Öyle bir ülke düşünün ki bekası için güç kullanımına ilişkin bilgi ve teknoloji üretmekte ve üretilen bu bilgiyle bulunduğu ortamı kontrol edip varlığını ve güvenliğini sağlamaktadır. Kurulduğu 1948 yılından günümüze kadar yaklaşık 4 milyon km² yüzölçümüne sahip 9 devlete karşı yürüttüğü ileriden ve saldırgan savunma anlayışı ile 22.072 km² toprak alanı üzerinde kurulu olan İsrail, 1950’li yıllarda güvenliğini artırmak ve bölgesinde karşı karşıya kaldığı izolasyon hâlinden kurtulmak için yürüttüğü Çevresel Strateji Doktrininin güncellenmiş hâlinin bir parçası olarak Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ve Türkiye’ye karşı jeopolitik çıkarlarını korumak ve güçlendirmek amacıyla Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile stratejik iş birliğine gitmiştir.
Küçük Adada Büyük Oyunlar
Coğrafi konumu itibarıyla dünyanın doğusuyla batısını birbirine bağlayan ticaret yolu üzerinde bulunan Doğu Akdeniz, keşfedilen enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve güvenlik mimarisi üzerinden şekillenen bölgesel rekabetin merkezinde yer almaktadır. Bu noktadan hareketle de Sicilya ve Sardunya adalarından sonra Akdeniz üzerindeki en büyük üçüncü ada konumunda olan Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’in kalbi olarak kabul edilmektedir.
Orta Doğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki stratejik dengelerin temel unsuru olmasının yanı sıra bölgede keşfedilen hidrokarbon kaynaklarının büyüklüğü ele alınırsa Doğu Akdeniz’in dolayısıyla Kıbrıs’ın önemi daha da artmış durumdadır. Doğu Akdeniz sadece enerji transferinde önemli bir kavşak olmakla kalmayacak, aynı zamanda bir enerji merkezi hâline gelecektir.

Öte yandan Kıbrıs’ın Orta Doğu’daki kriz alanlarına müdahale edecek güçler için bir üs merkezi olmasının yanında, uzak mesafelerdeki bölgelere hava gücü kullanımına olanak sağlayacak bir konumda olması başta ABD olmak üzere Avrupa Birliği (AB), Birleşik Krallık, Çin, Fransa, Rusya ve İsrail için küresel ve bölgesel ölçekteki politikalarda önemini daha da artırmaktadır.
ABD’nin siyasi ve askeri desteğini alarak 7 Ekim sonrasında düzenlediği saldırılar sonucunda bölge ülkelerini hareketsiz kılan İsrail, Türkiye’nin özellikle son dönemde Doğu Akdeniz’de artan etkinliğine ve Kıbrıs’taki güçlü varlığına karşı stratejik ortak ve müttefik hâline getirdiği Rum Yönetimi ve Yunanistan ile yürüttüğü güvenlik politikalarına hız verdi. Bu kapsamda Rum Yönetimi’nin Kıbrıs meselesi çözülmemiş olmasına rağmen İsrail ile 2010 yılında Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırması Anlaşmasının imzalanmasıyla önemli bir aşama kaydedilen ikili ilişkilerde, son 5 yılda artan askeri faaliyetler ve savunma sanayi ürünlerinin tedariki yönünde yürütülen çalışmalar KKTC ve Türkiye’nin güvenliği için ciddi bir tehdit hâline gelmiştir. Son olarak geçtiğimiz günlerde Rum kesiminin silahlanma faaliyetlerinin bir parçası olarak İsrail’den tedarik ettiği BARAK MX hava savunma sistemini teslim alması bu tehdidi gözler önüne sermiştir. Bu durum akıllara Rum kesiminin 1997’de Rusya’ya siparişini verdiği ve Türkiye’nin yoğun askeri-diplomatik baskısı sonucu teslim alamadığı S-300 hava savunma sistemini getirmiştir.

S-300 Hava Savunma Sistemi Krizi
Türkiye’nin Kıbrıs’a gerçekleştirdiği Barış Harekâtı sonrası Rum Yönetimi ile Yunanistan arasında 16 Kasım 1993’de ortak savunma doktrini imzalanmıştır. Bu doktrin kapsamında; Rum Yönetimi ile Yunanistan’ın bütünleşik bir savunma alanı olduğu, Güney Kıbrıs’a yönelik Türkiye’den gelecek olası bir saldırıda Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’ı savunacağı ve böyle bir saldırının Yunanistan için savaş sebebi olacağı vurgulanmıştır. Yunanistan’ın Kıbrıs üzerinden bölgeyi kontrol etme stratejisinde önemli bir aşama olan bu anlaşma kapsamında Rum ordusu ve adadaki Yunan birlikleriyle ortak eğitim ve tatbikatlar gerçekleştirilecek, askeri sistem alımlarında Yunanistan önemli bir rol oynayacaktı.
Ortak doktrin konusunda en somut adımlardan biri Kardak Krizi sonrası 1997 yılında GKRY’den gelmiştir. GKRY yönetimince yürürlüğe sokulan beş yıllık silahlanma programına göre; Baf’ta mevcut havaalanı savaş uçaklarının inebileceği şekilde modernize edilecek, ayrıca Yunan savaş gemilerinin konuşlanabilmesi için limanların altyapıları yenilenecekti. Yunanistan’ın başlattığı silahlanma hamleleri Yunan ekonomisi için ağır bir yük oluşturmuş ve bunun sonuçları 2000’li yıllara gelindiğinde mali krizle daha net görülmüştü.
Savunma Doktrininin imzalanmasından sonra en önemli gelişme ise Rum kesiminin Rusya’dan S-300 hava savunma sistemi tedarik etmesi sırasında yaşandı. Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı hava hakimiyetini sağlamak ve Rum ordusunun en büyük eksikliklerinden biri olarak görülen hava savunma sistemleri açığını kapatmak için bu sistemlerin alımına öncelik verildi. Rum Yönetimi ile Rusya arasında, S-300’lerin tedariki konusunda 5 Ocak 1997 tarihinde anlaşma imzalandı. Bu sistemler güçlü arama (300 km) ve atış kontrol radarının (150 km) yanı sıra uzun menzilli 150 km menzilli füzeleri ile Kıbrıs’a değil, Türkiye’ye yönelik ciddi tehdit oluşturuyordu.

Türkiye, bu duruma tepki göstererek bunu savaş sebebi olarak kabul etmiştir. Dönemin Millî Savunma Bakanı Turhan Tayan 14 Ocak 1997’de yaptığı açıklamada, “S-300’ler Güney Kıbrıs’a konuşlanırsa bunun Yunan çevreleme stratejisinin önemli bir kısmının gerçekleşeceği anlamına geleceğini, böyle bir ihtimali engellemek amacıyla her türlü önlemin alınacağını” belirtmiştir. Bu sistemlerin Rum Yönetimi tarafından teslim alınmasının önlenmesinin ardından çözüm olarak Yunanistan bu sistemleri Rum kesiminden satın almış ve karşılığında yine Rus yapımı kısa menzil (15 km) TOR M1 hava savunma sistemlerini teslim etmişti. Öte yandan Rum Yönetimi yaşanılan bu krizden sonra acil ihtiyaç kapsamında 1998’de Rusya’dan orta menzilli (40 km) Buk M1-2 hava savunma füze sistemi de tedarik etmiştir.
Türkiye’den gelen tepki karşısında Yunanistan satın aldığı S-300’leri Girit’e konuşlandırmaya mecbur kalmıştı.
S-300’ler Girit’te Aktif Hâle Geliyor
Yunanistan, uzun süre âtıl bırakılan S-300’lerin ilk olarak radar sistemlerini aktif hâle getirerek Türk Hava Kuvvetlerine ait hava unsurlarını takip etmeye başladı. Rusya ile yürütülen görüşmeler sonrasında sistemin tam operasyonel olarak aktif hâle getirilmesinden sonra Yunan ordusu 13 Aralık 2013’te S-300 ile ilk kez deneme atışı gerçekleştirdi. Halihazırda aktif olan sistemlerin zaman zaman Türk savaş uçaklarını radar kilidi atarak taciz ettiğini belirtmekte de fayda var. Bunun yanı sıra Yunanistan, Girit’teki test sahasında başta ABD, NATO üyesi ülkeler ve İsrail olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar ve Hindistan Hava Kuvvetlerine S-300 ile eğitim ve tatbikat imkânı sunuyor.
S-300 sistemlerinin özelliklerinin çözümlenmesi ve bu tip hedeflere taarruz taktiklerinin geliştirilmesinin yanı sıra NATO üyesi ülkelerin uçaklarına Elektronik Harp Eğitim olanağı sağlanıyor. Bu eğitim alanından maksimum faydayı ise İran hava savunmasını birkaç gün içinde etkisiz hâle getiren İsrail sağlamıştır. Çünkü İsrail, İran ordusunun envanterinde de yer alan S-300 sistemlerine karşı pilotlarının eğitimini uzun yıllardır Girit’te gerçekleştirmektedir. İsrail ve Yunan Hava Kuvvetlerinin ortak tatbikatlarında bu sistemler sıklıkla düşman rolünde kullanılmıştır.
2020’li yıllara kadar herhangi yeni bir hava savunma sistemi alımı yapmayan ve hizmetteki TOR M1 ve Buk M1-2’lerin modern harp ortamının ihtiyaçlarına cevap verememesi ve Rusya’dan yedek parça ve bakım desteğinin aksaması nedeniyle Rum Yönetimi, işlevsiz hâle gelen sistemleri modernize etmek için çalışmalara başladı. Ayrıca, 2010’lu yılların başından itibaren askeri ilişkilerini hızla geliştirdiği İsrail ile hava savunma sistemi tedariki için de 2021’de görüşmelere başladı. İlk etapta Demir Kubbe’nin tedariki yönünde yürütülen görüşmeler sonrasında çok daha gelişmiş Barak MX hava savunma sisteminin alımında karar kılındı.
TSK’nın 21. Genelkurmay Başkanı ve 1997 yılında dönemin milletvekili olan Doğan Güreş de S-300 ile ilgili şu hususlara dikkat çekmişti: “Ruslar bunun bir saldırı değil, savunma silahı olduğunu iddia ediyorlar. Rusya gibi coğrafi derinliği olan bir ülke için bu silah savunma silahı olabilir ama Güney Kıbrıs’a yerleştirilecek böyle bir sistem bizim için taarruz silahıdır; çünkü Silifke’de uçan uçağımızı rahatlıkla vurabilir.” açıklamasından yola çıkarsak Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı oluşturulan Güney Kıbrıs ve İsrail askeri ilişkileri ele alındığında S-300’lerden daha gelişmiş bir sistem olan Barak MX, Kıbrıs ve ülkemizin hava ve kara unsurları için ciddi manada bir tehdittir. Aynı zamanda bu sistem ve radarının, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki istihbarat ağının en önemli bileşenlerinden biri olacağı su götürmez bir gerçektir.
İsrail’in Doğu Akdeniz’deki Yeni Hamlesi: Barak MX Hava Savunma Sistemi
İsrail Havacılık ve Uzay Sanayi tarafından üretilen Barak MX, savaş uçakları, İHA’lar, seyir füzeleri ve taktik balistik füze tehditlerine karşı koymak için tasarlanmıştır. 150 km menzilli Barak ER, 70 km menzilli Barak LR ve 35 km menzilli Barak MR füze ailesi, elektronik harbe karşı dirençli gelişmiş radar arayıcılar, çift darbeli motorlar ve güçlü savaş başlıkları ile etkili bir önleme performansı sunuyor. Savaş gemilerine de entegre edilebilen modüler yapıya sahip Barak MX mevcut komuta kontrol ve sensör ağına entegre olabilen düşük maliyetli bir hava savunma sistemi çözümü olarak ön plana çıkıyor.
Barak MX sisteminin en önemli bileşenlerinden biri ise ELTA Systems tarafından geliştirilen galyum nitrür teknolojisine sahip 3 boyutlu aktif elektronik taramalı dizi (AESA) radar sistemidir. Yaklaşık 500 km menzile sahip radar aynı anda 1100’e kadar hedefi tespit ve takip edebiliyor. Ayrıca sistem 100 km menzil içindeki düşman topçu birliklerinin konumunu tespit etmek için kullanılmakta olup gelen topçu mühimmatları, füzeler ve havan toplarının dost bölgedeki yörüngesini ve çarpma noktasını tahmin edebiliyor.
İsrail ve Rum Kesiminden Sonra Sacayağının Üçüncüsü: Yunanistan
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ve KKTC’deki varlığına karşı Rum Yönetimi ve İsrail askeri ilişkileri göz önüne alınacak olursa Barak MX, radar ve sensör sistemleriyle ciddiye alınması gereken bir tehdittir. Özellikle barış zamanında TSK’nın icra edeceği test, eğitim ve tatbikat gibi faaliyetlerin takibini bu sistem mümkün kılacaktır. Kıbrıs’ın Türkiye’ye olan yakınlığı dikkate alındığında sistemin KKTC ve kıyılarımızı izleyecek olmasının yanı sıra sahip olduğu teknolojik seviyeye baktığımızda Barak MX, İsrail’in Doğu Akdeniz’de istihbarat ağının en önemli bileşeni olacaktır.

Burada göz ardı edilmemesi gereken diğer bir ülke ise Yunanistan’dır. Rum Yönetimi’nin Yunanistan ile ortak karar almadan tek başına İsrail’den bu sistemleri tedarik etmesi düşünülemez. Çünkü İsrail için olduğu kadar Yunanistan açısından Türkiye’yi çevreleme stratejisindeki en önemli aktörlerin başında Rum Yönetimi gelmektedir.
Coğrafyada yaşanan hadiseler ışığında Yunanistan’ın önümüzdeki süreçte bölgesel ve küresel beklentileri kendi çıkarları doğrultusunda Ege ve Doğu Akdeniz’e yoğunlaşmış durumdadır. Bu noktada Yunanistan’a en stratejik desteği İsrail sağlamaktadır.
Tarihe bakıldığında aslında çok dramatik bir dönüşüm yaşanıyor. Zira tarihsel olarak birbirine karşı bakış açıları olumsuz olan Yunanistan ve İsrail’i Türkiye karşıtlığı bir araya getirmiştir. Yunanistan, İsrail devletini kuruluşundan 42 yıl sonra 1990’da resmi olarak tanımıştır. Her iki ülke arasındaki ilişkiler tam olarak bu tarihten itibaren başlamaktadır.
1990’lı yılların ortalarında ilk adımları atılan askeri iş birliğinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar, Mayıs 2010’da İsrail tarafından gerçekleştirilen Mavi Marmara saldırısı sonrası Türkiye ile ilişkilerinin kopmasının ardından bölgede kendine yeni bir müttefik arayışı içine giren ve saldırıdan kısa süre sonra Ağustos 2010’da bir İsrail başbakanının Yunanistan’a gerçekleştirdiği ilk resmi ziyaret olarak da kayıtlara geçen Netanyahu’nun Atina ziyaretinden sonra hız kazandı.
2012’de başlayan ortak askeri tatbikatlar ile başka bir boyut kazanan ilişkilerde Yunanistan, yeni müttefiki İsrail’e özel bir önem vermektedir. Çünkü İsrail sadece kritik bir askeri ortak değil, aynı zamanda askeri teknoloji tedarikçisi bir savunma sanayi rol modelidir. Öte yandan Atina için İsrail, Washington ile ilişkilerini daha da geliştirmek için diplomatik bir kanal işlevi görüyor.
Türkiye ile yaşanan her krizden sonra (1974 Kıbrıs, 1976 kıta sahanlığı, 1987 kıta sahanlığı, 1996 Kardak ve 2020 Doğu Akdeniz krizi) aşırı silahlanma yolunu seçen Yunanistan, ordusunun modernizasyonu kapsamında İsrail ile bir dizi iş birliği anlaşması imzaladı.
Yunanistan, ABD ve Fransa’nın yanına askeri partner olarak İsrail’i de eklemiştir. Türkiye’nin gelişmiş savunma sanayi, silahlı/insansız hava aracı teknolojisindeki ilerlemesi, özellikle Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda operasyonel etkileri Yunanistan açısından dikkatle izlenmekte. Özelikle Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin artan varlığı, Yunanistan’ın bu alanda niteliksel bir üstünlük arayışını hızlandırmıştır. Bu bağlamda Yunanistan, İsrail’in yüksek teknolojili savunma ürünleri sayesinde kendi askeri yeteneklerine niteliksel bir üstünlükle katkıda bulunabileceğini düşünmekte. Bu doğrultuda, iki ülke arasında İHA, Barak MX Hava Savunma Sistemleri, İHASAVAR, radar, elektronik harp sistemleri, Çok Namlulu Roketatar Sistemleri (ÇNRA), mühimmat ve haberleşme sistemleri tedariki yönelik faaliyetler sürdürülüyor. Ayrıca, İsrail iki ülke arasında yapılan anlaşma kapsamında Yunan Hava Kuvvetleri için 22 yıllığına işletilecek bir eğitim merkezi kurmuştur. İsrail Hava Kuvvetleri eğitim sisteminin modellendiği bu merkezde Yunanistan’ın operasyonel hazırlıklarının artırılması hedefleniyor.

Sonuç
Türkiye ile ilişkilerin kopmasından sonra İsrail, Yunanistan ve Rum Yönetimi ile çok katmanlı ve proaktif bir stratejik yaklaşımla Doğu Akdeniz odaklı ancak bir ucu İpsala diğer ucu ise Golan Tepeleri ile Hermon Dağı’na dayanan yeni bir güvenlik mimarisi inşa etmeye çalışıyor. Sahip olduğu teknolojik seviye sayesinde 7 Ekim 2023’ten itibaren bölge ülkelerini, İran ve vekil güçlerinin Orta Doğu’daki hakimiyetini zayıflattıktan sonra bölgesel hakimiyet arayışına girmesi ve ABD’nin sınırsız desteği İsrail’e büyük bir özgüven vermiştir. Bu durumdan Yunanistan ve Rum Yönetiminin faydalanmaya çalıştığına şahitlik ediyoruz. İsrail için Yunanistan ve Kıbrıs, Türkiye’ye karşı bir ön bahçe, stratejik bir liman, ileri bir karakol durumundadır.
Her devlet güvenliği için askeri kapasitesini artırabilir. Ancak Yunanistan ve Rum Yönetiminin aşırı silahlanması bu iki ülkeyi Türkiye karşısında daha güvensiz hâle getiriyor. Ukrayna’nın başına gelenler ele alındığında bir asırdır her türlü savaşın merkezinde olup girdiği hiçbir çatışmayı kaybetmeyen, büyük bir nüfusa, güçlü bir savunma sanayine sahip ve dünya siyasetinde etkisi olan Türkiye’nin bu durumu en önemli caydırıcılık unsurudur.
Ege, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler gerilimlerin yakın ve orta gelecekte de devam edeceğini göstermektedir. Yaşadığı her türlü zorluğa rağmen Türkiye, kendisine ve dostlarına yönelik tehdit hissettiği an yüksek askeri kapasitesini kullanmaktan çekinmeyen sonuç belirlemiş bir devlettir. Türkiye’ye karşı hasmane niyeti olanların bu gerçeği asla göz ardı etmemesi gerekiyor.


