Somaliland, 1991’de Somali’den ayrıldığını ilan ederek “Somaliland Cumhuriyeti” adını benimseyen ve sınırları esasen Britanya Somalilandı Koruma Bölgesi’ne (eski İngiliz Somalilandı) tekabül eden bir bölgedir. Bu statü iddiasının tarihsel arka planı 1960’taki birleşmeye uzanır: Somali coğrafyası sömürge döneminde iki ayrı idari birime ayrılmış, kuzeyde Britanya Somalilandı, güneyde ise BM vesayeti altındaki Somali (eski İtalyan Somalisi) oluşmuştur. Kuzeyde 26 Haziran 1960’ta ilan edilen Somaliland Devletinin yürütmesi (Başbakan Muhammed Hacı İbrahim Egal) ile güneyde 1 Temmuz 1960’ta bağımsızlığa geçen vesayet yönetiminin yürütmesi (Başbakan Abdullahi Issa Mohamud) ve her iki taraftaki yasama organlarının onayıyla, iki birim 1 Temmuz 1960’ta Somali Cumhuriyeti adı altında birleşmiştir. Birleşme kararı, dönemin belirleyici siyasi hattı olan Somali milliyetçiliği/pan-Somali birlik düşüncesiyle, parçalı idari yapıyı tek bir ulusal çatı altında toplama ve yeni devletin uluslararası tanınma ile kurumsal kapasitesini güçlendirme beklentisine dayanmıştır.
Somali iç savaşı sonucunda merkezi otoritenin çökmesi üzerine Mayıs 1991’de Somaliland yönetimi 1960’taki birleşmenin geçersiz sayıldığını ilan etmiş ve bağımsızlık iddiasında bulunmuştur. O tarihten bu yana Somaliland kendi iç işlerinde fiilen bağımsız bir yapıya sahip olmuş, demokrasiye yakın seçimler ve kamu düzenini sağlayan kurumlar inşa etmiştir. Ancak bu bağımsızlık uluslararası toplum tarafından genel olarak tanınmamıştır. 1960’ta bağımsız olduğu beş günlük dönemin dışında (ki o dönemde İngiltere ve birkaç az sayıda ülke geçici tanıma vermiştir) 1991 sonrası hiçbir BM üyesi devlet, Somaliland’ı devlet olarak tanımamıştır. İsrail, 26 Aralık 2025 tarihinde Somaliland’ın bağımsızlığını resmen tanıyan ilk ülke olduğunu duyurmuştur. Bu karar Somali hükümeti ve birçok ülke tarafından “yasa dışı” olarak kınanmış; özellikle Somali, kararın ülkesinin egemenliğine saldırı teşkil ettiğini bildirmiştir. Bu yazıda, İsrail’in bu tanıma kararının uluslararası hukukta geçerliliği ile dayanağı ve arkasındaki jeopolitik motivasyonlar kapsamlı biçimde incelenecektir.
Somaliland’ın Tarihçesi ve Mevcut Hukuki Durumu
Somaliland bölgesinin tarihsel arka planı, Somali topluluklarının kolektif hafızasında “anavatan” olarak konumlanan kadim bir coğrafyaya dayanır. Modern sömürge döneminde bölge, kuzeyde Britanya Somalilandı Koruma Bölgesi (eski “İngiliz Somaliliği”) olarak ayrı bir idari yapı altında teşekkül etmiş; güneyde ise İtalyan Somalisi farklı bir kolonyal-idari düzen içinde şekillenmiştir. 26 Haziran 1960’ta Britanya Somalilandı, “Somaliland Devleti” adıyla kısa süreli bağımsızlığını ilan etmiş; ancak bu statü, 1 Temmuz 1960’ta güneydeki İtalyan Somalisi ile siyasal birleşme gerçekleştirilmesiyle sona ermiştir. Böylece, iki farklı sömürge mirası ve idari tecrübeden gelen bu iki birimin birleşmesi sonucunda, ulusal birlik hedefi doğrultusunda Somali Cumhuriyeti kurulmuştur. Ne var ki, kalıcı bir kurumsal uyum ve kapsayıcı bir siyasal mutabakatla desteklenmeyen bu birleşme 31 Aralık 1969’da Siad Barre darbesiyle otoriter Somali rejiminin kurulmasına ve ardından uzun yıllar süren iç savaş ve anomiye yol açmıştır. 1980’lerde başlayan iç çatışmalar sırasında 1991’de Barre rejimi devrilmiş, ülke kaosa düşmüştür. O dönemde eski İngiliz Somaliliği bölgesi, Somalia’nın iflas eden devlet yapısından ayrılarak kendi iç işlerini düzenlemeye başlamıştır. Mayıs 1991’de Somaliland, 1960’ta başlayan Somali birleşmesinin hükümsüz sayıldığını ilan etmiş; o günden beri kendi anayasası, parlamentosu ve yönetim kurumlarıyla fiilen bağımsız bir idare olarak varlığını sürdürmüştür. Somaliland yönetimi altyapıyı yeniden inşa etmiş, düzenli seçimler yapmış, kendi para birimini dahi çıkarmıştır. Bugün, yaklaşık 4-6 milyon nüfusuyla görece istikrarlı bir güvenlik ve yönetişim düzeyi tutturmuş görünmektedir. Ancak uluslararası toplum açısından Somaliland hâlen Somali Federal Cumhuriyeti sınırları içinde kabul edilmektedir. Hiçbir BM üyesi ülke fiilen tanımadığı gibi, uluslararası örgütler de Somaliland’ı ayrı bir devlet olarak tanımamıştır. İsrail’in tanımasından önce Somaliland’a yönelik tek istisna; 1960’ta bağımsız olduğu beş günlük dönemde kısa süre tanınmış olmasıdır. Bu nedenle İsrail, 2025 sonunda yaptığı tanıma ile Somali topraklarını (Somaliland) bağımsız devlet olarak ilan eden ilk ülke olmuştur.
Afrika Birliği’nin Sınır Politikaları ve Tanıma Prensipleri
Afrika Birliği (eski adıyla Afrika Birliği Örgütü – AU/OAU), üye devletlerin sınır bütünlüğünü güçlü biçimde korumayı öngören bir kurumsal yapıdır. Kuruluşundan bu yana Afrika ülkeleri, koloni döneminde çizilen sınırların değiştirilmemesi ilkesini benimsemiştir. 1964 Kahire Zirvesi’nde (OAU Birinci Zirvesi, AHG/Res.1(I)) kabul edilen Sınır Uyuşmazlıkları Kararı ile “bağımsızlık günündeki sınırların somut bir gerçeklik olduğu” ilan edilmiş ve tüm üye devletlerin bu sınırları bağımsızlık sırasındaki haliyle koruyacağı deklare edilmiştir. Bu belgede, Afrika devletleri “bağımsızlık sırasındaki sınırları ve toprak bütünlüğünü” gayri şartsız tanıyacaklarına ilişkin ortak taahhütte bulunmuşlardır. Kısacası, OAU üyesi devletler birliğinde herhangi bir bölgenin tek taraflı olarak sınır değişikliği veya ayrılık yoluyla statü kazanması öngörülmemektedir.
Afrika Birliği’nin kurucu belgesi olan Afrika Birliği Kurucu Antlaşması (2000) da benzer hükümler içerir. Madde 3(b)’de Birlik’in hedeflerinden biri “üye devletlerin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını savunmak” olarak belirtilmiş; Madde 4(b) ise “bağımsızlık zamanında var olan sınırların korunmasını” ilke olarak benimsemiştir. Yine bu antlaşma, uluslararası anlaşmazlıkların barışçıl çözümünü öngörür. Dolayısıyla AU üyeleri arasında resmî olarak tanınma politikası, ayrılıkçı bölgelere karşılık mevcut sınırları değiştirmeme prensibini içerir. Örneğin, bir AU bildirisinde “[Afrika Birliği] anayasasının 4(b) maddesi, bağımsızlıkta var olan sınırların korunması ilkesini kabul eder” şeklinde hükümler yer almıştır. Özetle, Afrika Birliği çerçevesinde Somaliland gibi bir ayrılık talebine karşı, Somali’nin birliği ve toprak bütünlüğünün korunması yönünde ortak bir norm bulunmaktadır. Dahası, 2025 yılında Afrika Birliği Konseyi’nin açıklamasında da Somali’nin bölünmezliği yeniden vurgulanmış, hiçbir üyenin bu yeni tanımayı kabul etmediği belirtilmiştir.
BM Şartı 2(4) ve 2(7): Dış Müdahale ve Müdahale Yasağı
Birleşmiş Milletler Şartı’nın ilgili hükümleri uluslararası girişim ve müdahaleleri sınırlandırır. Madde 2(4), “Bütün üye devletler, başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmaktan ya da güç kullanılacağı tehdidinden çekinecek” biçiminde düzenlenmiştir. Bu kural, devletlerin karşılıklı ilişkilerinde zor kullanmayı yasaklar ancak tanıma işlemi doğrudan güç kullanımı içermediği için metne açıkça aykırı görülmez. Öte yandan Madde 2(7), “Yürürlükteki şart, Birleşmiş Milletlere üye olmayan ülkelerin iç işlerine müdahale etmeye yetki vermez” diye belirtilerek BM’nin içişlerine karışma yasağını vurgular. Her ne kadar madde BM organları için öngörülmüşse de devletlerin içişlerine dış müdahale yasağı, genellikle bu normatif çerçevesinde yorumlanır. Bir devletin başka bir devletin ayrılıkçı bölgesini tanıması, bu kapsamda “politik müdahale” olarak değerlendirilebilir. Örneğin uluslararası kaynaklar, ayrılma yönündeki bir bölgeye hızlı tanımanın “orijinal devletin içişlerine müdahale” olarak görülebileceğini ve bu durumun uluslararası hukuka aykırı olabileceğini belirtmiştir. Yani İsrail’in Somaliland’ı tanıması, doğrudan BM Şartı’nın açık hükümlerinden ziyade devletler arası geleneksel “müdahale etmeme” ilkesiyle değerlendirilebilecektir. BM Şartı’nın 2(4) maddesi aracı olacak güç kullanımını yasaklarken, 2(7) iç işlerine yapılan müdahalenin Birleşmiş Milletler adına yapılamayacağını belirtir. Bu bağlamda tanıma eylemi hukuken zorlayıcı olmamakla birlikte, bir devletin iç bütünlüğünü zedeleyecek şekilde başka bir devletin ayrılmasına destek vermek siyasi-pratik bir müdahale sayılabilir. Dolayısıyla, BM Şartı’nın genel prensipleri ve uluslararası teamüller, tanımanın askeri güç içermese bile meşru sınırları değiştirmeye yönelik bir dış müdahale olarak yorumlanabileceği yolundadır.
Montevideo Sözleşmesi ve Somaliland’ın Devlet Olma Ölçütleri
1933 Montevideo Sözleşmesi devlet olmanın dört temel kriterini sayar: Sürekli bir nüfus, tanımlı bir toprak, etkili bir hükümet ve diğer devletlerle ilişkiler kurma kapasitesi. Bugün bu kriterler, uluslararası hukukta genel kabul görmüş koşullar olarak nitelenir (deklaratif teori çerçevesinde). Somaliland’ın bu ölçütleri büyük ölçüde sağladığı iddia edilmektedir. Bölgenin nüfusu birkaç milyon düzeyinde (yaklaşık 4–6 milyon civarı) olduğu tahmin edilmektedir. Eski İngiliz Somaliland koruma bölgesinin sınırları, yaklaşık olarak belirli bir toprak alanını tanımlamaktadır. Somaliland yönetimi, kendi belirlediği sınırlar içinde fiilen iktidarını sürdürmekte, güvenlik güçleriyle ülkenin iç barışını koruyabilmekte ve kamu hizmetleri sunmaktadır. Ayrıca Somaliland, Somali’den ayrı olarak büyükelçilik düzeyinde olmasa da bazı ülkelerle ekonomik ve diplomatik temaslar kurmuş, özellikle Berbera Limanı aracılığıyla bölgesel ticari bağlantılar geliştirmiştir. Üniversite araştırmaları da Somaliland’ın Montevideo kriterlerini karşıladığını vurgulamıştır. Örneğin bir çalışmada, Somaliland’ın “Montevideo Sözleşmesi’nin devlet olma gerekliliklerini açıkça karşıladığı” ve bu nedenle tanınmasının hukuken tartışmasız olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla bir deklaratif yaklaşım benimsendiğinde Somaliland, kalıcı bir nüfusa, tanımlı bir toprak parçasına, işlemesi gereken kurumlara ve dış ilişkiler kapasitesine sahip olarak sayılabilir. Buna karşılık AU içinde ifade edilen sınırların dokunulmazlığı ilkesi, bu objektif kıstaslar karşılansa bile işleyen bir devlet modelinin resmî tanınmasını engelleyebilir. Özellikle OAU/AU düzeyinde hâlihazırda kabul edilmiş bir içtihadî norm olmamasına karşın, Güney Afrika Cumhuriyeti bile Somaliland’ın Montevideo kriterlerini sağladığını vurgulamış ancak Uganda, Etiyopya gibi komşu devletler Somali’nin birliğini destekleyerek tanımamışlardır (bu konuda Somalistan Cumhurbaşkanı Muse Bihi Abdi’ye göre Etiyopya ile bir iş birliği anlaşması imzalanmış ancak tanıma henüz yapılmamıştır). Sonuç olarak, montevideaya göre Somaliland devletleşme ölçütlerini karşılıyor görünse de uluslararası tanınmanın gerçekleştirilebilmesi için bu durumun diğer devletlerin siyasal tercihleriyle uyumlu olması gerekmektedir.
Tanımanın Uluslararası Hukuktaki Bağlayıcılığı ve Diğer Devletlerin Tutumu
Uluslararası ilişkilerde bir devletin başka bir ülkeyi tanıması, bağlayıcı bir yükümlülük doğurmaz. Tanıma konusu uzun tartışılan iki teori ekseninde ele alınır. Kurucu tanıma teorisi (constitutive theory); bir devletin uluslararası hukukta varlığının, diğer devletlerin tanıma eylemine bağlı olduğunu savunur. Buna göre tanıma olmaksızın yeni bir devlet hukuken var olmaz. Deklaratif teori ise tanımayı bilgilendirici bir işlem sayar; yani bir varlık Montevideo ölçütlerini sağlıyorsa zaten devlet kabul edilir, tanıma bu durumu yalnızca teyit eder. Uluslararası hukuk uygulamasında bildirici teori hakimdir. Her ne kadar tek taraflı bağımsızlık ilanında bulunan oluşumların fiilî statüsü uygulamada uluslararası tanınma derecesinden etkileniyor gibi görünse de, kuramsal açıdan devletlik statüsü tanıma işlemini zorunlu bir kurucu unsur olarak gerektirmez. Bu görüş çerçevesinde, her devlet tanıma kararı alırken tamamen kendi takdirini kullanır. Hiçbir zorunluluk yoktur: Bir ülke dilerse tanır dilemezse tanımaz. Dolayısıyla İsrail’in Somaliland’ı tanıması, diğer bir devletin bunu tanımasını zorunlu kılmamaktadır. Öte yandan, örneğin sömürge sonrası dönemde Avrupa Konseyi gibi bazı oluşumlar, yeni devletlerden belirli yükümlülükler (sınırlara saygı, azınlık hakları vb.) üstlenmelerini istemiştir. Ancak genel olarak, tanımayan devletin hukuken açıklanabilir bir yükümlülüğü yoktur.
Diğer devletlerin tepkileri ise siyasi kaygılarla şekillenmiştir. BM üyesi çoğu ülke ve Afrika Birliği, İsrail’in tanımasını kınamış, Somaliland’ı devlet olarak tanımaya karşı çıkmıştır. Özellikle 21 Arap, Afrika ve İslam ülkesi ortak bir bildiri yayımlayarak bu tanımayı “uluslararası hukukun açık bir ihlali” olarak nitelendirmiştir. Bildiride, Somaliland’ı bağımsız tanımanın Afrika Boynuzu’nda barış ve güvenliği zedeleyeceği vurgulanmıştır. Örneğin Somali’nin ana müttefiklerinden Türkiye ve Katar da karara tepki göstermiş, pek çok Afrika ülkesi de Somali’nin toprak bütünlüğünü destekleyen açıklamalar yapmıştır. Hatta ABD Dışişleri Bakanlığı, İran güdümlü Husi saldırıları bağlamında İsrail ile diplomatik temaslarını sürdürse de resmi olarak Somali’nin toprak bütünlüğüne verdiği desteği yinelemiştir. Avrupa Birliği de İsrail’in hamlesine karşı çıkmış, bunun bölgesel istikrarı tehdit ettiği uyarısında bulunmuştur. Türkiye dahil olmak üzere uluslararası toplumda genel kanı, tanımanın siyasi olduğudur. Kanada, Norveç, İtalya gibi ülkeler de İsrail’in adımını tasvip etmeyip konuyu müzakerelere bırakan istikrar çağrıları yapmıştır. Görüleceği üzere, tanıma otoritesi hukuken keyfî bir konudur; ancak somut olayda hemen hemen hiçbir devlet İsrail’le birlikte Somaliland’ı tanımadığını duyurmuştur.
İsrail’in Siyasi Amaçları ve Jeopolitik Motivasyonları
İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararının arkasında, büyük ölçüde bölgesel strateji ve jeopolitik hesaplar yatmaktadır. Öncelikle Bab-el-Mandeb Boğazı’nın girişindeki stratejik pozisyon gündemdedir. 7 Ekim 2023’te Yemen’de Husi isyancıların başarısız İsrail operasyonuna destek veren Houthis (Husi Ensarullah) deniz yolu taşımacılığını kesintiye uğratmış, Akdeniz’den Uzak Doğu’ya giden gemileri Afrika çevresinden dolaşmaya zorlamıştır. Bu gelişme bölge deniz ticaretinde kaotik koşullar doğurmuştur. Somaliland’ın kuzeyindeki Berbera Limanı’na sahip olması, İsrail için bu stratejik koridora erişim imkânı sağlayabilir. Times of Israel analizine göre, Somaliland’ın Aden Körfezi kıyısının doğrudan Yemen’in güneyinde olması, İsrail’e Husi hareketlerini gözetlemek için avantajlı bir coğrafi pozisyon sunar. Kıta Avrupası’ndan uçaklar için uzun süreli üsler kurmak yerine, Somaliland’daki istikrar İsrail’e erken ikaz ve deniz gözetleme olanağı yaratabilir. Yazar Jose Alvarez Gomez’in de belirttiği üzere, İsrail’in geleneksel “çevre stratejisi” (non-Arab ve dost ülkelerle ittifak kurarak kuşatma altından çıkma politikası) bu adımda sürdürülmektedir; Soğuk Savaş dönemi Afrika açılımı neyse, günümüzde de Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu hattı öyledir.
Ayrıca Somaliland yönetimi, en azından deklaratif düzeyde İsrail ile diplomatik ilişkiler kurma niyetinde olduğunu açıklamıştır. Ortak İsrail–Somaliland bildirisi, Somaliland’ın Abraham Anlaşmaları (İsrail’in Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas ile normalleşme süreci) çatısı altına girmesinin beklendiğini işaret etmiştir. Bu durum, bölgede İsrail’in Arap ve Müslüman komşuları ile daha önce kurduğu ittifakların bir devamı olarak yorumlanmıştır. Örneğin, Somaliland’dan gelen üst düzey açıklamalarda yeni iş birlikleri ve doğrudan yabancı yatırım talepleri öne çıkarken, İsrail’in lojistik kanallara erişim vaat ettiği; bu tür ikili anlaşmaların ardında ekonomik nedenlerin de yattığı görülmektedir. Özetle, İsrail açısından tanıma adımı hem Kızıldeniz’indeki askeri/istihbari çıkarlarına hizmet etmekte hem de Abraham sürecinin bir parçası olarak diplomatik kazanımlar sağlamaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararı resmî olarak uluslararası hukuka aykırılık iddialarına konu olmuştur. Afrika Birliği’nin vazgeçilmez sınır ilkesi ve Somali’nin toprak bütünlüğüne saygı yükümlülüğü, söz konusu tanımayı meşru görmemektedir. BM Şartı ilkeleri bakımından da bu tür bir tanıma doğrudan bir güç kullanımı içermese de bir içişlerine müdahale olarak nitelendirilebilir. Uluslararası gelenek ve devlet uygulamaları, “ayrıcalıklı tanımanın” (breakaway entity recognition) şeklen meşru olsa da istikrar kaygısı taşıdığını göstermektedir. Bu adım, hukuk kuralları kadar siyasi tercih ve tarihsel ittifakla şekillenen kompleks bir meseledir. Uluslararası toplum açısından en büyük risk, gelecekte başka ayrılıkçı hareketlerin benzer meşrulaştırılmalar yoluyla cesaret bulması ihtimalidir. Zira eğer bir kereliğine bile olsa uluslararası normlar veya birlik taahhütleri bir devletin parçalara ayrılmasını teşvik ederse, benzer durumlar domino etkisiyle bölgede çok sayıdaki grup için emsal oluşturabilir. Öte yandan tanıma uygulaması, bu geniş risk çerçevesinde “uluslararası usul ve teamüllerin” ihlali olarak yorumlanmakta; ulusal sınırların keyfi şekilde tartışmaya açılmasının barışçıl çözüm çabalarını zedeleyeceği vurgulanmaktadır. Bu nedenle çok taraflı forumlarda ve ikili ilişkilerde genel eğilim, Somali’nin birliğinin korunması yönündedir. İsrail’in politik motivasyonlarına rağmen, tanımanın hukuki bağlayıcılığı zayıftır ve yaygın muhalefete karşın Somaliland’ın statüsünü uluslararası alanda değiştirecek bir sonuç doğuracağı şüphelidir. Ancak bu durum, devletlerarası ilişkilerde güç dengesinin ve stratejilerin hukukla nasıl kesiştiğinin dramatik bir örneğini teşkil etmektedir.


