Hamas’ın silahlı kanadı İzzettin el-Kassam Tugaylarının, 7 Ekim 2023’te İsrail’e karşı düzenlediği Aksa Tufanı Operasyonu, sadece bölgesel değil küresel bir “tufan” etkisi oluşturdu. Hiç şüphesiz, “devlet içinde devlet” tanımının Lübnan’da önemli örneğini teşkil eden Hizbullah, bu tufandan en fazla zarar gören aktörlerin başında yerini aldı. Hizbullah, ABD ve İsrail’in, Lübnan hükümeti üzerinden yürüttüğü ve varlık nedenini ortadan kaldıracak nitelikteki silahsızlandırma baskısıyla karşı karşıyadır. Lübnan hükümetinin Hizbullah’ı da kapsayacak şekilde ülkedeki tüm silahlı varlığın devlet tekeline alınması ve grupların elindeki silahların toplanması kararını kabul etmesi, hareketin varlık-yokluk noktasında bir yol ayırımında bulunduğuna işaret ediyor. Ülkedeki geniş Şii tabanına rağmen örgütün varlığının yalnızca silahlarını teslim edip silahsız bir siyasi partiye dönüşerek muhafaza edebileceği tahmin ediliyor.
Hizbullah’ın Varlık Nedeni
Hizbullah, 1985 manifestosunda da vurgulandığı üzere; işgalci İsrail’i ortadan kaldırmak, emperyalist ABD’nin bölgedeki etkisinin önüne geçmek ve İran liderliğine bağlı İslami yönetim oluşturmak amaçlarıyla ortaya çıkan bir örgüttür. Her ne kadar ülkedeki Şii kesimin ezilmişliği, güç kazanmasında önemli bir etken olarak göze çarpsa da Hizbullah daha sonra yaşadığı “Lübnanlılaşma” süreciyle kendisini ülkedeki tüm kesimlere kabul ettirme çabası içinde olmuştur.
Hizbullah’ın varlığını tahkim etmesini sağlayan en önemli sebep de tıpkı ortaya çıkışında olduğu gibi İsrail işgaline karşı direniş oldu. Nitekim, ülkenin büyük bir kısmının “işgalci” sıfatı nedeniyle tepkisini çeken İsrail’e karşı olmak, hareketin Lübnanlılaşma sürecine de katkılar sundu.
1982 yılında İsrail işgalinin bir neticesi olarak kurulan Şii tabanlı Hizbullah, İran’ın da desteğiyle zaman içerisinde Lübnan’da önemli bir güç odağı hâline geldi. “Devlet içinde devlet” tanımının en önemli örneği olan Hizbullah, yıllar içinde Lübnan devletinden daha güçlü bir hâle geldi. 1992’de parlamentoya giren ve kabinede görevler almaya da başlayan Hizbullah, bazı Hıristiyan gruplarla ittifaklar kurarak siyasi blok da oluşturdu. Hasan Nasrallah liderliğindeki örgütün, 2006’da İsrail’e karşı göstermiş olduğu mukavemet ise örgütün sadece Lübnan’da değil, İslam dünyasında da sempati kazanmasını sağladı. Bir not olarak belirtmek gerekir ki 2006 savaşı, Tel Aviv’in odağını neredeyse tamamıyla kuzeye çevirerek bugünkü yaşananları hazırlamasına yol açtı.
Hizbullah, 2011’de başlayan Suriye iç savaşında, Beşar Esed rejimine verdiği destekle İran’ın en önemli paramiliter vekili olarak güçlenmeye devam etti. Ancak, hem 2006 savaşında kazandığı sempatiyi Suriye’de yaptığı katliamlarla kaybetti hem de Lübnan sınırının dışına çıkarak girdiği ilişkiler bünyesinde istihbarat açısından büyük zaaflara yol açmasına neden oldu.
Lübnan’da İsrail işgali sürerken bu işgale karşı direnmek maksadıyla kurulan ve bunu varlık nedeni hâline getiren Şii tabanlı Hizbullah, bugün farklı bir tabloyla karşı karşıyadır. İsrail, ülkedeki bütün Şii bölgelerini yerle bir etmiş, “Dahiye Doktrini”ni uygulamış, Kasım 2024’te imzalanan ateşkes anlaşmasına rağmen Lübnan’ın güneyinde beş noktada işgalini sürdürmüş, ve hava sahasını kontrol altına almıştır. Üstelik, hemen her gün düzenlediği hava saldırılarıyla da bölgede hareket alanı bırakmamakta. Üst üste yediği darbeler, örgütü varlık nedeninin ortadan kalkması anlamına gelen silahsızlandırılma “tehlikesiyle” yüzleştirdi.
İsrail’in Hizbullah’a Karşı Yıpratıcı Savaşı
Aksa Tufanı Operasyonunun ardından, İsrail’e topyekûn yeni bir cephe açması beklenirken Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah, bunun yerine “Gazze’ye destek” retoriğiyle 8 Ekim 2023’ten itibaren İsrail’le kontrollü çatışma yolunu tercih etti. Üstelik daha sonra İsrail ordu raporlarına yansıyan bilgiler, Tel Aviv yönetimi ve İsrail ordusunun en büyük endişesinin bu günlerde Hizbullah’ın İsrail’e kuzeyden topyekûn bir saldırı başlatması olduğunu ortaya koydu. İsrailli askeri analistler, ordu raporları ışığında, kuzeyden gelecek böyle bir saldırı durumunda, tüm dikkatini güney cephesine vermiş İsrail ordusunun çaresiz kalacağı ve Hamas ile Hizbullah’ın Tel Aviv’de buluşabileceği değerlendirmesinde bulundu. Nasrallah’ın düşük yoğunluklu bir çatışma kararının kendisinden ziyade İran’ın kararı olduğu iddiaları ise başka bir tartışma konusu ve soru işareti olarak kaldı.
Bu süreçte İsrail, Lübnan’ın güneyine düzenlediği şiddetli hava saldırılarıyla ülkede büyük bir yıkıma sebep oldu. Büyük çoğunluğu Şii yüzbinlerce Lübnanlı yerinden edildi. Hizbullah’ın İsrail’in kuzeyine yönelik saldırılarında ise önemli bir hasar bildirilmedi.
2024’ün yaz aylarında saldırıları genişletme sinyalleri veren İsrail, Hizbullah’ın 2 numarası olarak bilinen Fuad Şükür’ü 30 Temmuz 2024’te Lübnan’ın başkenti Beyrut’un güneyindeki Dahiye’ye düzenlenen hava saldırısında öldürdü.
İsrail basınında, ülkenin kuzeyine yapılan saldırıları önlemek için Lübnan’ın güneyinde bir tampon bölge oluşturulması fikri tartışılırken Hizbullah üyelerinin kullandığı çağrı cihazları ve telsizler, İsrail tarafından patlatıldı. 17-18 Eylül tarihlerinde düzenlenen bu saldırılarda, 3 binin üzerinde Hizbullah elemanı, muhtemel bir doğrudan İsrail-Hizbullah savaşı öncesinde saf dışı bırakıldı.
Takvimler 23 Eylül’ü gösterdiğinde ise İsrail, Lübnan’da Hizbullah’a yönelik saldırılarını genişleterek ülkenin güneyinin yanı sıra Hizbullah’ın ülkenin doğusundaki ve başkent Beyrut’taki kaleleri Baalbek ve Dahiye bölgesini onlarca şiddetli hava saldırısıyla hedef almaya başladı.
Başta Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah olmak üzere örgütün komuta kademesinin tamamı, 2006 savaşından sonra neredeyse tüm dikkatini Hizbullah’a yoğunlaştıran İsrail tarafından düzenlenen nokta atışı suikastlarla ortadan kaldırıldı. Çağrı cihazları ve telsizlerin patlatılmasının ardından Nasrallah’ın da içinde olduğu Hizbullah yönetiminin tamamının ortadan kaldırılması hem İsrail’in hazırlığını hem de örgütün zafiyetlerini net bir şekilde meydana çıkardı.
Lübnan’ın güneyine ek olarak doğusu ve başkent Beyrut’un Dahiye bölgesi de 2 aydan uzun süren İsrail saldırılarından dolayı harabeye döndü. 30 Eylül’de Lübnan’ın güneyine kara operasyonu başlatıldığını duyuran İsrail ordusu, ateşkes sağlanana kadar geçen sürede, sınırdan yaklaşık 5 kilometre içeriye sızarak çok sayıda beldeyi işgal etti. Lübnan’ın güneyindeki bazı köy ve kasabalar, patlayıcılar yerleştirmek suretiyle yerle bir edildi. İsrail’in Lübnan’ın çeşitli bölgelerine yönelik yıkıcı saldırıları, 27 Kasım Çarşamba günü yerel saatle 04.00’te (TSİ 05.00) Lübnan ile İsrail arasında varılan ateşkes antlaşmasının yürürlüğe girmesine kadar sürdü.
Ateşkes anlaşması için yoğun bir diplomasi trafiğinin yürütüldüğü dönemde İsrail, Lübnan’da Hizbullah’a yönelik saldırılarının sıklığını ve şiddetini artırırken Lübnan ve Hizbullah kanadından ise ateşkese yönelik olumlu açıklamalar geldi. Bu süreçte, İsrail’in herhangi bir ihlal durumunda Lübnan hava sahasında hareket serbestliği ve Hizbullah’a saldırı düzenleyebilme hakkı elde etme arzusu Hizbullah ve Lübnan tarafında en fazla tartışılan ve karşı çıkılan konu oldu.
Buna karşın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ateşkes anlaşmasını kabineye sunacağını söylediği 26 Kasım akşamı yaptığı açıklamada, “ABD’nin tam mutabakatıyla, askeri eylemde tam özgürlüğümüzü koruyoruz. Hizbullah anlaşmayı ihlal eder ve kendini silahlandırmaya çalışırsa, saldıracağız.” ifadelerini kullandı.
Anadolu Ajansı’nın ulaştığı anlaşma metnine göre, 27 Kasım’da yürürlüğe giren 13 maddelik ateşkes anlaşması, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırganlığını sona erdirdi. Anlaşmaya göre Lübnan, Hizbullah veya topraklarında bulunan diğer tüm silahlı grupların İsrail’e karşı herhangi bir operasyon düzenlemesini engelleyecek. Buna karşılık İsrail de Lübnan’daki sivil ya da askerî hedeflere kara, deniz veya havadan herhangi bir saldırı gerçekleştirmeyeceğini taahhüt etti.
Hizbullah, Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi ve silahlarını Lübnan ordusuna teslim etmeyi kabul ederken İsrail ordusunun bu alanlardan 60 gün içerisinde aşamalı olarak çekilmesi ve Lübnan ordusunun konuşlanması kararlaştırıldı. Böylelikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararını uygulamanın yolu açılırken başını ABD ve Fransa’nın çektiği bir ateşkes denetleme mekanizması oluşturularak şartların yerine getirilip getirilmediğini inceleyen bir komisyon kuruldu.
Ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girdiği günden bugüne kadar İsrail ordusu, Lübnan’ın güneyinde ve zaman zaman diğer bölgelerinde eski yoğunluk ve şiddetinde olmasa da saldırılar düzenlemeyi sürdürdü. Hizbullah’ın bu saldırılara karşılık, sadece bir defa Şeba bölgesinde İsrail askerlerinin bulunduğu noktanın “yakınına” roketli bir uyarı atışı, İsrail’in yoğun saldırıları ile cevap buldu.
İsrail’in Lübnan’a saldırılarını durdurması, ülkenin güneyindeki işgalini sona erdirmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılarak ülkede silah kullanma tekelinin Lübnan ordusuna devredilmesi konusu, ateşkesin devreye girmesinden bu yana tartışılan meseleler arasında yerini aldı.
Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden tamamen çekilerek bölgeyi silahsızlandırdığı yönündeki açıklamalarına rağmen İsrail, Lübnan ordusunun anlaşmada taahhüt ettiği gibi ülkenin güneyine konuşlanamaması ve Hizbullah’ın silahlarını teslim etmemesi bahanesiyle güneyde işgal ettiği beş bölgeden çekilmeyi hâlâ reddediyor. Üstelik, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, geçen hafta yaptığı açıklamada, bölgeden “hiç” çekilmeyeceklerini dile getirdi.
ABD’nin Lübnan asıllı Özel Temsilcisi Thomas Barrack, 19 Haziran ve 7 Temmuz tarihlerinde Beyrut’a yaptığı iki kısa ziyarette, ABD’nin Hizbullah’ın tüm silahlarını aşamalı bir süreçte teslim etmeyi kabul etmesine yönelik önerisini sunmuş, örgütün bunu kabul etmemesi hâlinde İsrail saldırılarının sonuçlarına katlanmak zorunda kalacağı tehdidinde bulundu.
Lübnan hükümeti, 7 Ağustos’ta gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu Toplantısı’nda, Hizbullah’ı da kapsayacak şekilde ülkedeki silahların devlet tekeline alınması ve grupların elindeki silahların toplanması kararını kabul etti. Sürecin 2025 yılına kadar tamamlanacağı ifade edildi. Hizbullah ise Nevvaf Selam hükümetinin bu kararının “Lübnan’ı İsrail’e karşı direniş silahından mahrum bırakacağını” iddia ederek bu kararla “büyük bir hata yapıldığını” savundu. Buna karşın Hizbullah’ın bu karar karşısında nasıl bir tavır takınacağı hâlâ merak ediliyor.
Hizbullah’ın Durumu
Kozmopolit açıdan oldukça karışık bir ülke olan Lübnan’da Şiiler nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor. Emel Hareketi’yle birlikte ülkenin Şii tabanını temsil eden Hizbullah, tabanını Şiilerin oluşturduğu en güçlü kitle hareketi olarak dikkati çekiyor. Karizmatik bir lider olan Nasrallah ile birlikte Lübnan sosyolojisinde önemli bir konuma gelen Şiiler, bugün Hizbullah’ın yaşadığı ağır darbeler nedeniyle ülkedeki konumlarını kaybetmenin tedirginliğini yaşıyor ve bu tabanı konsolide edici bir etken olarak öne çıkıyor. Buna karşın İsrail saldırılarından en fazla zarar gören kitle olan Şiilerde Hizbullah’a karşı oluşan tepkiyi de göz ardı etmemek gerekiyor ki güç kaybının yaşandığı süreçte bunun örgüte olan desteğin azalmasına neden olma ihtimali de bir hayli yüksek görünüyor.
Üstelik İsrail saldırılarında bütün komuta kademesini kaybeden, silahlarından olan ve Lübnan toplumundaki siyasi gücü zayıflayan Hizbullah’ın, ABD ve İsrail’in baskısıyla silah bırakmaya zorlanırken artık kendisine destek verecek hiçbir müttefikinin bulunmadığının da altını çizmek gerekiyor. Yani tek sorun, 7 Ekim 2023 sonrasında, 1979 itibarıyla İsrail ile İran’ın “birbirini besleyen düşmanlığı” üzerine kurulu paradigmayı değiştirmeye karar veren Tel Aviv’in, 2024’ün son aylarındaki saldırılarıyla bütün komuta kademesini ortadan kaldırdığı örgütü bir çıkmaza sürüklemesi değil. Sadece vekilleri üzerinden değil, doğrudan saldırılarla İran’ı zayıflatma amacına yönelik hareket eden İsrail’in, 12 Gün Savaşı’nda şiddetli saldırılarla Tahran yönetimini yıpratması da Hizbullah’a vurulan en önemli darbelerden biri oldu. Buna, Suriye devriminin de 2011 itibarıyla Beşar Esed rejiminin yanında ülkedeki Sünnilere karşı büyük katliamlara imza atan Hizbullah’ın lojistik anlamında can damarını kesmesini de ilave etmek lazım gelir. Dolayısıyla Hizbullah, silah bırakma konusunda sınırlı seçeneğe sahip ve bu seçenekler hem hareketin hem de Lübnan’ın geleceği konusunda belirleyici olacak.
Sonuç
Uzun uzun izah ettiğimiz şartlar göz önünde bulundurulduğunda, Hizbullah’ın varlık sebebini inkâr pahasına da olsa silah bırakarak siyasi bir partiye dönüşmesi en makul seçenek olarak dikkati çekiyor. Eğer bu yol seçilirse örgüt, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde işgal ettiği noktalardan çekilmesi ve saldırılarını durdurması karşılığında silahlarını müzakere yoluyla teslim ederek kimlik değişimine gidecek ve silahsız siyasi bir partiye dönüşecek.
Buna karşın Hizbullah’ın mevcut yapısındaki otorite boşluğu nedeniyle silahların teslim edilmesine karşı bir direnişin yaşanması muhtemel. Zira, 30 yıldan fazla süre ülkenin yönetiminde büyük pay sahibi olduktan sonra, tüm gücünü devretmeyi kabul etmek oldukça zor bir karar. Bu direniş Lübnan’da işlerin çığırından çıkmasına, tüm Lübnanlıların geçmiş tecrübelerinden gelen iç savaş korkusuyla yeniden yüzleşmesine sebep olma ihtimalini içinde barındırıyor. Bunun yanında Hizbullah’ın bu direnişi, sadece Lübnan unsurlarının değil, ülkenin güneyine ilişkin emelleri olan İsrail’in de doğrudan müdahil olma ve işgalin kalıcı hâle gelme riskini beraberinde getiriyor.
Kesin olan şu ki, Hizbullah ilk etapta bir orta yol arayışına girişecek ve kısmi silahsızlanma karşılığında işgalin sona erdirilmesi talebinde bulunacaktır. Daha sonra vereceği karar ise Lübnan için belirleyici olacaktır.
Faruk Hanedar, Anadolu Ajansı Kudüs Muhabiri’dir.
