanya yürütmüştür. Gerekçe olarak ise caminin Hindu Tanrısı Ram’ın doğum yeri ve yıkılmış bir Ram tapınağının üzerine inşa edildiği iddiaları ileri sürülmüştür. Aralık 1992’ye gelindiğinde, yıllarca süren bu iddialar ve ajitasyonun ardından Hindu aşırılıkçı çetelerce Babür Camii yıkılmıştır. Bunu binlerce Müslümanın öldürüldüğü Kuzey Hindistan’daki ayaklanmalar takip etmiştir. Daha sonra Kasım 2019’a gelindiğinde Hindistan Yüksek Mahkemesi, Ayodhya’da yasadışı olarak yıkılan Babür Camii’nin üzerine Ram tapınağının (Ram Mandir) inşa edilmesine izin veren ve çok eleştirilen bir karar alacak; Narendra Modi Covid-19 salgın döneminde, Ağustos 2020’de (Ram idolüne ve temel taşı olarak yerleştirilen 88 kiloluk gümüş tuğlaya dualar ederek) temelini attığı Hindu tanrısı Lord Ram’a adanmış tapınağı, 22 Ocak 2024’te siyasî ve dinî birtakım itirazlara rağmen, genel seçimlerden aylar önce Hindu seçmenleri harekete geçirmesi beklenen görkemli bir etkinlikle henüz tamamlanmamış hâliyle de olsa açmıştır.
Fotoğraf 4: 1528’de Babür Şah’ın komutanlarından Mir Baki tarafından inşa ettirilen Babür Camii

Kaynak: GASAM (Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi)
Fotoğraf 5: 6 Aralık 1992’de Babür Camii’ne giren Hindutva militanları balyoz, balta ve demir çubuklarla camiyi yıktı.

Kaynak: The Contrapuntal
Fotoğraf 6: Hindistan’ın Ayodhya kentinde Hindu tanrısı Lord Ram’a adanmış bir tapınağın açılışı, 22 Ocak 2024

Kaynak: Euronews
Ayodhya’dan sonra Hindistan’da Hindutva şiddetinin doruğa ulaştığı olay 2002 Gucerât Ayaklanmaları ya da daha açık ifadeyle Gucerât Pogromu olmuştur.[2] Gucerât ayaklanmaları, çocukluğundan beri RSS üyesi olan ve BJP lideri hâline gelen dönemin Gucerât eyaleti Başbakanı Narendra Modi tarafından yönetilmiştir. Ayaklanmalara Modi’nin liderlik ettiği ve bu süreçte yaşanan acımasız ve ölümcül olayların sonradan örtbas edildiği bilinmektedir. Nihayetinde üç gün süren ve polisin de çoğu zaman faillere yardım ettiği şiddet olaylarında çoğu Müslüman olmak üzere binlerce Gucerâtlı öldürülmüş; on binlerce kişi de yerinden edilmiştir. Olaylar üzerine ABD, Modi’ye yönelik vize yasağı getirmiş ve bu yasak ancak 2014’te Modi Hindistan Başbakanı olduğunda kaldırılmıştır.
Fotoğraf 7: Hindistan’ın Gucerât eyaletinde 2002’de çok sayıda Müslüman yakılarak öldürüldü ve mülkleri ateşe verildi

Kaynak: Associated Press (AP)
2014 yılı BJP’nin Hindistan’da ulusal seçimleri kazanması ve Narendra Modi’nin Başbakan olması, Hindutva için bir dönüm noktası olmuştur. 2014 ve 2019 yılları arasında insan hakları ihlalleri ve kanunsuz şiddet önemli ölçüde artmıştır.
Kökenleri 1880’li yılara dayanan ve Hinduları bir ineğin yaşamının kutsallığı fikri etrafında birleştiren ve giderek büyüyen bir taban hareketi biçimini alan “İnek Koruma Hareketi” ve buna bağlı şiddet, günümüzde Hindistan’daki dini çatışmaların kaynaklarından birini teşkil etmektedir. Özellikle üst kast Hinduları açısından hassas bir konu olan sığır eti tüketilmemesi konusu, sığır eti yemekle suçlanan Müslümanlara yönelik saldırılar olarak yansımaktadır. Sığır ticareti ve sığır eti tüketimi, Modi rejimi iktidara geldiğinden beri Müslümanlara karşı artan nefret suçlarındaki tetikleyici önemli bir unsur olarak öne çıkmaktadır. BJP’nin iktidara gelmesinden sonra, ineklerin korunmasıyla ilgili Müslümanlara yönelik toplu linç olayları artmış; sığır ticareti yapanlara şiddetli linçler gerçekleştirilmiştir. Bu yönüyle İnek Koruma Hareketi, BJP’yi destekleyen Hindutva taraftarları açısından kitlelerden destek toplamak ve güç tabanını genişletmek için “ideal bir araç” işlevi görmektedir.[3]
Hindutva ideolojisi üzerine kurulu BJP iktidarı ile birlikte Hindu çiftlere yönelik saldırılar da artış göstermiştir -ki bu çiftlerden Müslüman olanlar olan “aşk cihadı“ yaptıkları (Müslüman erkeklerin Hindu kızları kendilerine âşık ederek cezbettiğini, onlarla evlendiğini ve sonra onları İslam’a geçmeye zorladığını iddia eden bir komplo teorisi) yönünde hiçbir dayanağı olmayan ve Hindu aşırı-sağcıları tarafından ortaya atılan bir iddia nedeniyle saldırıya uğramaktadır. Benzer biçimde dolaşıma sokulan bir diğer komplo teorisi küresel Covid-19 salgını sürecindeki “korona cihadı” söylemi ile gündeme getirilmiştir. Ülkedeki Müslümanların “hastalığı kasıtlı olarak yaydıkları”, “virüsü kullanarak Hindu ulusuna yönelik bir tür ‘dini’ istilaya giriştikleri” iddialarıyla virüsün ülke genelinde yayılmasından sorumlu tutularak hedef alınması söz konusu olmuştur. CoronaJihad, BioJihad gibi hasthagler kullanılarak Müslümanları hedef tahtasına koyan gönderiler, neredeyse virüsün kendisi kadar hızlı bir şekilde internette yayılmıştır. Müslümanların virüs taşıyan intihar bombacıları ve “korona cihatçılar” olarak gösterildiği paylaşımların yanı sıra birçok sahte paylaşım da dolaşıma sokulmuştur. Sosyal medya platformlarının nefret söylemi ve koronavirüsle ilgili politikalarını ihlal etmelerine rağmen bu türden sahte gönderilerin birçoğunun kaldırılmaması, diğer bir deyişle sosyal medya platformların eylemsizliği, nefret söyleminin ülkedeki Müslümanlara yönelik fiziksel şiddete dönüşmesine yol açmıştır. Hindistan’ın farklı bölgelerinde Müslümanlara yönelik saldırılarda artışın yanı sıra ibadethane ve Müslümanların işlettiği işletmeler de hedef olmuştur. Nitekim Başbakan Narendra Modi hükümeti ve eyalet düzeyindeki müttefiklerinin Hindu milliyetçi hareketinin virüsün yayılmasından sorumlu tutulan ve tetikçi çetelerin saldırılarıyla karşı karşıya kalan Müslümanların günah keçisi ilan edilmesini teşvik etmesi, Hindistan demokrasisinin de sorgulanmasına yol açmış ve Hindistan 2021 yılında “özgür” ülke statüsünden “kısmen özgür” statüsüne düşmüştür.
Fotoğraf 7: İntihar Yeleğinin Covid-19 Virüsüyle Değiştirildiği “Müslüman Teröristin” Önceki ve Sonraki Versiyonunu Gösteren Sosyal Medyada Dolaşıma Girmiş Olan Bir Karikatür

Kaynak: The Wire India
Müslümanlara yönelik bir diğer komplo teorisi söylemi ise “arazi cihadı”dır. Ülkedeki Müslümanların vakıf sistemi aracılığıyla Hindu topraklarını yasa dışı şekilde ele geçirdiğini iddia eden “arazi cihadı” söylemi, vakıf sistemine ilişkin yasa değişikliğini meşrulaştırmak için kullanılmaktadır. Zira söz konusu yasa değişikliği sayesinde ülkedeki Müslüman toplumun dini mirasıyla yakından bağlantılı olan kadim ibadethanelerin, türbelerin ve hayır kurumlarının resmen devlet mülkiyetine geçebilme ihtimali söz konusu olmuştur. Hindistan’da Hindutva takipçileri ve BJP hükümetince oldukça “işlevsel” biçimde kullanılan son cihad komplo teorisi ise 2024 seçimleri öncesinde Modi tarafından dile getirilen “seçim cihadı“ söylemi olmuştur.
Fotoğraf 8: Hindistan’daki Muhtelif “Cihad” Komplo Teorilerini Sembolize Eden Bir Karikatür

Kaynak: The Wire India
Bunlara ilaveten, Hindutva ideolojisinden beslenen Modi hükümeti ülkenin Müslüman mirasının reddedilmesinin bir uzantısı olarak Ekim 2018’de asırlardır “Allahabad (Allah’ın yeri)” olarak anılan Uttar Pradeş eyaletindeki kentin adını “Prayagraj (Adak yeri)” olarak değiştirmiştir. Yapılan itirazlara, geçmişte adının Prayagraj olduğunu söylemekle yetinen yetkililerin bu olayı gerçekleştirmelerindeki asıl amacın Prayagraj kentindeki “Kumb Mela”ya dikkat çekmek olduğu anlaşılmaktadır. Zira “Kumb Mela” adı verilen bu buluşma ritüeline ortalama 15 milyon insan katılmakta ve “bedensel arınma” dedikleri bu ritüel ortalama 55 gün sürmektedir. Hinduların kendi dinlerinin bir gereği olarak belirttiği bu buluşma dünyadaki en büyük dini buluşma olarak dikkat çekmektedir.
Harita 2:Uttar Prades Eyaletindeki “Allahabad (Allah’ın Yeri)” Olarak Anılan Kentin Adı 2018’de “Prayagraj (Adak Yeri)” Olarak Değiştirilmiştir

2019 yılına gelindiğinde ise yeniden seçilmek için aday olan Modi’nin Partisi BJP genel seçimleri büyük bir farkla kazanmıştır. Takip eden birkaç yıl içinde Hindutva hareketi, ülkedeki dini azınlıklar, gazeteciler, insan hakları kuruluşları, akademisyenler ve öğrencilerin muhalefetine rağmen hızla ivme kazanmıştır. Ağustos 2019’da BJP, Keşmir’e kısmi özerklik veren Hindistan Anayasası’nın 370. maddesini iptal etmiş ve böylelikle1950’lerden beri bölgenin nüfus yapısını ve yerel yönetimini korumakta olan tanınan özel statü kaldırılmıştır.[4] Hindistan bu iptalle eş zamanlı olarak Keşmir’e yönelik bir iletişim ablukası ve kuşatması uygulamıştır. Keşmir’deki her türden muhalefetin, gazeteciliğin ve insan hakları dokümantasyonunun baskı altına alınması ve siyasi muhaliflerin hapse atılması ve işkence görmesi de dâhil olmak üzere insan hakları ihlallerinin gerçekleştirildiğini ortaya koyan güvenilir raporlar yayımlanmıştır. BJP ayrıca Keşmirlilerin daimî ikamet haklarını koruyan 35A maddesini iptal ederek Keşmirli olmayanların bölgede toprak ele geçirmelerine, oy kullanmalarına ve seçimlere katılmalarına ve çoğunluğu Müslüman olan Keşmirlilerin aleyhine olacak şekilde devlette istihdam edilmelerine kapı aralamıştır. Oysa o tarihe kadar Hindistan vatandaşları ve yabancılar, bu bölgede yerleşemiyor ve toprak satın alamıyordu. Böylece Keşmirliler, kendi toprakları üzerinde söz sahibi konumundaydı. Bu durum, bölgedeki Müslüman nüfusun da kendi kimliğini ve haklarını korumasını sağlıyordu. Ancak Modi, bu yapıyı ülkenin Hindu temelli bütünlüğü açısından tehdit olarak gördüğü için Keşmirlilerin hakları Keşmirli olmayanlar lehine olacak şekilde daraltmıştır. 22 Nisan 2025 tarihine gelindiğinde, Cemmu-Keşmir’deki Pahalgam yakınlarında meydana gelen terör saldırısının ardından ise Hindistan, Pakistan’ı saldırıyı gerçekleştiren militanları desteklemekle suçlamış ve Pakistan’a yönelik hava saldırısı gerçekleştirmiştir. Pakistan ise suçlamaları reddetmiş ve Hindistan’ın Keşmir’deki saldırıyı bahane olarak kullanmaya niyetlendiğini öne sürmüştür. Dolayısıyla topyekûn bir savaş riskini ortaya çıkmıştır. Ancak her iki ülkenin de nükleer güç olması sorunun yeniden dondurulması ile sonuçlanmasına neden olmuştur.
Kuzeybatıdaki Keşmir dışında Hindistan’ın bir diğer sınır bölgesi olan kuzeydoğudaki Assam’da da (çoğu yoksul) Müslümanlar yoğun olarak yaşamaktadır. Assam da -özellikle kimlik ve vatandaşlık meseleleri bağlamında- Hindu milliyetçileri açısından giderek daha kritik bir coğrafya hâline gelmektedir. Zira 1951’de yüzde 12 olan Assam eyaletindeki Müslüman nüfusunun 2024 itibarıyla yüzde 40’a çıkmış olması Hindu milliyetçileri açısından bir “hayat memat meselesi” olarak görülmektedir. Burada da Müslümanlara yönelik yasa değişiklikleri ya da ilgalar yoluyla sivil haklar rutin olarak bastırılmakta ve 1958 tarihli Silahlı Kuvvetler (Özel Yetkiler) Yasası (AFSPA) uygulanmaktadır. Hindistan’ın Assam ve Cammu Keşmir gibi “sorunlu bölgelerinde” yürürlükte olan bu yasa, güvenlik güçlerine geniş yetkiler tanıyarak (yargısız infazlar, zorla kaybetmeler, tecavüz ve işkence gibi) ciddi insan hakları ihlallerine yol açtığı gerekçesiyle uluslararası insan hakları hukukunu ihlâl etmektedir. AFSPA ile ilgili endişeler hem Hindistan içindeki insan hakları grupları hem de uluslararası toplum tarafından dile getirilmektedir. Ayrıca söz konusu yasanın varlığının, yasa çerçevesinde hareket eden güvenlik ve silahlı kuvvetlerin yanı sıra gerek polis güçleri gerek paramiliter ve silahlı siyasi gruplar tarafından da ciddi insan hakları ihlallerinin gerçekleştirilmesine yol açtığı belirtilmektedir.
Öte yandan Müslümanların ulusal parlamentodaki temsiline ilişkin istatistikler de ülkedeki durumun giderek Müslümanlar aleyhine olduğunu kanıtlamaktadır. Nitekim Lok Sabha’daki Müslüman milletvekili sayısı 1952’de yüzde 4,3’ten 1977’de yüzde 9,3’e çıkarken BJP’nin yükselişinin sürdüğü 2019 seçimlerinden sonra Müslümanlar sadece yüzde 5’lik bir sandalyeye sahip olmuştur.
BJP’nin, 2019 yılı sonunda kabul ettiği ve 1955 Vatandaşlık Yasasını değiştiren Dini ve Vatandaşlık Değişiklik Yasası (CAA) ülkedeki Müslümanlar açısından ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Yasa esasen Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’dan gelen gayrimüslimlere (yani Hindu, Budist, Sih, Hristiyan, Jain ve Parsilere) Hindistan içinde mülteci statüsü vermekte ve “yasadışı göçmen” kategorisini yalnızca Müslümanlar için saklı tutmaktadır. BJP hükümeti söz konusu yasa ile ilintili olarak ayrıca, Hindistan çapında bir Ulusal Vatandaşlık Kaydı (National Registry of Citizens – NRC) yürütme niyetini de açıklamıştır. Yasanın kabul edilmesinin ardından, ülke çapında kitlesel gösteriler başlamış ve BJP rejimi bunları polis şiddeti ile bastırmaya çalışmıştır. 23 Şubat 2020’de Delhi’nin kuzeydoğusunda patlak veren ve dört gün süren olaylarda çoğu Müslüman olmak üzere 53 kişi ölmüş ve 250’den fazla kişi yaralanmıştır.[5] Yaklaşık 2.000 kişi ise yerinden edilmiştir. Olaylar Hindistan hükümetince “isyan” olarak tanımlarken olayların bastırılmasındaki ciddi şiddet kullanımı nedeniyle insan hakları örgütleri yaşananları “soykırım (pogrom)” olarak nitelendirmiştir. Delhi Azınlık Komisyonu tarafından hazırlanan bir rapor, BJP’li bir politikacının kışkırtmasını, isyan sırasında Müslüman karşıtı kapsamlı hakaret ve eylemleri ve yerel kolluk kuvvetlerinin bölge sakinlerini korumadaki başarısızlıklarını titizlikle belgelemiştir.
Fotoğraf 9: 2020 Delhi Ayaklanmaları

Kaynak: The New York Times
Hindutva gölgesindeki Hindistan’da hayatın Müslümanlar için kolay olmadığı açıktır. Yetkililerin sessiz rızalarıyla ülkeyi adeta bir İslamofobi dalgası kasıp kavurmaktadır. 16 Nisan 2022 tarihinde yaşananlar ülkedeki Hindutva taraftarlarının Müslüman nefretinin açık bir örneğini teşkil etmiştir. Söz konusu tarihte birçok eyalette, özellikle Başbakan Narendra Modi’nin partisi BJP tarafından yönetilenlerden biri olan Yeni Delhi’de Hindutva’yı sembolize eden safran rengi giymiş (bu renk aynı zamanda BJP’nin logosunda da kullanılmaktadır) , kılıç ve tabancalarla silahlanmış aşırılık yanlıları, bir Hindu dini festivali olan “Hanuman Jayanti” vesilesiyle camilerin önünde veya Müslüman mahallelerinde “Jai Shri Ram!” (“Tanrı Ram’ı selamla!”) şeklinde dinî sloganlar atarak yürüyüşe geçmişlerdir. Kalabalıklar camiye doğru hareket edince Hint ve Müslüman gruplar arasında arbede çıkmıştır. Çok sayıda kişi yaralanmış, dükkânlar ve araçlar ateşe verilmiştir. Sonunda, polis durumu sakinleştirmek için müdahale etmiştir. Ama her şey için çok kalınmıştır. Bu türden olaylar çıktığında, yerel BJP liderlerinin tipik tutumu Müslümanları failler olarak tanımlamak, onları tutuklamak ve evlerini, dükkânlarını yıkıp yakmaktır.
Fotoğraf 10: Bharatiya Janata Partisi’nin Logosu

Safran rengi BJP logosunda bir nilüfer çiçeği yer almaktadır. Hint dinî düşüncesinin sembollerinden biri olan bu çiçeğin anlamı şudur: Nasıl ki nilüfer çiçeği çamurdan çıkıp çamur veya suyla lekelenmeden suyun yüzeyine ulaşıyor ve böylelikle derûnun karanlık yönleri nilüfer çiçeğinin saf suyuna dönüşüyorsa, insan bedeninden doğan akıl da gerçek özelliklerini tutku ve cehalet bataklığının üzerine yükseldikten sonra geliştirir.[6] Böylesi bir çiçeğin günümüz Hindistan’ında Hindutva ideolojisi üzerinde yükselen ve İslam ve Müslüman karşıtlığından beslenen BJP logosu olması ise ziyadesiyle ironiktir.
Fotoğraf 11:Hintli Müslümanlar, Müslümanlara Yönelik Tahripleri Protesto Ediyor (2022)

Kaynak: Shutterstock
Hindutva gölgesindeki BJP’nin Hindistan’ın tarihsel olarak ötekileştirilmiş kast ve kabilelere yönelik yaklaşımı da ciddi sorunlar içermektedir. Nitekim BJP iktidarı döneminde azınlık topluluklarının üyelerine karşı linç ve toplu tecavüzler de dâhil olmak üzere, failleri alenen korunan şiddet suçları artmıştır. Hindistan, kadınlar için dünyanın en az güvenli ülkelerinden biridir. Azınlık topluluklarındaki kadınlara karşı toplumsal ve cinsel şiddetin bir silah olarak kullanılması giderek yaygınlaşmakta ve failler, devletten aldıkları siyasi koruma sayesinde cesaretlenmektedir.
Günümüzde Hindistan, Freedom House tarafından yalnızca “kısmen özgür”, V-Dem Araştırma Enstitüsü tarafından “seçimli otokrasi” olarak kabul edilmekte; Economist Intelligence Unit tarafından da “kusurlu demokrasi“ olarak nitelendirilmektedir. Hindistan’daki bu durumun büyük ölçüde ana nedeni ülkede 2014’ten sonra önü açılan ve 2024’ten son seçimlerle gücü konsolide olan Modi hükümeti ile birlikte iyice pekişen Hindutva ideolojisidir. Bu ideoloji ekseninde yürütülen siyaset, yalnızca Hindistan siyasetinin “safranlaşması”na ve demokrasiden uzaklaşmasına yol açmakla kalmayıp aynı zamanda Pakistan ile kalıcı barışın önündeki en büyük engeli de oluşturmaktadır.
Doç. Dr. Fatma Sarıaslan, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.
[1] Marzia Casolari. (2000). “Hindutva’s Foreign Tie-Up in the 1930s: Archival Evidence”. Economic and Political Weekly, 35(4), 218–228. http://www.jstor.org/stable/4408848
[2] Parvis Ghassem-Fachandi, Pogrom in Gujarat: Hindu Nationalism and Anti-Muslim Violence in India, Princton University Press, 2012.
[3] Fatma Sarıaslan. (2023). “Hindu Nationalism and Rising Anti-Islamism in India”. Journal of Media and Religion Studies, 6 (1), 106, https://doi.org/10.47951/mediad.1281856
[4] Bu Modi’nin seçim vaadiydi.
[5] Olaylar dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın Yeni Delhi’ye yaptığı ziyaretle aynı zamana denk gelmiş ancak Trump konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmamıştır.
[6] Aliya İzzetbegovic.(2011). Özgürlüğe kaçışım: Zindandan notlar, (çev.) Hasan Tuncay Başoğlu, İstanbul, Klasik Yayınları, s. 58.


