Küresel düzenin kırılma anları çoğu zaman savaş ilanıyla gelmemektedir. Süreç bazen bir helikopterin iniş takımı, bir başkentin üzerinde anlık bir radyo sessizliği ve ardından tek bir cümleyle başlar: “Hedef alındı, çıkarıldı.” Nicolás Maduro’nun ABD güçlerince yakalanması, Venezuela’nın iç siyasetini sarsan bir gelişme olmanın ötesinde, egemenlik fikrinin ne kadar hızlı aşınabildiğini gösteren sert bir eşik hâline gelmiştir. Bugün asıl mesele, Maduro’nun hangi cezaevine konacağı veya hangi mahkemeye çıkarılacağı hususu olmaktan çıkmıştır. Temel sorunsal, bir devlet başkanının fiilen “alınabildiği” bir dünyada, küçük ve orta ölçekli devletlerin kendilerini nasıl konumlandıracağıdır. Çünkü bu olay, bir ülkenin iç krizinden çok daha geniş bir mesaj taşımaktadır. Mesaj gayet açıktır. Kural seti gevşediğinde güç hızlı hareket eder. Sınırlar kâğıt üzerinde kalır. Diplomasi, güvenliğin gölgesinde yürür.
Gösteri Olarak Müdahale
Operasyonun planlanışı ve icrasına ilişkin aktarılan ayrıntılar, Washington’un bu hamleyi klasik diplomatik baskıdan farklı bir kulvara taşıdığını göstermektedir. Hamle, güvenlik tehdidi ve suçla mücadele söylemiyle paketlenmiştir. Saha boyutuna dair anlatının bir kısmı, operasyon etrafında kurulan “yüksek hassasiyetli yakalama” imajını güçlendirmektedir. Bu imaj, hedef ülkeye dönük bir baskı aracı olduğu gibi izleyicilere dönük bir performans da üretmektedir. Hız, sürpriz ve kontrol duygusu öne çıkarılmaktadır. Bu tür hamlelerin tek hedefi rakibi sarsmakla sınırlı kalmaz. Üçüncü aktörlere de “müdahale kapasitesi” gösterilir. Bu gösterinin dili, 2020’lerin sonunda giderek daha görünür hâle gelen bir güvenlik siyasetinin parçasıdır. Sahada güç, masada argüman üretmektedir.
ABD’nin temel gerekçesi “narkotik” ve “organize suç” başlığı etrafında şekillenmektedir. İç kamuoyu açısından bu çerçeve hızlı karşılık üretir. Uluslararası düzlemde ise kuvvet kullanma yasağına çarpar. Birleşmiş Milletler sisteminin omurgasını oluşturan BM Şartı, kuvvet kullanımını sınırlar ve istisnaları dar tutar. Bu sınırlara dayanarak bir devletin başka bir devletin başkentinde geniş ölçekli eylem yürütmesi, tartışmayı “meşruiyet” düzeyinden “emsal” düzeyine taşır. Emsal demek, yarın benzer gerekçelerin başka sahalara tatbik edilmesi demektir. Üstelik bu gerekçeler, siyasi atmosfer değiştikçe kolayca yeniden yazılabilmektedir. Bugün “suçla mücadele” olarak sunulan çerçeve, yarın “rejim güvenliği” ya da “bölgesel istikrar” kılıfıyla genişleyebilir.
Hukukun Araçsallaşması ve Dokunulmazlık Kalkanının Çöküşü
Washington’un bu hamleyi hangi hukuki çerçeveye oturtacağı, tartışmanın yönünü belirleyecektir. Rıza, davet, meşru müdafaa, terörle mücadele gibi başlıklar bu noktada devreye girer. Her başlık bugünü savunurken yarın için de bir kapı aralamaya hizmet eder. Bu nedenle operasyonun uluslararası hukuk bakımından nasıl değerlendirildiğine dair hukuki tartışma, aslında küresel sistemin “izin verilen alanını” yeniden tarif etmektedir. Tarif genişledikçe caydırıcılık artar, fakat istikrar azalır. Çünkü istikrar, öngörülebilirliğin kardeşidir. Öngörülebilirlik kaybolduğunda siyaset, güvenlik refleksine teslim olur.
Dokunulmazlık meselesi bu yüzden merkezîdir. Devlet başkanı dokunulmazlığı protokol inceliği olarak görülemez. O dokunulmazlık, devletin sürekliliğini ve krizlerin yönetilebilirliğini koruyan bir kilittir. Kilit kırıldığında kapı tek başına hedef ülkeye açılmaz, başka başkentlere de açılır. Uluslararası hukuk, “yargılama yetkisi” ile “yargı dokunulmazlığı” arasında ayrım kurar. Bu ayrım, yargılamayı büsbütün durdurmak için tasarlanmış bir kalkan sayılmaz. Devletler arası ilişkilerin kriz anında tamamen kilitlenmesini önleyen asgari bir zemin üretir. Zemin çöktüğünde liderlerin güvenliği bir devlet işinden çok bir “hayatta kalma” meselesine dönüşür. Bu dönüşüm yönetimi daha sertleştirir, iç siyaseti daha kapalı hâle getirir ve kurumsal aklı daraltır.
Bu kilidin nasıl çalıştığını görmek için uluslararası yargının uzun hafızasına bakmak yeterlidir. Uluslararası Adalet Divanı’nın içtihat niteliğindeki Arrest Warrant kararında, görevdeki üst düzey devlet yetkililerine tanınan dokunulmazlığın mantığı açık biçimde görünür. Bu mantık kişiyi kutsallaştırmak anlamına gelmez. Devletler arası ilişkilerin kriz anında tamamen kilitlenmesini önleyen bir güvenlik supabı üretir. Supap hasar gördüğünde “yakalama” eylemi, hukuki bir tartışma konusu olmaktan çıkar ve bir caydırıcılık yöntemine dönüşür. Bu dönüşüm, özellikle kurumsal kırılganlığın yüksek olduğu ülkelerde lider güvenliği kaygısını büyüterek toplumsal gerilimi artırır.
Afrika İçin Alarm Zilleri: İttifak Sadakatinden Denge Siyasetine
Afrika açısından bu gelişmenin anlamı, coğrafi uzaklık üzerinden hafiflemez. Son on yılda Sahel’den Kızıldeniz’e uzanan geniş hatta “devlet” ile “otorite” arasındaki mesafe açılmıştır. Birçok başkentte iktidar, sandığın matematiğinden çok güvenlik aygıtının psikolojisiyle ayakta durmaktadır. Böyle bir zeminde dış müdahale dilinin “hedef odaklı operasyon” fikrine yaklaşması, rejim güvenliği refleksini büyütür. Refleks büyüdüğünde kaynaklar kamu hizmetlerinden çekilir, devletin gövdesi dar bir güvenlik çemberine sıkışır. Bu sıkışma toplumu nefessiz bırakır. İşte bu noktada, dış müdahalenin etkisi sınırların ötesinde kalmaz. İçerideki yönetim tarzını da biçimlendirir.
Maduro vakası, güvenlik tedarik pazarını da yeniden şekillendirmektedir. Sahel’de, Libya’da, Sudan’da ve Büyük Göller’de görülen tablo, ittifak sadakatinin yerini dengeleme arayışına bırakmasıdır. Rejimler tek bir büyük ortakla yürümek yerine farklı aktörleri tartarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bir büyük güç bir devlet başkanını fiilen ele geçirebiliyorsa, küçük ve orta ölçekli rejimler daha pahalı güvenlik paketlerine yönelir. Bu paketler silah ve eğitimle sınırlı kalmaz. İstihbarat erişimi, siber koruma, iletişim güvenliği, hava sahası takibi ve kritik altyapı savunması gibi başlıklar ön plana çıkar. Bu durum, güvenliği bir “pazar” mantığıyla büyütür. Pazar büyüdükçe siyasal kararlar, güvenlik sözleşmelerinin ritmine uyum sağlar. Böyle bir ritim, demokrasi tartışmalarını dahi güvenlik sözlüğüne tercüme eder.
Sonuç: Kırılgan Devletler İçin Yeni Yol Haritası
Operasyonun “gösteri” boyutu Afrika için ayrı bir alarmdır. Görüntü, hız ve anlatı kriz yönetiminin parçası hâline gelmiştir. Bir olayın doğruluğu kadar nasıl anlatıldığı da sonuç üretir. Zaman çizelgesini derleyen bir kronoloji bile tek başına politik bir nesneye dönüşmektedir. Lider merkezli siyaset güçlendikçe karşılıklı aşağılamaya dayalı dil yaygınlaşır. Bu dil, diplomasinin alanını daraltır. Daralan alan, yanlış hesap ihtimalini büyütür. Yanlış hesap, genellikle en kırılgan devletlerin üzerine düşer. Çünkü kırılgan devlet şoku ememez. Şok, çatlağı büyütür.
Tarihsel yankı bu noktada belirginleşir. ABD’nin bir Latin Amerika liderini zorla alması hafızalarda Noriega dosyasını canlandırmaktadır. O örnek, askeri müdahalenin “suç” söylemiyle nasıl birleşebildiğini göstermişti. Noriega döneminin arka planına bakan kayıtlar, bu birleşimin uzun vadeli siyasi ve hukuki sonuçlarını da hatırlatır. Günümüzde fark, hızın artmasıdır. Görüntü anında yayılır, piyasalar anında tepki verir, ittifaklar anında yeniden tartılır. Bu hız, geleneksel arabuluculuk mekanizmalarını yavaşlatır. Yavaşlayan arabuluculuk, sahadaki sertliği normalleştirir.
Afrika için çıkarılacak ders, egemenliği retorik alanından çıkarıp kapasite alanına taşımaktır. Diplomatik ağların çeşitlendirilmesi, ekonomik dayanıklılığın artırılması, hukuki pozisyonun güçlendirilmesi ve istihbari erken uyarı kapasitesinin geliştirilmesi artık lüks sayılmaz. Güvenlik sektöründe şeffaflık ve sivil denetim, rejim güvenliği krizinin toplumu yutmasını engelleyen bir fren mekanizmasıdır. Dış ortaklıklar duygusal sadakat üzerinden kurulmaz. İşlevsel bir terazide tartılır ve risk dağıtımıyla yönetilir. Bu yaklaşım, kırılgan devletin elindeki az sayıda aracı etkili kullanmasını sağlar.
Son olarak soru şudur: Hangi davranış artık mümkün sayılmaktadır? Büyük güç rekabeti, liderleri hedef alan bir faza giriyorsa dünya daha az öngörülebilir bir yere ilerler. Afrika bu yeni perdenin seyircisi olmayacaktır, sahnesi olabilir. Bu yüzden Caracas’ta yaşanan sarsıntı, Bamako’da, Hartum’da, Kinşasa’da ve başka başkentlerde “yarın bana ne olur” sorusunu daha yüksek sesle sorduracaktır. Yanıtı belirleyecek olan sloganlar yerine dayanıklılıktır. Bu nedenle kıta, dış müdahale çağında kendi güvenlik mimarisini ivedilikle yeniden kurgulamalı ve oyunun kurallarını bizzat kaleme almalıdır.


