İlk Yıllar: Çocukluk, Eğitim ve Siyasete Adım
Tony Blair, 1953 yılında İskoçya’nın Edinburgh şehrinde dünyaya geldi. Babası bir avukat olan Blair, Fettes College adlı okulda eğitim gördükten sonra Oxford Üniversitesi’nde Hukuk okudu ve 1975’te mezuniyetinin ardından avukatlık barosuna kabul edildi. Üniversite yıllarında hukuk öğreniminin yanı sıra dini fikirler ve müzikle de ilgilenmesine karşın siyasete özel bir heves göstermemişti. Ancak gelecekteki eşi Cherie Booth ile tanışması sonrasında siyasete ilgi duymaya başladı. 1975’te İşçi Partisi’ne katılan Blair, 1983 genel seçimlerinde partinin kuzeydoğudaki Sedgefield bölgesinden milletvekili seçilerek Parlamentoya girdi. Siyasetteki yükselişi sırasında İsrail İşçi Dostları’nın üyesiydi. Ayrıca Yahudi Liderlik Konseyi’nin önemli isimlerinden Michael Levy ile yakın ilişkiye sahipti. Levy, 2000 yılında Blair’in şahsi Ortadoğu elçisi olarak atandı.
Görsel 1: Tony Blair ve eşi Cherie Booth

Kaynak: The Guardian
1980’ler, Muhafazakâr Parti’nin iktidarda olduğu ve İşçi Partisi’nin peş peşe seçim yenilgilerine uğradığı yıllardı. Bu dönemde Blair, partisinin daha merkeze yönelmesi gerektiğini savunan genç siyasetçiler arasında ön plana çıktı. 1988’de partisinin geleneksel devletçilik politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini yüksek sesle dile getirdi. 1992’de Gölge İçişleri Bakanı oldu. Ardından, İşçi Partisi lideri John Smith’in Mayıs 1994’teki ani ölümünün ardından boşalan parti liderliği için düzenlenen yarışta, beklenmedik bir şekilde birinci çıkarak liderlik görevini üstlendi.1997 genel seçimlerinde İşçi Partisi, Muhafazakârları ezici bir çoğunlukla yenerek 2 Mayıs 1997’de Blair’i başbakanlığa taşıdı. Bu sonuç, İşçi Partisi tarihinde eşi görülmemiş 179 sandalyelik bir çoğunluk demekti ve Blair henüz 43 yaşında iktidara gelerek 1812’den bu yana göreve gelen en genç başbakan unvanını aldı.
Başbakanlık Dönemi (1997–2007)
Blair, ilk hükümetinde hızla kapsamlı iç reformlara girişti. İskoçya ve Galler’e devredilmiş parlamentolar kurulması, İnsan Hakları Yasası (1998) ve Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası (2000) gibi düzenlemeler Blair döneminde hayata geçirildi. Blair ayrıca onlarca yıllık çatışmayı sonlandıran Kuzey İrlanda barış sürecine öncülük ederek 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması ile tarihi bir başarı elde etti. Kamu hizmetlerinde modernizasyon çabaları kapsamında eğitim, sağlık ve kamu yönetiminde reform adımları attı.
Görsel 2: Blair, 1997 Seçim Zaferi Konuşmasında

Kaynak: Financial Times
Blair başbakanlığının ilk yıllarında dış politikada “üçüncü yol” anlayışının bir parçası olarak “liberal müdahalecilik” doktrinini benimsedi. 1999 yılında Chicago’da yaptığı ünlü konuşmada “uluslararası toplum doktrini” çerçevesinde, insan hakları ihlalleri veya insani kriz durumlarında aktif askeri müdahaleyi savundu. Nitekim 1999’da Balkanlar’da yaşanan etnik temizlik girişimini durdurmak için İngiltere’yi, NATO’nun Sırbistan/Kosova’ya yönelik askerî harekâtına güçlü biçimde dahil etti. Yine 2000 yılında Batı Afrika ülkesi Sierra Leone’de, iç savaş sırasında demokrasiyle seçilmiş hükümeti ayakta tutmak amacıyla sınırlı sayıda Britanya askerini görevlendirdi. Blair hükümeti ayrıca 1998’de ABD ile birlikte Saddam Hüseyin rejimine karşı Irak’ta dört gün süren bir hava harekâtına katıldı. Bu operasyon, Saddam’ın BM silah denetçileriyle iş birliği yapmaması üzerine gerçekleştirilen sınırlı bir cezalandırma harekâtıydı.
11 Eylül ve Afganistan Savaşı
11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’ne yapılan terör saldırıları, Blair’in dış politikasında bir dönüm noktası oldu. Blair, ABD Başkanı George W. Bush ile yakın bir dayanışma sergileyerek “teröre karşı savaş” doktrinine tam destek verdi. 11 Eylül’ün hemen ardından Blair, uluslararası koalisyonun parçası olarak İngiltere’yi Afganistan’daki askeri operasyona dahil etti. 2001 sonunda başlayan bu operasyonla, El Kaide’ye ev sahipliği yapan Taliban rejiminin devrilmesi hedefleniyordu. Blair hükümeti, Taliban’ın teröre zemin hazırladığı ve dünya güvenliğine tehdit oluşturduğu gerekçesiyle İngiliz askeri güçlerini Afganistan’da konuşlandırdı. Nitekim İngiltere, ABD öncülüğündeki harekâta en büyük katkı veren ikinci ülke oldu.
Görsel 3: Tony Blair ve George Bush

Kaynak: Independent
Ancak Afganistan savaşı hızlı bir zaferle sona ermedi. Aksine yıllar içinde şiddetlenen bir direniş ve istikrarsızlık bataklığına dönüştü. Blair her ne kadar başlangıçta geniş bir iç destekle Afganistan müdahalesini başlatsa da çatışmanın uzaması ve ülkede barışın sağlanamaması eleştirileri beraberinde getirdi. 2001’den itibaren yaklaşık 457 Britanyalı asker Afganistan’da hayatını kaybetti ve ülke 20 yıl süren bir savaşın sonunda tekrar Taliban kontrolüne girdi. Blair ise görev süresi boyunca ve sonrasında Afganistan’daki askeri varlığın sürdürülmesini savundu. Hatta 2021’de ABD ve Britanya’nın ani çekilmesini “akılsızca, trajik ve tehlikeli” bulduğunu açıkça dile getirdi.
Irak Savaşı ve Küresel Tepkiler
Blair liderliğindeki İngiltere’nin en tartışmalı dış politika hamlesi, 2003 yılında Irak’ın ABD öncülüğünde işgali olmuştur. Blair, Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahları (KİS) geliştirdiğini ve uluslararası güvenliğe tehdit oluşturduğunu öne sürerek ABD ile birlikte Irak’a karşı askeri güç kullanımını savundu. 11 Eylül sonrası oluşan atmosferde Blair hükümeti, Saddam’ı devirmeye yönelik bir koalisyonda yer almayı İngiltere’nin ulusal çıkarları ve dünyada istikrar için gerekli gördü. Ancak bu karar Britanya içinde ve dünya genelinde muazzam bir muhalefetle karşılaştı. Mart 2003’te savaşın eşiğinde, Londra’da 1 milyondan fazla insan sokaklara dökülerek ülke tarihinin en büyük savaş karşıtı gösterisini gerçekleştirdi. Halk “Not in my name (Benim adıma yapma)” sloganlarıyla Blair hükümetine savaşı durdurma çağrısında bulundu. Ne var ki Britanya, yoğun itirazlara rağmen ABD ile “omuz omuza” durarak Mart 2003’te Irak’ı işgal etti.
Görsel 4: 2003’teki Londra Protestoları

Kaynak: Middle East Eye
Savaşın hemen ardından Saddam rejimi hızlıca devrildi ve Blair bunu bir başarı olarak sundu. Ancak işgal sonrasında Saddam’ın iddia edilen KİS programına dair hiçbir kanıt bulunamaması, Blair hükümetini büyük bir güven krizine sürükledi. Savaş öncesi İngiliz istihbaratının Saddam’ın elinde aktif KİS bulunduğu yönündeki değerlendirmelerinin abartılı veya hatalı olduğu ortaya çıktı. Daha sonradan yürütülen resmi soruşturmalar, Blair’in kamuoyuna ve parlamentoya sunduğu istihbarat dosyalarının tehdit değerlendirmesini olduğundan “daha kesin ve kuvvetli” göstermeye çalıştığını ortaya koydu.
Örneğin, 2002 yılında hükümetin yayınladığı ünlü “Dodgy Dossier (Şüpheli Dosya)” raporunda Saddam’ın 45 dakika içinde kitle imha silahı kullanabileceği iddia edilmişti. Sonradan anlaşıldı ki bu ve benzeri iddialar son derece zayıf kanıtlara dayanıyordu. Chilcot Raporu olarak bilinen Irak Soruşturmasının 2016’da açıklanan sonuçlarına göre, Saddam Hüseyin İngiltere’ye karşı acil bir tehdit teşkil etmiyordu. KİS istihbaratı gerçeklerin ötesinde kesinlikte sunulmuş, barışçıl çözüm yolları tam olarak tüketilmeden savaşa girişilmişti. Rapor, askerî harekâtın “son çare” olmaktan uzak olduğunu, başka seçeneklerin göz ardı edildiğini vurguladı. Dahası, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayı alınmadan koalisyonun savaşı başlatması uluslararası meşruiyeti zedelemiş, savaşın hukuki zemini belirsiz kalmıştı.
Görsel 5: Gazete Manşetinde 45 Dakika’nın Duyurulması

Kaynak: The Daily Star
Blair’in Irak kararının sonuçları İngiltere siyasetinde derin yarılmalara yol açtı. Bir zamanlar üç seçim kazandıracak kadar popüler olan Blair, savaş sonrasında kamuoyunu keskin biçimde bölen bir figür haline geldi. İşgalin gerekçelerinin çökmesi ve savaşın beklenenden çok daha kanlı ve kaotik bir hal alması Blair’e duyulan güveni sarstı. Britanya’nın Irak’taki askeri varlığı 8 yıl sürdü ve 179 Britanya askerinin hayatına mal oldu. Aynı dönemde yaklaşık 200 binin üzerinde Iraklı sivil çatışma ve şiddet olaylarında öldü. Üstelik Irak savaşı, Orta Doğu’da uzun süreli bir istikrarsızlık ve iç savaşlar zincirini tetikledi. El Kaide’nin Irak’ta kök salmasına ve daha sonra DAEŞ’in doğuşuna zemin hazırladı. Bu nedenle 2004’te Blair’in savaşa götürdüğü gerekçeler nedeniyle yargılanması için girişimler dahi oldu. Bazı hukukçular onun uluslararası hukuku ihlal ettiğini savundu. 2016’daki Chilcot Raporu da dolaylı biçimde Blair’in savaş kararını yere sererek, İngiltere’nin barışçıl seçenekler tükenmeden savaşa giriştiğini ve Blair kabinesinin kararı “tatmin edici olmayan koşullar altında” aldığını tespit etti. Rapora göre Blair, dönemin ABD Başkanı Bush’a savaştan aylar önce “ne olursa olsun, seninleyim” diyerek koşulsuz destek taahhüdünde bulunmuştu. Sonraki süreçte Bush tarafından Blair’e ABD Başkanlık Özgürlük Madalyası verildi. 2022 yılında da İngiltere’nin en prestijli unvanı olan Garter Nişanı ile ödüllendirildi.
Görsel 6: Blair’e, Bush Tarafından Verilen Madalya Töreni

Kaynak: Mirror
Tüm bu tepkilere rağmen Blair, başbakanlık koltuğunu hemen bırakmadı ve 2005 genel seçimlerini oy kaybetse de kazanarak üçüncü kez iktidar oldu. Ancak Irak savaşı gölgesinde Blair’in iktidarı erimeye başlamıştı. 2005 Londra’da yaşanan 7 Temmuz bombalı terör saldırıları sonrasında Blair’in iç güvenlik önlemlerini sertleştirme çabaları sivil özgürlükler tartışmasını alevlendirdi ve kendi partisinde dahi tepki gördü. 2006’da patlak veren İsrail-Lübnan Savaşı esnasında Blair’in, ABD ile paralel biçimde İsrail’i açıktan eleştirmeyi reddetmesi ise bardağı taşıran son damlalardan biri oldu. Kabinesindeki birçok bakan ve İşçi Partisi milletvekili, Blair’in bu tutumuna isyan ederek onun Bush yönetimine aşırı derecede yakın durduğunu dile getirdiler. Neticede yoğun baskılar altında Blair, Haziran 2007’de istifa ederek başbakanlık görevini bıraktı.
Orta Doğu ve Filistin Politikası
Blair, 1990’ların sonunda Oslo Barış Süreci’ne desteğini açıklamış, İsrail ve Filistin liderleriyle görüşmeler yapmış ve ABD Başkanı Bush’u 2003 yılında bir “Yol Haritası” açıklamaya zorlamış olsa da başbakanlığı süresince Filistin meselesinde kayda değer bir ilerleme sağlanamadı. Blair genel hatlarıyla ABD’nin İsrail yanlısı çizgisine paralel hareket etti. Özellikle İntifada yıllarında (2000–2005) ve sonrasında, İngiltere’nin bağımsız bir girişimi veya barış planı olmadı. Daha çok Washington’ın inisiyatiflerine destek vermekle yetinildi.
Görsel 7: Yaser Arafat ve Tony Blair

Kaynak: Alarabiya English
2006’da Hamas’ın Filistin seçimlerini kazanmasının ardından Blair’in tutumu, Filistin cephesinde hayal kırıklığı yarattı. Seçimle gelen Hamas hükümetini tanımak yerine Blair, Bush yönetimi ve İsrail’le birlikte Hamas’ın dışlanmasını ve Filistin Yönetimi’nde eski güç odağı Fetih’in desteklenmesini savundu. Blair, Hamas’ı dışlayan uluslararası yaptırımları destekleyerek Gazze ile Batı Şeria arasında fiili bir bölünmenin tohumlarının atılmasına katkıda bulundu. Blair, yıllar sonra 2017’de verdiği bir demeçte “uluslararası toplumun o dönemde Hamas’ı diyaloga çekmeyi denemesi gerektiğini” itiraf ederek dolaylı da olsa hatalı bir yaklaşım benimsediğini kabul etti.
2006 yazında patlak veren İsrail ile Lübnan’daki Hizbullah arasındaki savaş sırasında Blair’in takındığı tutum da onun Orta Doğu politikasının eleştirilmesine yol açtı. Savaşta sivil kayıplar artarken Blair, birçok Avrupa liderinin aksine derhal ateşkes çağrısı yapmayı reddetti ve İsrail’e açık eleştiride bulunmadı. Bu tutumu, başbakanlığının son yılında kendi partisinde isyana varan bir öfke yarattı ve Blair’e “Bush’un çizgisinden çıkmayan lider” damgasını vurdu. Filistin topraklarında devam eden İsrail yerleşimleri ve insan hakları ihlalleri konusunda da Blair hükümeti belirgin bir tepki göstermemiş, genellikle dengeli bir dil kullanmakla yetinmiştir. Bu nedenle Blair, Filistin davasını savunan kesimler tarafından taraflı veya duyarsız bulunmuştur.
Görsel 8: Tony Blair ve Netanyahu

Kaynak: The Times
Blair, görev süresi boyunca birçok farklı lakapla anılmıştır. Irak Savaşı sırasında ABD Başkanı George W. Bush’a koşulsuz destek vermesi nedeniyle muhaliflerce “Bush’un Kanişi” (Bush’s Poodle) denmiştir. Gerçekçi ve samimi olmamakla, halkı kandırmakla suçlayan muhaliflerin taktığı bir diğer lakap ise “Phoney Tony” olmuştur. “Blair” soyadını “Bliar” (yani “yalancı”) kelimesiyle birleştirerek, özellikle Irak’ta “kitle imha silahları” yalanı üzerinden yapılan sert bir lakap da bulunmaktadır.
Görev Sonrası Dönem ve Uluslararası Roller
Tony Blair, Haziran 2007’de başbakanlıktan ayrıldıktan sonra iç politikadan çekilerek ağırlığını uluslararası arenaya vermiştir. Görevden ayrıldığı gün, Orta Doğu Dörtlüsü (Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, ABD ve Rusya) tarafından Ortadoğu Barış Özel Temsilcisi olarak atandı. 2007–2015 yılları arasında yürüttüğü bu görev, Blair’i özellikle Filistin-İsrail meselesiyle doğrudan ilişkili hale getirdi. Blair’in temsilcilik görevi resmi olarak Filistin ekonomisini ve kurumlarını güçlendirmek, iki devletli çözüm için zemini hazırlamak şeklinde tanımlanmıştı. Kudüs merkezli ofisinde sekiz yıl boyunca Filistin Yönetimi ile İsrail hükümeti arasında arabuluculuk girişimleri yürüttü.
Görsel 9: Orta Doğu Dörtlüsü Toplantısı ve Blair

Kaynak: BBC
Ne var ki Blair’in Orta Doğu Barış Temsilcisi olarak karnesi pek parlak olmadı. Diplomatik kaynaklar, Blair’in bu rolündeki performansını en iyi ihtimalle “ortalama bir başarı” olarak nitelerken, Filistin tarafında ise Blair’e yönelik ciddi bir güvensizlik hakimdi. Birçok Filistinli yetkili, Blair’i kendi devlet olma hedeflerinin önünde bir engel olarak görmeye başladı. Bunun birkaç nedeni vardı; öncelikle Blair’in görevi tanımı gereği Filistin’de yatırım ve ekonomik kalkınmaya odaklanması, siyasi müzakerelerin dışında kalması demekti. İkincisi, Blair’in geçmişi Filistin toplumunda ona karşı ciddi bir önyargı yaratmıştı. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, Blair’in İsrail’e fazla yakın durduğu algısı yaygındı. Filistin tarafı, Blair’in İsrail’in güvenlik taleplerine ve perspektifine duyarlı, fakat Filistinlilerin günlük sıkıntıları ve hak taleplerine karşı kayıtsız kaldığını düşünüyorlardı. Blair, Filistinliler İsrail’in ev yıkımları gibi uygulamalarında yardım istediğinde Blair “siyasi bir yetkim yok” diyerek çekimser kalmış, fakat 2011’de Filistin devletinin BM’de tanınması gündeme geldiğinde perde arkasında bunu engellemek için lobi yapmıştır.
Blair, özel temsilcilik görevinin yanı sıra özel sektör ve sivil toplum alanlarında da küresel ölçekte faaliyetler yürüttü. Başbakanlıktan ayrılır ayrılmaz kurduğu Tony Blair Associates adlı danışmanlık şirketi üzerinden çeşitli ülkelere ve liderlere stratejik danışmanlık yaptı. Aynı zamanda ABD bankacılık devi JPMorgan Chase’de yüksek maaşlı bir danışman pozisyonu aldı ve dünya genelinde şirketlere danışmanlık hizmeti verdi. Bu faaliyetler Blair’e başbakanlık maaşını katbekat aşan bir servet kazandırdıysa da beraberinde çıkar çatışması eleştirilerini getirdi. Zira Blair, bir yandan Orta Doğu diplomatı kimliğiyle bölgedeki siyasi aktörlerle görüşürken, diğer yandan o aktörlerden maddi kazanç sağlayan iş ilişkileri içindeydi. Örneğin Blair’in temsilcilik yaptığı dönemde kurduğu şirket, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerle ticari sözleşmeler imzalamış, hatta İsrail telekomünikasyon sektörüne yatırım yapan bazı şirketlerle bağlantılı hale gelmişti.
Blair, görevden ayrıldıktan sonra küresel düzeyde pek çok otokrat liderle yakın ilişkiler kurması nedeniyle de eleştirildi. Libya’nın Muammer Kaddafi’sinden Mısır’ın Abdülfettah Sisi’sine kadar farklı isimlerle görüşen Blair, özellikle Sisi’nin 2013’te seçimle iş başına gelmiş Muhammed Mursi’yi devirerek yönetime el koymasını “başka seçeneği yoktu” diyerek savundu.
Görsel 10: Blair ve Sisi Görüşmesi

Kaynak: New Arab
Tüm bu tartışmalara rağmen Blair, küresel platformlarda aktif bir figür olmayı sürdürdü. Tony Blair İnanç Vakfı (Tony Blair Faith Foundation) aracılığıyla dinler arası diyalog ve aşırılıkla mücadele projelerine destek verdi. 2016’da kurduğu Tony Blair Küresel Değişim Enstitüsü (Tony Blair Institute for Global Change) ile yönetişim, teknoloji ve Orta Doğu politikaları gibi alanlarda raporlar hazırlayarak hükümetlere tavsiyelerde bulundu. Blair, özellikle “radikal İslamcı” ideolojiyle mücadele konusunu merkezine alan bir söylem geliştirdi.
Tony Blair’in Türkiye’ye Bakışı ve İlişkileri
Tony Blair’in başbakanlık dönemindeki ve sonrasındaki tutumunu değerlendirmek açısından Türkiye özel bir yer tutmaktadır. Blair, 1997’de iktidara gelmesinden itibaren Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefinin güçlü bir savunucusu olmuştur. Soğuk Savaş sonrası genişleyen Avrupa vizyonunda Blair, Türkiye’yi Avrupa’nın stratejik bir ortağı ve köprü ülkesi olarak konumlandırdı. Başbakanlığı sırasında defalarca Türkiye’nin AB üyeliğinin hem Türkiye hem Avrupa için kazan-kazan olacağını dile getirdi. Nitekim Aralık 2004’te AB Zirvesi’nde Türkiye’ye üyelik müzakereleri için tarih verildiğinde Blair bunun “Hristiyanlık ve İslam arasında medeniyetler uzlaşmasını somut zemine oturtacak tarihi bir adım” olduğunu belirterek süreci güçlü şekilde destekledi. 2005 yılı Ekim ayında Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakereleri başlarken AB Dönem Başkanı sıfatıyla Blair, “Samimiyetle inanıyorum ki Türkiye’nin geleceği AB’dedir” diyerek Ankara’nın üyelik hedefinin Avrupa’nın çıkarına olduğunu vurguladı.
Görsel 11: Hürriyet Gazetesi’nin Blair Manşeti

Kaynak: Hürriyet Gazetesi, 2005.
2004 Mayıs’ında Ankara’ya gerçekleştirdiği resmi ziyaret, 1990’dan beri bir İngiliz başbakanının Türkiye’ye ilk ziyaretiydi ve bu ziyaret sırasında Blair, Türk hükümetinin Kopenhag kriterleri doğrultusunda yaptığı “muazzam reform ilerlemesini” övdü. “Artık tamamen farklı bir Türkiye var karşımızda” diyen Blair, Ankara Kriterleri yerine getirirse “üyeliğe engel kalmayacağını” ifade etti. Bu dönemde Blair, Türkiye’nin önündeki en büyük engellerden biri olan Kıbrıs sorununda da proaktif tutum aldı. 2004’te Kıbrıslı Türklerin Annan Planı’na “evet” demesi ancak Kıbrıslı Rumların reddetmesi sonrası, Blair “Kıbrıs Türklerinin izolasyonuna son vermek için harekete geçmeliyiz” diyerek KKTC’ye doğrudan uçuşlar ve ticari kısıtlamaların kaldırılması için AB içinde çaba göstereceğini taahhüt etti.
Tony Blair’in görevde olmadığı sonraki yıllarda Türkiye’nin siyasi iklimi ve dış politikası önemli değişimler geçirdi. 2010’lu yıllarda Türkiye ile Batı arasındaki ilişkiler gerilimli bir hal alırken, Blair’in Türkiye’ye bakışı da küresel perspektifinin parçası olarak evrim gösterdi. Blair, artık İngiltere başbakanı olmasa da kurduğu Tony Blair Enstitüsü aracılığıyla Türkiye üzerine analizler yapılmasına öncülük etmektedir. Enstitünün 2023 tarihli kapsamlı raporlarından biri, Türkiye’nin son yıllarda Batı’dan kısmen uzaklaşan dış politikasını değerlendirmekte ve geleceğe yönelik öneriler sunmaktadır. Bu raporda Blair’in ekibi, Türkiye’nin jeopolitik öneminin altını çizerek, Batılı ülkelerin son dönemdeki gerginliklere rağmen Ankara ile ilişkileri koparmaması gerektiğini vurgulamıştır. Rapora göre Erdoğan döneminde ortaya çıkan Rusya ile yakınlaşma ve NATO müttefikleriyle gerilimler kalıcı bir eksen kayması olarak görülmemelidir. Türkiye’nin pragmatik çıkarları gereği yine Batı ile iş birliğine açık bir aktör olduğu belirtilmelidir. Blair’in vizyonuna göre İngiltere, AB’den ayrılmış olsa da Türkiye ile Batı arasında köprü kuracak özel bir konuma sahiptir ve hem Washington hem Brüksel nezdinde Ankara ile ilişkileri onarmak için arabulucu rolü oynayabilir.
Günümüzde Tony Blair, zaman zaman Türkiye’nin iç gelişmeleri hakkında da değerlendirmeler yapmaktadır. Özellikle Türkiye’deki demokratik gerileme ve otoriterleşme tartışmaları Batı başkentlerinde gündemdeyken, Blair genellikle kamuoyu önünde Ankara’yı açıktan eleştirmekten imtina etmiştir. Bunun yerine, Türkiye’yi yeniden kazanmanın yollarına odaklanan pragmatik bir söylemi tercih etmektedir. Örneğin, 2023 seçimleri öncesinde Blair çevresindeki analizlerde, seçimleri kim kazanırsa kazansın Batı’nın Türkiye’yi tamamen kaybetmemesi gerektiği vurgulanmış; muhalefetin kazanması halinde ilişkilerin hızla iyileşebileceği, Erdoğan kazanırsa da yapıcı temasların sürmesinin elzem olduğu belirtilmiştir. Blair, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile flörtünün kalıcı bir kopuş olmadığını, “stratejik otonomi” arayışındaki Ankara’nın uygun koşullar oluştuğunda tekrar Batı ile yakınlaşabileceğini düşünmektedir. Nitekim Blair Enstitüsü, Türkiye’nin mevcut durumda AB üyeliği ufukta görünmese bile, ABD-AB-İngiltere üçgeninde özel bir iş birliği platformu ile Türkiye’nin ekonomik ve güvenlik bağlarının kuvvetlendirilmesini önererek somut bir yol haritası sunmuştur.
Gürkan Demir, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.


