back to top
15 Ocak, 2026, Perşembe

Taif Düzeninden Günümüze

YayınlarAnalizTaif Düzeninden Günümüze

Taif Düzeninden Günümüze

Suudi Arabistan’ın Lübnan Stratejisinin Dönüşümü

Giriş

Suudi Arabistan ile Lübnan arasındaki ilişkiler, diplomasi ve uluslararası ilişkiler literatüründe “aşk-nefret ilişkisi” örneği olarak anılan ilişkilerden biridir. Suudi Arabistan, bir yandan Lübnan’ın en büyük siyasi ve ekonomik destekçilerinden biri olurken, diğer yandan Lübnan ile diplomatik krizler yaşayan bir aktör konumundadır. Öyle ki söz konusu krizler, Suudi Arabistan’ın Lübnan’daki büyükelçisini geri çekmesi gibi ciddi adımların atılmasına kadar varmıştır. 1940’larda başlayan diplomatik ilişkiler, 1975–1990 yılları arasındaki Lübnan iç savaşı sürecinde Suudi Arabistan’ın Lübnan ile ilişkilerini çoğunlukla insani yardım ve arabuluculuk üzerinden yürüttüğü bir seyir izlemiştir.

Lübnan ve Suudi Arabistan, ilişkilerinin ilk dönemlerinde özellikle karşılıklı ticaret, iş dünyası ve eğitim alanlarında güçlü bağlar geliştirmiştir. Suudiler eğitimlerini çoğunlukla Lübnan’daki lise ve üniversitelerde sürdürürken, Suudi aileler tatil için sıklıkla Lübnan’ı tercih etmiştir. Buna karşılık Lübnanlı iş insanları Suudi Arabistan’da önemli yatırımlar yaparak ekonomik etkileşimi güçlendirmiştir. Hatta Kral Abdülaziz’in çocuklarına “Lübnan sizin ikinci vatanınızdır” dediği sıkça aktarılan bir anekdot hâline gelmiştir.

Lübnan, demografik yapısı ve bölgesel/küresel dengeler nedeniyle, birçok ülke gibi, önce Sovyet–Batı rekabetinin; ardından sosyalist Arap cumhuriyetleri ile Batı yanlısı Arap monarşileri arasındaki bölünmenin ve nihayetinde İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerilimin etkisiyle bir ittifak alanına dönüştürülmeye çalışılmıştır. Bu süreçte kurulan ittifakların tümünde Suudi Arabistan’ın doğrudan ya da dolaylı biçimde yer alması, ülkeyi Lübnan siyasetinin başat aktörlerinden biri hâline getirmiştir.

Suudi Arabistan–Lübnan ilişkileri deildiğinde akla gelen iki temel başlık Refik el-Hariri ve Taif Anlaşmasıdır. Suudi Arabistan’da yaşamış ve Suudi vatandaşlığı almış bir Lübnanlı olan Refik el-Hariri, Lübnan’da başbakanlık yapmış; iki ülke arasındaki ilişkilerde köprü görevinde önemli bir aktör olarak öne çıkmıştır. Taif Anlaşması ise Lübnan iç savaşını sona erdiren, büyük ölçüde Suudi Arabistan’ın arabuluculuğunda yürütülen ve nihayetinde Suudi Arabistan’ın ev sahipliğindeki bir mutabakat olmuştur.

Bu çalışma, Suudi Arabistan’ın Lübnan ile ilişkilerini tarihsel bir çerçevede ele alarak Riyad’ın Lübnanlı aktörlerle kurduğu etkileşimleri incelemekte ve iki ülke arasındaki ilişkilerin genel panoramasını ortaya koymayı amaçlamaktadır. İlişkilerin bölgesel ve küresel dengelerden etkilendiği ve ittifakların bu koşullar içinde şekillendiği açıktır. Bu nedenle çalışma, değişen ittifak yapılarını bölgesel ve küresel gelişmelerle birlikte değerlendirerek Suudi Arabistan–Lübnan ilişkilerini açıklamaya çalışacaktır. Zira bu ilişkileri yalnızca mezhepsel veya dini dinamiklere indirgemek bütün resmi eksik bırakan bir yaklaşım olacaktır.

Taif Anlaşması Düzleminde Suudi Arabistan ve Lübnan İlişkileri

1989 yılında imzalanan Taif Anlaşması, Lübnan iç savaşını sona erdirirken ülkenin siyasi sisteminde de önemli değişiklikler yaptı. Ayrıca, bu anlaşma Suudi Arabistan bu anlaşma ile Lübnan’ın savaş sonrası siyasi düzeninin temel dış aktörlerinden biri hâline getirdi. Müzakerelere ev sahipliği yaparak ve arabuluculuk üstlenerek Suudi Arabistan, Lübnan’ın on beş yıllık iç savaşını sona erdirmeyi başaran başlıca Arap gücü olarak konumlandı. Taif Anlaşması, Suudi Arabistan’ı yalnızca bir arabulucu olmaktan çıkarıp, Taif sonrası kurulan düzende—özellikle Refik Hariri ile birlikte—kurumların istikrarını destekleyen, yeniden yapılanmayı finanse eden ve Suriye’nin askerî varlığını dengeleyen önemli bir aktör hâline getirdi. Bu yönüyle anlaşma, Suudi Arabistan’ın Lübnan siyasetindeki daha kurumsal ve görünür rolünün başlangıcı oldu.[1]

Anlaşmanın ardından Suudi Arabistan, ortaya çıkan yeni siyasi yapıyı kullanarak Lübnan’daki etkisini genişletti ve ülkenin yönetici elitleri içinde güvenilir müttefikler kazandı. Taif Anlaşması’na kadar Maruni cumhurbaşkanının elinde bulunan birçok yürütme yetkisinin Sünni başbakana devredilmesi, Suudi Arabistan’ın birkaç yıl sonra Refik Hariri’yi destekleyerek bu güç kaymasını kendi lehine değerlendirmesini kolaylaştırdı. Taif ile yeniden yapılandırılan yürütme organının sunduğu imkânlar sayesinde yükselen Hariri, Beyrut’ta Suudi etkisinin somutlaştığı başlıca siyasi figür hâline geldi. Bu süreçte Suudi Arabistan, Lübnan’ın yeniden yapılanması için önemli ölçüde mali kaynak aktararak ülke içindeki nüfuzunu daha da pekiştirdi.[2]

Taif Anlaşması, Lübnan’ı Suriye ile Suudi Arabistan arasında bir denge alanına dönüştürmüştür. Anlaşma, Suriye’nin kısa süre içinde Lübnan’dan askerî olarak çekilmesini öngörse de bu çekilme 2005 yılına kadar gerçekleşmemiştir. Bu dönemde Suudi Arabistan, siyasi istikrarın ve Refik el-Hariri’nin etkisinin korunması karşılığında Suriye’nin güvenlik alanındaki belirleyici rolünü fiilen kabullenerek bir denge siyaseti izlemiştir. Böylece Suriye ve Suudi Arabistan’ın Lübnan üzerindeki ikili vesayeti, 1990’ların karakteristik özelliklerinden biri hâline geldi.[3] Suriye sahada güvenlik ve askerî kontrolü sürdürürken, Suudi Arabistan yeniden yapılanma sürecini finanse etmiş ve çeşitli siyasi ittifaklar geliştirmiştir. Ancak Taif’in kurduğu bu hassas denge, Suudi Arabistan ile Suriye arasındaki ilişkilerin 2000’li yılların başında bozulmasıyla sarsılmış; Taif’in öngördüğü iş birliği çerçevesi giderek aşınmaya başlamıştır.

2005 yılında Refik Hariri’nin suikastı Suudi Arabistan açısından bir dönüm noktası olurken, Taif düzeninin ne kadar kırılgan olduğu da ortaya çıktı. Hariri’nin öldürülmesi ve Suriye’nin Lübnan’dan çekilmeye zorlanmasıyla birlikte, Riyad’ın Lübnan’daki nüfuzunu sürdürme kapasitesi belirgin şekilde zayıfladı. Suriye, Suudi Arabistan ile siyasi açıdan uyumlu bir aktör değildi; belirgin mezhepçi politikalar izlese de Lübnan’daki varlığı belli ölçüde öngörülebilir bir siyasi ortam yaratıyordu. Bu etkinin ortadan kalkması, ülkedeki mezhepsel kutuplaşmayı derinleştirirken devlet dışı aktörlerin, özellikle de Hizbullah’ın güçlenmesine elverişli bir boşluk oluşturdu.[4] İran ile yakın ilişkileri nedeniyle Hizbullah’ın yükselişi ise Suudi Arabistan’ın arzuladığı bir durum değildi.

Suudi Arabistan, İran’ın etkisinin artması, Hizbullah’ın güçlenmesi ve Refik el-Hariri’nin oğlu Saad Hariri’nin zayıf siyasi performansı nedeniyle Lübnan’la ilişkilerini kademeli olarak zayıflatmaya başlamıştır. 2010’lu yıllara gelindiğinde Riyad, Lübnan’ın Taif düzeninden uzaklaştığını ve İran liderliğindeki bir etki alanına daha fazla dâhil olduğunu daha açık biçimde değerlendirmiştir. 2016 yılında 3 milyar dolarlık askerî yardımın iptal edilmesi,  Hizbullah’ın terör örgütü olarak nitelendirilmesi  ve ülkeye yönelik ekonomik katkıların kademeli biçimde azaltılması, ilişkilerin bu dönemde ne kadar sorunlu bir seyir izlediğini gösteren başlıca adımlar arasında yer almıştır.

Taif Anlaşması, başlangıçta Suudi Arabistan’ın savaş sonrası Lübnan düzeninde en etkili Arap aktörlerden biri hâline gelmesini sağlayan yapısal koşulları oluşturmuştur. Anlaşma, Lübnan’ın istikrarını önemli ölçüde Suudi etkisine dayandırırken Sünni siyasi ağırlığı artırmış; aynı zamanda Suriye ile Suudi Arabistan’ın rollerini belirli bir çerçevede kurumsallaştırmıştır. Ne var ki Taif’in temel sorunlara kalıcı çözümler üretememesi ve bölgesel dengelerin zamanla değişmesi, anlaşmanın bir istikrar çerçevesi olma niteliğini aşındırmış; süreç içinde Suudi Arabistan–Lübnan ilişkilerinde giderek bir fay hattına dönüşmesine zemin hazırlamıştır.

Hariri Ailesi Düzleminde Suudi Arabistan ve Lübnan İlişkileri

Taif Anlaşması sürecinde ve sonrasında Refik Hariri’nin yükselişi, Suudi Arabistan’ın Lübnan ile ilişkilerini köklü biçimde dönüştürdü. Suudi Arabistan’da büyük bir iş imparatorluğu kuran milyarder Hariri, kraliyet çevrelerinde güçlü bir konum edinerek Kral Fahd’a ve üst düzey prenslere olağanüstü derecede yakınlık kurmuştur. 1980’lere gelindiğinde Hariri, Riyad’ın Lübnan politikasında hem gayri resmî bir elçi hem de güvenilir bir arabulucu konumuna gelmişti. Finansal gücü, geniş hayırseverlik ağları ve siyasi güvenilirliği, onu Suudi Arabistan adına Lübnan sahasında ideal bir aracı hâline getirdi.[5]

1990 sonrasında Hariri, savaş sonrası Lübnan için Suudi Arabistan’ın tasavvur ettiği, nispeten bağımsız, ekonomik olarak liberal, Sünni liderliğinde ve Arap ile Batı sistemlerine entegre bir devlet modelinin somut temsilcisi hâline geldi. Taif Anlaşması ile yürütme yetkisinin önemli bir kısmının Sünni başbakanlık makamına aktarılması, Hariri’nin siyasi kapasitesini büyük ölçüde artırdı ve Suudi Arabistan bu fırsatı etkin biçimde değerlendirdi. Riyad’ın güçlü mali desteği sayesinde Hariri, 1992–1998 ve 2000–2004 yılları arasında başbakanlık görevinde bulundu ve özellikle Beyrut’un savaş sonrası yeniden inşasında belirleyici roller üstlendi. Bu dönemde Hariri’nin siyasi çıkarları Suudi stratejisinden neredeyse ayrılmaz hâle gelirken, Lübnan’ın Suudi Arabistan ile ilişkileri büyük ölçüde onun şahsı üzerinden şekillenen kişiselleşmiş bir nitelik kazandı.

Hariri’nin Suudi Arabistan ile yakın ilişkilerine rağmen, Suriye’nin Lübnan üzerindeki askerî hâkimiyeti nedeniyle konumu çoğu zaman karmaşıktı. Riyad ile Şam, 1990’lar boyunca örtülü bir iş birliği dengesini sürdürdü; ancak Hariri, Suriye’nin denetimi altındaki kısıtlamalara rağmen siyasi özerkliğini genişletmeye çalıştıkça zaman zaman gerginlikler ortaya çıktı. 2000’li yılların başında Suudi Arabistan ile Suriye arasındaki ilişkiler belirgin biçimde bozuldu; özellikle Hariri’nin, Şam’ın müttefiki Cumhurbaşkanı Emile Lahoud’un görev süresinin uzatılmasına karşı çıkması bu kırılmayı derinleştirdi.

Şubat 2005’te Hariri’nin bombalı saldırıyla öldürülmesi, Suudi Arabistan–Lübnan ilişkilerinde kritik bir dönüm noktası oldu. Riyad’da bu olay, Suudi nüfuzuna yönelik doğrudan bir saldırı ve Taif düzenini hedef alan şiddetli bir girişim olarak yorumlandı. Bu durum, Suudi Arabistan’ı Suriye’ye karşı daha sert bir  tavır almaya ve Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi için uluslararası baskıya öncülük etmeye sevk etti.

Refik el-Hariri’nin öldürülmesinin ardından Suudi Arabistan, hem babasının siyasi mirasını hem de Riyad’ın Lübnan’daki çıkarlarını koruması beklenen oğlu Saad Hariri’nin arkasında durdu. Saad kısa sürede 14 Mart hareketinin merkezî figürü hâline geldi ve Lübnan’ı Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Batı ile daha uyumlu bir çizgiye taşımaya çalışarak Suriye–İran–Hizbullah eksenine karşı konumlandırdı. Suudi Arabistan, 14 Mart’ın seçim kampanyalarını kapsamda  biçimde finanse etti ve Hizbullah’ın artan gücüne karşı bölgesel bir denge oluşturmak amacıyla geniş bir koalisyon kurmaya çalıştı. Ancak Saad Hariri, babasının karizmasına, iş dünyasındaki bağımsız ağırlığına ve Suriye siyasetinde manevra yapabilme becerisine sahip değildi.

2010’ların ortalarına gelindiğinde Hariri ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerdeki çatlaklar daha da derinleşti. Saad Hariri’nin iş imparatorluğu -özellikle de Saudi Oger- ciddi finansal baskı altında çöktü ve bu durum onun hem Lübnan’daki hem de Riyad nezdindeki etkisini önemli ölçüde zayıflattı. Kral Selman ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın liderliğindeki yeni Suudi yönetimi, Saad Hariri’nin Hizbullah’a karşı çok daha sert bir tutum benimsemesini bekliyordu. Ancak Hariri, siyasi zorunluluklar ve iç barışı koruma kaygısıyla bu yönde adım atmayınca Suudi Arabistan’ın hayal kırıklığı büyüdü.

Bu gerilim 2017’de doruğa ulaştı ve Saad Hariri, Suudi Arabistan’ın açık baskısı altında Riyad’dan istifasını açıkladı. Bu olay, Hariri’nin siyasi itibarını hem Lübnan kamuoyunda hem de uluslararası toplum nezdinde zedeledi ve halk desteğini ciddi biçimde aşındırdı. Lübnan’a dönüp istifasını geri almasına rağmen Hariri hem iç politikada hem de Suudi Arabistan’ın bölgesel stratejisinde giderek daha fazla dışlanan bir figür hâline geldi.

2010’ların sonu ve 2020’lerin başına gelindiğinde Suudi Arabistan, Lübnan politikasını Hariri ailesine dayandıran yaklaşımını büyük ölçüde terk etmişti. Saad Hariri’nin siyasi projesinin çökmesi, liderliğini yürüttüğü “Gelecek Hareketi” içindeki parçalanma ve Hizbullah’ın artan etkisi, Riyad’ı Lübnan’la tek bir aile üzerinden sürdürülebilir bir ilişki kurulamayacağına ikna etti. Hariri’nin siyasetten çekildiği ve hareketinin ciddi bir gerileme yaşadığı 2022 parlamento seçimleri, Suudi Arabistan–Lübnan ilişkilerinde Hariri merkezli dönemin fiilen sona erdiğini gösterdi.

8 Mart ve 14 Mart Koalisyonları Etrafında Lübnan Suudi İlişkileri

Refik Hariri’nin suikastının ardından Suudi Arabistan, ortaya çıkan 14 Mart koalisyonunu Suriye’nin etkisine karşı koyabilecek ve Hizbullah üzerinden artan İran nüfuzunu dengeleyebilecek meşru bir siyasi güç olarak gördü. Saad Hariri’nin liderliğindeki 14 Mart hareketi, Suudi Arabistan’ın Lübnan’daki siyasi ve diplomatik faaliyetlerinin merkezine yerleşti.[6] Suriye birliklerinin Lübnan’dan çekilmesini talep eden, Hariri suikastını soruşturmak üzere kurulan Lübnan Özel Mahkemesi’ni (Special Tribunal for Lebanon) destekleyen ve Batı ile Körfez ülkeleriyle ilişkileri güçlendirmeyi amaçlayan bu platform, Riyad’ın bölgesel öncelikleriyle büyük ölçüde uyumluydu. Bu süreçte Suudi Arabistan, Lübnan’a kayda değer miktarda ekonomik yardım sağladı ve seçimlerde Hariri’nin siyasi hareketini çeşitli şekillerde destekledi.

Buna karşılık, adını Suriye’ye verilen desteğe teşekkür etmek amacıyla 8 Mart’ta düzenlenen gösterilerden alan Suriye yanlısı 8 Mart koalisyonu, Lübnan’da İran–Suriye–Hizbullah eksenini destekliyordu.[7] Hizbullah, Amal Hareketi ve daha sonra Mişel Avn’ın Özgür Yurtsever Hareketi’nden oluşan bu koalisyon, Suudi Arabistan’ın Lübnan’daki çıkarlarına doğrudan meydan okuyan bir blok niteliğindeydi. Hizbullah’ın askerî kapasitesi, Tahran ile yakın ilişkisi ve direniş söylemi, Suudi Arabistan tarafından yalnızca Lübnan’ın egemenliğine yönelik bir tehdit değil, aynı zamanda kendi bölgesel güvenliğine yönelik stratejik bir meydan okuma olarak görülüyordu.

2005 ile 2011 arasındaki dönem, Suudi Arabistan’ın Lübnan’daki etkisinin hem zirveye ulaştığı hem de çözülmeye başladığı bir süreçti. Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesi Riyad tarafından önemli bir diplomatik başarı olarak görülmüş ve Suudi Arabistan, 14 Mart’ın seçimlerdeki ve siyasetteki başarılarına büyük yatırım yapmıştı. Ancak Hizbullah’ın giderek artan gücü, bu kazanımların çoğunu gölgede bıraktı. 2006 İsrail–Hizbullah savaşı, silahlı devlet dışı aktörlerin Lübnan siyasetindeki belirleyici rolünü açık biçimde gösterirken; Mayıs 2008’de Hizbullah ve müttefiklerinin Batı Beyrut’u ele geçirmesi, Riyad’ın Lübnan’daki müttefiklerini sahada koruyamadığını ortaya koydu. Bu gelişmeler, 14 Mart’ın siyasi otoritesinin 8 Mart’ın zorlayıcı kapasitesiyle rekabet edemeyeceğini net biçimde gösterdi ve Suudi Arabistan’ı Lübnan stratejisinin sürdürülebilirliğini yeniden sorgulamaya itti.

8 Mart ittifakına yakın bir isim olan Mişel Avn’ın 2016 yılında cumhurbaşkanı seçilmesi, Riyad’ın Lübnan’a bakışında önemli bir kırılma yarattı. Suudi Arabistan, Saad Hariri’nin yeniden başbakanlığa dönmesini sağlayan siyasi uzlaşmanın bir parçası olarak Avn’ın cumhurbaşkanlığına müsamaha gösterse de sonucu 8 Mart ekseninin kurumsal olarak konsolidasyonu şeklinde yorumladı. İzleyen yıllarda Hizbullah hem siyasi hem de askerî konumunu güçlendirirken, Hariri ciddi mali ve siyasi zorluklarla karşı karşıya kaldı ve Suudi Arabistan Lübnan’daki müdahale kapasitesini belirgin biçimde azalttı.

2017’de Hariri’nin Riyad’a giderek istifasını açıklaması, Suudi Arabistan’ın yaşadığı hayal kırıklığının derinliğini gösterirken, geleneksel Suudi–Hariri ilişki çerçevesinin de fiilen çöktüğünü simgeledi. 2020’lerin başına gelindiğinde Riyad, Lübnan’dan büyük ölçüde uzaklaşmış ve patronaj temelli yaklaşımını terk ederek daha şartlı, sınırlı ve sonuç odaklı bir angajman modeline yönelmişti.

Mişel Avn Dönemindeki Krizler ve Suudi Arabistan ve Lübnan İlişkileri

Mişel Avn’ın 2016 yılında cumhurbaşkanı seçilmesi, Suudi Arabistan–Lübnan ilişkilerinde kritik bir dönüm noktası oldu. Riyad açısından Avn’ın, Hizbullah ile uzun süredir devam eden ittifakın desteğiyle bu makama gelmesi, Lübnan devleti içinde 8 Mart–İran–Suriye ekseninin kurumsal olarak konsolide edilmesi anlamına geliyordu. Suudi Arabistan, Saad Hariri’nin yeniden başbakanlığa dönmesini sağlayan siyasi uzlaşmanın bir parçası olarak Mişel Avn’ın cumhurbaşkanlığını pragmatik bir zorunluluk olarak kabul etmiş olsa da bu sonucu göreli bir yenilgi şeklinde değerlendirdi. Mişel Avn’ın seçilmesi iki yılı aşkın süredir devam eden cumhurbaşkanlığı boşluğunu sona erdirmiş olsa da Hizbullah’ın en üst düzey Hristiyan makamındaki etkisini kurumsallaştırarak Suudi Arabistan’ın Beyrut’ta İran’ın genişleyen nüfuzuna dair kaygılarını daha da artırdı.

Mişel Avn’ın başkanlığı boyunca Hizbullah– Özgür Yurtsever Hareketi ortaklığının güçlenmesi, Suudi Arabistan ile Lübnan arasındaki ilişkilerin giderek kötüleşmesine yol açtı. Avn, Hizbullah’ın askerî rolünü, Suriye’deki varlığını ve Tahran ile kurduğu bölgesel ittifakı sistematik biçimde görmezden geldi. Riyad’ın perspektifinden bu durum, Lübnan cumhurbaşkanlığının İran’ın stratejik çizgisine girdiğinin açık bir göstergesi olarak değerlendirildi. Bu süreçte Suudi Arabistan’ın Lübnan devlet kurumlarına duyduğu güven giderek azaldı; zira bu kurumların Hizbullah’ın artan etkisi altında kaldığı ve artık anlamlı bir denge-denetleme mekanizması üretemediği yönündeki algı güçlendi.

İlişkiler, Kasım 2017’de Başbakan Saad Hariri’nin istifasını açıklaması ve İran ile Hizbullah’ı Lübnan’ı istikrarsızlaştırmakla suçlamasıyla dramatik bir şekilde gerildi. Mişel Avn’ın, Hariri’nin Suudi Arabistan’da alıkonulduğuna ve bunun Lübnan’ın egemenliğinin açık bir ihlali olduğuna yönelik ifadeleri ise krizi daha da derinleştirdi. Bu durum, Taif sonrası dönemde Lübnan cumhurbaşkanlığı ile Suudi liderliği arasında eşi görülmemiş ölçekte ve kamuoyu önünde yaşanan bir çatışma niteliği taşıyordu. Söz konusu olay, Suudi Arabistan’ın Lübnan’daki itibarını önemli ölçüde zedelerken, Mişel Avn’ın iç politikada ulusal egemenliğin savunucusu olarak konumunu güçlendirdi. Suudi Arabistan açısından ise bu kriz, Saad Hariri’nin siyasi kapasitesinin sınırlarını ve Hizbullah’ın Lübnan siyasetindeki yerleşikliğini açık biçimde ortaya koyarak Riyad’ın Lübnan stratejisini yeniden değerlendirmesine yol açtı.

2019’dan itibaren Lübnan’ın ekonomik krizi derinleştikçe Suudi Arabistan, ülkeyle ilişkilerini giderek daha mesafeli bir şekilde yürütmeye başladı. Riyad, Lübnan hükümetinin büyük ölçüde Hizbullah’ın etkisi altında olduğuna ve Mişel Avn’ın bu grupla kurduğu siyasi ittifakın ciddi kısıtlamalar yarattığına inanıyordu; bu nedenle böyle bir hükümetle mali iş birliği geliştirmek istemedi. Avn’ın görev süresi boyunca Suudi Arabistan, Lübnan’a yönelik ekonomik ve siyasi desteğin büyük bölümünü durdurdu, Körfez ülkelerinden Lübnan’a yönelik turizmi azaltacak adımlar attı ve diplomatik angajmanını belirgin şekilde sınırladı.

Enformasyon Bakanı George Kardahi’nin Suudi Arabistan’ın Yemen politikasını eleştirmesiyle tetiklenen 2021 diplomatik krizi ise iki ülke arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdi. Mişel Avn, Hizbullah’ın direnci ve iktidar koalisyonu içindeki iç bölünmeler nedeniyle krizi etkili bir şekilde yönetemedi ve Kardahi’yi zamanında istifaya zorlayamadı. Riyad ise büyükelçisini geri çağırarak, Lübnan’ın büyükelçisini sınır dışı ederek ve Lübnan’dan yapılan ithalata kısıtlamalar getirerek karşılık verdi. Suudi Arabistan için bu olay, Lübnan devlet kurumlarının artık bağımsız karar alma kapasitesine sahip olmadığını ve Hizbullah’ın hükümetin dış politika yönelimine fiilen yön verdiğini teyit eden bir dönüm noktası niteliğindeydi. Bu kriz, Mişel Avn’ın başkanlığı döneminde Suudi Arabistan’ın Lübnan’a duyduğu güvenin tamamen tükendiğinin de açık bir göstergesi oldu.

Joseph Avn Döneminde Normalleşme: Suudi Arabistan-Lübnan İlişkilerinde Yeni Bir Aşama

Lübnan Ordu Komutanı General Joseph Avn’ın Lübnan Cumhurbaşkanı seçilmesi, Suudi Arabistan–Lübnan ilişkilerinde belirleyici bir dönüm noktası oluşturarak yıllardır süren derin ayrılığın ardından normalleşmeye giden ilk güvenilir yolu açtı. Riyad, Hizbullah’ın hâkimiyeti, İran’ın bölgesel hedefleri ve Lübnan’ın iç siyasi felci nedeniyle neredeyse on yıl boyunca Beyrut’tan uzak durmuştu. Ancak Joseph Avn’ın yükselişi, değişen bölgesel dinamiklerle birleşince Suudi Arabistan’ın değerlendirmeye hazır olduğu yeni bir fırsat yarattı. Bu değişim, 23 Ocak 2025’te Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan’ın Beyrut’a yaptığı tarihi ziyaretle daha da belirginleşti. Bu ziyaret, on yılı aşkın bir süredir Lübnan’a gerçekleştirilen en üst düzey Suudi ziyareti oldu.

Bölgesel atmosfer, bu yeniden dengeleme sürecinin merkezinde yer almıştır. Son yıllarda İsrail–İran geriliminin tırmanması, ABD baskısının artması ve İran’ın birçok bölgesel alanda maliyetli biçimde angaje olması, Tahran’ın etkisinin belirgin şekilde gerilemesine yol açmıştır. Suudi Arabistan’ın uzun süredir İran’ın Lübnan’daki nüfuzunun temel dayanağı olarak gördüğü Hizbullah da İsrail’in devam eden operasyonları, azalan mali kaynaklar ve yoğunlaşan uluslararası denetim nedeniyle zayıflamıştır. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın 2024 yılında İsrail tarafından öldürülmesi örgütün komuta yapısını ve moralini daha da sarsarken; Esad rejiminin çöküşü, İran’ın Lübnan’a güç projeksiyonu kapasitesini ciddi biçimde sınırlamıştır. Tüm bu bölgesel değişimler, Trump yönetiminin ikinci dönemindeki daha sert İran karşıtı tutumla birleşerek Lübnan’daki İran eksenini kademeli olarak zayıflatmış ve Suudi Arabistan’ın yeniden müdahil olabilmesi için stratejik bir alan yaratmıştır.

Lübnan, tarihsel olarak İran ve Suudi Arabistan arasındaki jeopolitik rekabetin merkezi sahnelerinden biri olarak işlev görmüştür. Tahran, nüfuzunu Hizbullah’ın askerî ve siyasi kanatları üzerinden sürdürürken, Riyad’ın etkisi geleneksel olarak Sünni siyasi elitler (özellikle de Hariri ailesi) aracılığıyla yayılmıştır. Ancak İran’ın konumunun zayıflaması ve Lübnan’ın iç siyasal sisteminin çöküş noktasına gelmesiyle uzun süredir devam eden tıkanma kırılmaya başladı. Joseph Avn’ın seçilmesi, büyük ölçüde Hizbullah ve EMEL’in engellemeleriyle iki yıl boyunca süren cumhurbaşkanlığı boşluğunu sona erdirdi. Tercih ettikleri adayın çekilmesinin ardından Hizbullah ve EMEL’in Joseph Avn’a destek vermesi, örgütün etkisinin azaldığı; uluslararası toplumun ise Joseph Avn’ı giderek daha güçlü bir uzlaşma figürü olarak benimsediği yeni bir siyasi ortamı yansıtıyordu.

Joseph Avn’ın başkanlığının ABD, Fransa ve Suudi Arabistan tarafından uluslararası düzeyde desteklenmesi, Lübnan’da yeni bir siyasi düzenin habercisi olarak değerlendirildi. Riyad, Joseph Avn’ı tebrik eden ilk ülkeler arasında yer aldı; ayrıca yeni başkanın Suudi Arabistan’ı ilk resmî ziyaret durağı olarak seçme niyetini dile getirdiği ve Riyad’ın desteğinin önemini vurguladığı aktarıldı.

Göreve başladıktan kısa süre sonra Joseph Avn, reformist kimliğiyle tanınan ve Körfez ile Batılı aktörlerin çıkarlarıyla uyumlu bir isim olan Navaf Salam’ı başbakan adayı olarak gösterdi. Joseph Avn–Navaf Salam ikilisi, Hariri’nin siyasi projesinin çöküşünden bu yana Suudi Arabistan açısından en umut verici liderlik yapısını temsil ediyor. Bu yeni ikilinin yükselişi, Hizbullah’ın aşırı etkisi altında olduğu düşünülen hükümet modellerinden uzaklaşılıp, iç siyasal gruplar arasında denge kurabilen ve Arap devletleriyle ilişkileri yeniden inşa edebilen kurumlara doğru bir yönelimi işaret ediyor. Ayrıca kabine atamalarına da bakılacak olursa Lübnan’ın Körfez ve Suudi Arabistan ile normalleşme arzusu güttüğü söylenebilir.[8]

Joseph Avn’ın Lübnan devletinin silahlar üzerinde tekel sahibi olacağına dair verdiği taahhüt, Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılmasının kısa vadede zor görünse de Suudi Arabistan’ın uzun süredir dile getirdiği temel beklentiyi yansıtmaktadır.[9] Kısa vadede Avn’ın öncelikleri; güvenlik ortamını istikrara kavuşturmak, İsrail ile Hizbullah arasında sürdürülebilir bir ateşkes sağlamak ve özellikle Hizbullah’ın uzun süredir hâkim olduğu bölgelerde yeniden imar için uluslararası finansman temin etmektir. Bu alanlarda elde edilecek başarı, Körfez ülkelerinin Lübnan’a yönelik ekonomik desteğini yeniden canlandırmak açısından kritik önem taşımaktadır.

Son dönemdeki gelişmeler, Riyad’ın yeniden angajmanının yalnızca siyasi değil, aynı zamanda güvenlik ve ekonomik koşullara sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermektedir. Lübnan’ın uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik attığı adımlar bu koşullardan biridir. Captagon üretimi ve kaçakçılığının Suudi Arabistan ile ilişkileri olumsuz etkilemesi üzerine Beyrut yönetimi, son aylarda yaklaşık 100 milyon Captagon hapının ele geçirildiği geniş çaplı operasyonlar yürütmüştür. Uyuşturucu baronu olarak bilinen Nouh Zaiter’in tutuklanması, Riyad nezdinde kritik bir sembolik adımdır. Bu operasyonlar, devlet otoritesini yeniden tesis etme çabasının ve Körfez ile ilişkileri onarma girişiminin somut göstergeleri olarak görülmektedir.

Bununla birlikte Suudi Arabistan’ın Lübnan’a tam anlamıyla normalleşmesi, yalnızca uyuşturucu şebekelerinin dağıtılmasıyla sınırlı değildir. Riyad’ın beklentileri; ülke çapında güvenliğin sağlanması, devletin silah tekeli konusunda ilerleme kaydedilmesi, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve IMF’nin talep ettiği yapısal reformların uygulanmasıdır. Joseph Avn yönetiminin bu alanlarda adım atma iradesi göstermesi Suudi ilgisini artırmış olsa da Lübnan’ın iç çekişmeleri, elit çıkarları ve ekonomik çöküş, reformların önünde ciddi engeller oluşturmaktadır.

Sonuç

Suudi Arabistan–Lübnan ilişkileri, tarihsel yakınlığa rağmen bölgesel rekabet, iç siyasi kırılganlık ve dış müdahaleler nedeniyle inişli çıkışlı bir seyir almıştır. Taif Anlaşması sonrası dönemde Riyad, Refik Hariri üzerinden Lübnan’ın yeniden inşasında belirleyici bir rol üstlenmiş; ancak Hariri’nin suikastı ve Hizbullah’ın güçlenmesi Suudi etkisini ciddi biçimde sınırlamıştır. 2010’lardan itibaren Hariri ailesinin zayıflaması ve Lübnan kurumlarının Hizbullah’ın gölgesinde kalması, Riyad’ı ülkeden uzaklaşmaya itmiştir. Mişel Avn dönemindeki krizler, özellikle 2017 istifa ve 2021 Kardahi olayları, Suudi Arabistan’ın Lübnan devletine duyduğu güveni neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Buna karşın General Joseph Avn’ın seçilmesi ve değişen bölgesel dengeler, Suudi Arabistan’ın temkinli bir normalleşmeye yönelmesini mümkün kılmıştır.

Dipnotlar:

[1] Talha İsmail Duman, “Dış Aktörlerin Rekabetinin Gölgesinde Lübnan: Saad Hariri’nin İstifa Süreci,” Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 5, no. 1 (2018): 139-60, https://doi.org/10.26513/tocd.419671.

[2] Katharine Sorensen, “Lebanon Reborn? How Saudi  Reengagement Can Restore  Lebanese Sovereignty and  Purge Hezbollah,” A Hoover Institution, Policy Brief, no. 2501 (June, 2025), https://www.hoover.org/sites/default/files/research/docs/Sorensen_LebanonReborn_web-250602.pdf.

[3] Kelly Alicia Stedem, “Syria and Saudi Arabia in Post-Ta’if Lebanon,” (Yüksek Lisans Tezi, The University of Texas at Austin, 2011), https://repositories.lib.utexas.edu/server/api/core/bitstreams/93450e54-5314-42fe-962a-1428da9d4de0/content.

[4] Mohanad Hage Ali, “Power Points Defining the Syria-Hezbollah Relationship,” Carnegeie Middle East Center, March, 2019, https://carnegie-production-assets.s3.amazonaws.com/static/files/Hage_Ali_Hezbollah_final1.pdf.

[5] Hannes Baumann, “The Ascent of Rafiq Hariri and Sunni Philanthropy,” Leaders et Partisans au Liban içinde, Franck Mermier ve Sabrina Mervin (Karthala, 2012), https://doi.org/10.3917/kart.mermi.2012.01.0081.

[6] Frederic Wehrey vd., “Contention on the Periphery: Saudi-Iranian Relations and the Conflicts in Lebanon and Palestine,” Saudi-Iranian Relations Since the Fall of Saddam: Rivalry, Cooperation, and Implications for U.S. Policy içinde, 1. Baskı (RAND Corporation, 2009), 77-92, https://www.jstor.org/stable/pdf/10.7249/mg840srf.10.pdf?refreqid=fastly-default%3A053d784e62267ab55245163832e8ec4f&ab_segments=&initiator=&acceptTC=1

[7] Wehrey vd., “Contention on the Periphery.”

[8] Tuba Yıldız, “Yeni Lübnan Kabinesini Bölgesel Güçler Üzerinden Okumak,” Kriter Dergi 9, no. 99 (2025), https://kriterdergi.com/dis-politika/yeni-lubnan-kabinesini-bolgesel-gucler-uzerinden-okumak.

[9] Tuba Yıldız, “Lübnan’da Yeni Bir Dönem: Hizbullah’ın Silahsızlandırılması,” Kriter Dergi 10, no. 104 (2025), https://kriterdergi.com/dis-politika/lubnanda-yeni-bir-donem-hizbullahin-silahsizlandirilmasi; “Lebanon’s President Joseph Aoun Vows State Monopoly on All Arms,” The New Arab, January 9, 2025, https://www.newarab.com/news/lebanons-president-joseph-aoun-vows-state-monopoly-all-arms.

Hamdullah Baycar
Hamdullah Baycar
Hamdullah Baycar, Karadeniz Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Doktor Öğretim Üyesidir. Lisansını Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde, yüksek lisansını Harvard Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Merkezi’nde, doktorasını Exeter Üniversitesi Institute of Arab and Islamic Studies’te tamamlamıştır. Akademik çalışmaları Körfez siyaseti, milliyetçilik, devlet-toplum ilişkileri, din ve siyaset ile Orta Doğu ve Körfez ülkelerinin dış politikalarına odaklanmaktadır. Insight Turkey dergisinde Review Editor olup 2023 yılında Middle East Policy Council’ın “40 Under 40” listesine seçilmiştir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img