Soğuk Savaş boyunca kurulan transatlantik düzen sadece bir güvenlik mimarisi değil, Batı’nın kendisini dünyaya anlatma biçimiydi. NATO, serbest piyasa, liberal demokrasi ve uluslarüstü kurumlar üzerinden inşa edilen bu yapı, Amerika’nın hegemonik gücü ile Avrupa’nın meşruiyetini birleştiren güçlü bir dengeye dayanıyordu. Amerika askeri güvenliği sağlıyor; Avrupa ise bu güvenliğin üzerine siyasi, hukuki ve ahlaki bir düzen inşa ediyordu. Asimetrik ama istikrarlı bir ilişkiydi.
Trump’ın sahneye çıkışıyla birlikte bu eksen zeminini kaybetmeye başladı. Trump’ın siyasal dili transatlantik düzenin kurucu kavramlarını yeniden tanımladı. “Müttefiklik, ortak değerler, liberal dünya düzeni” gibi kavramlar onun sözlüğünde pek karşılık bulmadı. Yerine “maliyet, kazanç, sömürülme, adil olmayan anlaşmalar” gibi muhasebe terimleri geçti. Bu sadece bir üslup farkı değildi. Dış politikanın ahlaki ve normatif bir çerçeveden çıkarılıp, doğrudan bir çıkar pazarlığına indirgenmesiydi.
Bu dönüşüm, ABD–AB ilişkilerinde üç temel kırılmaya yol açtı:
Birincisi, ittifak fikrinin içinin boşalmasıydı. Trump, NATO’yu ortak güvenlik üretme mekanizması olarak değil, Amerika’nın sırtına yük olan bir maliyet kalemi olarak gördü. Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırmaması onun gözünde siyasi bir sorun değil, ticari bir adaletsizlikti. Bu bakış açısı NATO’nun “ortak kader” fikrini aşındırdı ve Avrupa’da uzun süredir bastırılmış olan stratejik özerklik arzusunu görünür hâle getirdi. Nitekim bu dönemde Avrupa Komisyonu’nun kendi savunma kapasitesini güçlendirmeyi hedefleyen ve NATO’ya yapısal bağımlılığı azaltmayı ima eden girişimlere yönelmesi (Readiness 2030 çerçevesinde savunma sanayiine ve ortak askeri kapasitelere yapılan vurgu gibi) bu zihinsel kırılmanın kurumsal izdüşümü olması açısından önemliydi. Macron’un “Avrupa ordusu” çağrısı da bu bağlamda romantik bir vizyon değil, ittifakın artık eskisi gibi çalışmadığının güçlü bir ilanıydı.
İkincisi, çok taraflı düzenin sorgulanmasıydı. Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan, İran Nükleer Anlaşması’ndan ve çeşitli ticaret mekanizmalarından çekilmesi, Amerika’nın artık “düzeni koruyan güç” rolünü üstlenmek istemediğine dair güçlü sinyallerdi. Avrupa için bu sadece bir diplomatik kriz değil, ontolojik bir sarsıntıydı da aynı zamanda. Çünkü Avrupa Birliği tam da bu tür çok taraflı norm ve kurumlar üzerine kurulmuştu. Amerika çekildikçe, Avrupa kendi normatif zemininin altının boşaldığını fark etti ve bu boşluğu, giderek daha fazla “stratejik özerklik, normatif egemenlik, Avrupa çıkarlarının korunması” gibi kavramlarla doldurmaya çalıştı.
Üçüncüsü, ekonomik ilişkilerin siyasallaşmasıydı. Ticaret savaşları, tarifeler, teknoloji rekabeti ve enerji politikaları artık teknik müzakere alanları olmaktan çıkıp, birer jeopolitik silah hâline geldi. ABD’nin Avrupa menşeli otomobil ve sanayi ürünlerine ek gümrük vergileri getirme tehditleri, hatta zaman zaman %15’e varan tarife tartışmalarının masaya gelmesi, bu yeni ilişki modelinin ilk güçlü kırılmalarıydı. Trump ticareti dış politikanın bir uzantısı olarak değil, dış politikayı ticaretin bir uzantısı olarak kurguladı. Bu da Avrupa’yı, Amerika ile olan ekonomik bağlarını bir “karşılıklı bağımlılık” olarak değil, potansiyel bir kırılganlık alanı olarak görmeye itti. Aynı dönemde Avrupa’nın ABD merkezli teknolojik altyapıya bağımlılığını azaltmayı hedefleyen EuroStack benzeri dijital egemenlik arayışları da bu ekonomik-siyasal kopuşun başka bir boyutunu oluşturdu.
Tüm bu dönüşüm, ABD–AB eksenini “hegemonik düzen” modelinden “pazarlıklı ilişki” modeline taşıdı. Amerika artık Avrupa’yı koruyan bir lider değil; Avrupa ile çıkarları çakıştığında birlikte hareket eden, çakışmadığında ise rahatlıkla baskı uygulayabilen bir güç olarak konumlandı. Avrupa ise Amerika’nın gölgesinde norm üreten bir aktör olmaktan çıkıp, kendi stratejik kimliğini arayan ama henüz onu inşa edememiş bir özneye dönüştü.
Trump’ın etkisi sadece Amerika’nın politikasını değil, Avrupa’nın kendini algılayış biçimini de değiştirdi. Avrupa ilk kez ciddi biçimde “Amerika olmadan ben kimim?” sorusuyla yüzleşti. Bu soru henüz cevabını bulmuş değil. Zira Avrupa uzun süredir askeri olarak zayıf, siyasi olarak bölünmüş ve ekonomik olarak içe dönük bir yapıya sahip. Ama Amerika’nın güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmadığı gerçeğiyle ilk kez bu kadar sert çarpıştı.
Trump, ABD–AB ilişkilerini bozdu diyemeyiz ancak onların zaten zayıflamış olan ontolojik zeminini herkes için görünür kıldı. Bir yıkıcıdan çok bir ifşa edici oldu. Transatlantik düzenin artık değerler üzerine değil, çıkarlar üzerine yürüdüğünü açık etti.
Bugün ABD–AB ilişkileri ne bir kopuş ne de bir uyum hâlinde. Eski bir evliliğin alışkanlıklarıyla sürdürülen ama artık ortak bir gelecek tahayyülü olmayan bir birliktelik gibi. Trump bu evliliği bitirmedi ama onun artık sonsuza kadar devam edecek bir kader birliği değil, her an yeniden müzakere edilebilecek kırılgan bir ilişki olduğunu faş etti.
Transatlantik eksen hâlâ yerinde duruyor ama onu anlamlı kılan zemin yavaşça altından çekiliyor. İttifakın dili değişti, tahayyülü dağıldı, ahlaki çerçevesi çözüldü. Geriye kalan şey bir düzen değil, salt bir alışkanlık artık. Bu yüzden mesele artık bir çöküş ihtimali değil, bu ilişkinin hangi anlamla yeniden kurulacağı; yeni düzenin kimin çıkarına işleyeceği ve kimin dışarıda bırakılacağıdır.


