back to top
13 Mayıs, 2026, Çarşamba

Lübnan İsrail’e Ne Kadar Dayanabilir? Sınırlar ve Kırılma Noktaları

YayınlarLübnan İsrail’e Ne Kadar Dayanabilir? Sınırlar ve Kırılma Noktaları

Lübnan İsrail’e Ne Kadar Dayanabilir? Sınırlar ve Kırılma Noktaları

1982 ve 2006 yıllarında gerçekleşen İsrail işgallerinin ardından, 3 Mart 2026 sabahıyla birlikte İsrail, Hizbullah ile yeniden doğrudan bir çatışma sürecine girerken, Lübnan da halihazırdaki bölgesel savaşın yeni parçası oldu. Mevcut gerilimi önceki işgal süreçlerinden ayıran temel faktör ise İsrail’in eş zamanlı olarak İran savaşını yürütmesine rağmen Lübnan’da kritik bölgelerde operasyonlarını sürdürebilmesi ve görece ilerleme kaydedebilmesi, ek olarak da demografik yapıyı dönüştürmeyi hedeflediği “tahliye” hamlelerinde bulunması oldu. Bu bağlamda ortaya çıkan sorgulamalardan biri, çatışmanın merkezine yerleşen Lübnan’ın, İsrail’in uzun vadeli stratejik hedeflerine karşı ne kadar ve nasıl bir direnç gösterebileceğidir. Eşlik eden alt tartışmalar ise İsrail’in stratejik alanların kontrolünü sağlama, altyapı sistematik biçimde tahrip etme ve mezhepsel dengelerle oynamasına yönelik müdahaleler karşısında ortaya çıkan kırılganlık etrafında şekillenmektedir.

Kilit Bölgelerde Savaş ve “İzolasyon” Projesi

Bu aşamada ilk olarak İsrail’in 3 Mart sabahından itibaren güney Lübnan’a yönelik kara operasyonunda belirlediği kritik hedefler ile operasyonun kapsamına odaklanmak gerekmektedir. İsrail Ordusu’na ait birlikler Litani Nehri’nin güneyini işgal hedefi doğrultusunda güney sınır hattında yer alan Nakura’dan ve 18 Şubat 2025’ten itibaren kontrol altında tuttukları Lebbune hattından giriş yaparak Hizbullah unsurlarıyla doğrudan çatışmaya girmiştir. Aynı gün içerisinde nehrin güneyinde bulunan tüm yerleşim birimlerine yönelik tahliye emrinin verilmesi, operasyonun yalnızca askeri hedeflerle sınırlı olmadığını ortaya koymaktadır.

Nitekim İsrail güçleri, Hizbullah’a ait olduğu iddia edilen hedeflerin ötesine geçerek sivil yerleşimleri, tarım arazilerini ve geçitleri hedef almış, bölgedeki sivil nüfusun geri dönüşünü imkansızlaştırmayı amaçlayan plan doğrultusunda ilerlemeye başlamıştır. 11 Mart’tan itibaren ise Hizbullah ve İran’ın koordineli biçimde İsrail hedeflerine yönelik saldırılarını artırması, kara savaşının yoğunluğunu yeni bir aşamaya taşımış, İsrail, Hıyam, Taybeh, Şeb’a ve Marun Ra’s gibi stratejik açıdan en kritik bölgelerde operasyonel baskıyı artırmıştır.

Bu bağlamda özellikle Hıyam, hem 1982 hem de 2006 savaşlarında yoğun saldırılara maruz kalmış olması bakımından dikkat çekmektedir. Bölge, Hizbullah’ın operasyonel merkezlerinden biri olmakla beraber Litani’ye ve Mavi Hatta yakın konumu nedeniyle de İsrail açısından stratejik öneme sahiptir. Ayrıca İsrail açısından Hıyam gibi savunma hattının olduğu bir bölgedeki direncin kırılmasıyla kuzeye doğru ilerlemenin önünün açılması kolaylaşacaktır.

Bunun yanı sıra Hıyam’ın Bekaa Vadisi’ne ve güneyde Merciyyun hattına açılan kavşak üzerinde bulunması, lojistik ve ikmal hatları açısından kritik rolünü öne çıkarmaktadır. Dolayısıyla Lübnan’ın güneyinde ve doğusunda yaşanan çatışmaların Hizbullah aleyhine sonuçlanması durumunda örgüt yalnızca önemli bir karargahını kaybetmekle kalmayacak, daha kritik olarak Litani Nehri’nin güneyinin boşaltılmasına yönelik İsrail planı önemli ölçüde hız kazanacaktır.

Diğer taraftan Litani Nehri’nin güneyinde yaşayan yaklaşık 300 bin Lübnanlının bölgeyi tamamen terk etmemiş olması, İsrail’in nehrin kuzeyindeki yerleşim alanları ile güneyde kalan nüfus arasındaki fiziksel bağlantıyı koparmak amacıyla köprüler ve geçiş hatlarını hedef almasına yol açmaktadır.  Hizbullah’ın silah ve asker transferinde bu güzergahları kullandığı gerekçesiyle yoğun bombardımana maruz kalan Kasımiyye ve Dellafe gibi ana köprülerin imha edilmesi Litani’nin güneyinin fiilen izole edilmesi ihtimalini doğurmaktadır. Ortaya çıkan tablo ise güneyde kalan Lübnanlıların alternatif ulaşım ve tedarik hatlarına erişememesi halinde temel ihtiyaç maddelerine ulaşımlarının kesintiye uğrayacağını göstermektedir. Bu durum bölgenin sivil yaşam alanlarını da kapsayan izolasyonuna, bir diğer ifadeyle “Gazzeleşme” sürecinin başlamasına işaret etmektedir.

Mezhepsel Gerilim Planına Karşı Toplumsal Dayanıklılık

Mart 2026 savaşının dikkat çeken boyutlarından bir diğeri de mezhepsel gerilimlerin tırmandırılmasına yönelik hamleler olmaktadır. Nitekim 23 Eylül 2024’te İsrail’in güney Lübnan’a başlattığı saldırılar sonrasında da benzer şekilde bir milyondan fazla kişi yerinden edilmiş, ancak bu süreçte mezhepçi fay hatlarının bir propaganda aracı olarak kullanılmadığı görülmüştür. Buna karşın Mart 2026 itibarıyla yürütülen operasyonlarda, nokta atışı saldırılar ve tahliye emirleri üzerinden özellikle Hristiyanlar ile Şiiler arasındaki toplumsal tansiyonun artırılmasına zemin hazırlayan bir dinamik ortaya çıkmıştır.

Bununla birlikte, İsrail’in İran örneğinde gözlemlendiği üzere toplumsal çatışma veya iç isyan çıkarmaya dair girişimlerinin Lübnan’da da şu ana kadar başarısız olduğu görülmektedir. Zira Lübnan siyasetinin iç savaş ihtimaline yönelik tutumu, mezhepsel kırılmaları kısmen engelleyen bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, 23 Mart’ta Hazmiyye’de gerçekleşen saldırının ardından belediye başkanı Jean Asmar’ın yaptığı açıklama dikkat çekicidir. Asmar, olayın güvenlik önlemlerinin artırılmasını gerektiren yeni bir durum yarattığını belirtmekle birlikte yerinden edilen kişilerin “bölgenin insanları” olduğunu vurgulamış, bu kişilerin İsrail saldırılarının sorumlusu olarak görülemeyeceğini ve bölgeden dışlanmayacaklarını ifade etmiştir.

Benzer bir tutum, Hristiyan nüfusun yoğunlaştığı Beyrut’un doğusundaki Karantina bölgesinde de gözlemlenmiştir. Göçmenler için yardım merkezleri kurulmasına yönelik alınan resmi karar sonrasında ortaya çıkan itirazların dikkate alınmaması, yerel yönetimlerin mezhepsel gerilimleri derinleştirmek yerine insani krizi yönetmeye öncelik verdiğini göstermektedir. Mezhep temelli tansiyonun yükselmesine yönelik yoğunlaşılan bir diğer bölge ise Dürzi nüfusun bulunduğu Şuf bölgesidir. Dürziler göç eden Lübnanlılarla kayda değer bir güvenlik krizi yaşamamış, dahası çatışmacı söylemlere karşı açık bir mesafe koyduklarını ifade ederek, öncelikli kaygının Lübnan’ın birliğinin korunması olduğunu vurgulamışlardır. Dürzi lider Velid Canbolat da yaptığı açıklamalarda, İsrail’in yönlendirmelerine göre hareket etmeyeceklerini açıkça belirtmiştir. Bu anlamda iç çatışmaya dair müdahalelere rağmen, Lübnan’daki siyasi aktörlerin ülkenin iç savaşa sürüklenmemesi adına gösterdikleri çaba kayda değer işaretler sunmaktadır.

Siyasi Meşruiyeti Kaybetmeye Karşı Dayanıklılık

Henüz bir yıllık bir geçmişe sahip olan Lübnan hükümeti ülkenin yeniden savaş alanına dönüşmesiyle birlikte, Hizbullah ile diplomatik gerilimi başlatarak örgütün askeri faaliyetlerini yasakladığını ilan etmiştir. Bu doğrultuda hükümet, eş zamanlı olarak ABD nezdinde diplomatik girişimlerini yoğunlaştırmış, İsrail ile müzakere kanallarını zorlamış ve İran büyükelçisinin “istenmeyen adam” olarak ilan edilmesi gibi Tahran’ın Lübnan’daki diplomatik varlığına yönelik adımlar atmıştır. Bu doğrultuda hükümetin iki temel stratejik kazanım hedeflediği anlaşılmaktadır. İlk olarak, sahada doğrudan çatışmayı tercih etmediği – ya da edemediği- Hizbullah’ın siyasal meşruiyetini aşındırmak ve toplumsal temsil kabiliyetini sınırlamak amaçlanmaktadır. İkinci olarak ise hükümet, kendi siyasal ömrünü uzatmayı ve bu süreçte İsrail ile olası bir müzakere zeminini güçlendirmeyi hedeflemektedir.

İsrail açısından ise Hizbullah’ın Lübnan hükümeti tarafından tasfiye edilebileceği düşüncesi giderek zayıflamaktadır. Nitekim 2023’ten itibaren Hizbullah’ı zayıflatmaya yönelik yoğun saldırıların dahi beklenen sonucu üretmemesi, İsrail’in kendisinin dahi tam anlamıyla etkisizleştiremediği bir aktörün Lübnan devleti tarafından ortadan kaldırılmasının gerçekçi olmadığı yönünde bir kanaatin oluşmasına yol açmıştır. Bu durum, uzun vadede İsrail’in Lübnan hükümetini daha fazla baskı yoluyla şekillendirme, daha da ötesi hükümetin düşürülmesi yoluyla değiştirme ihtimallerini gündeme getirmektedir.

Lübnan devletini savaş süresince ve sonrasında en fazla yıpratacak unsurların başında yalnızca Hizbullah’la mücadele veya İsrail’le müzakere krizi değil, sivil altyapıya yönelik saldırılar sonrası ülkenin yeniden inşa sorunuyla karşı karşıya kalacak olması da gelmektedir. Lübnan’ın savaş sonrasında altyapıyı yeniden inşa etmeye yönelik bütüncül bir stratejiden yoksun olması krizin derinleşmesinde belirleyici faktör olarak öne çıkmaktadır.

2006 savaşında İsrail’in Beyrut Havalimanı dahil olmak üzere 80’den fazla köprüyü hedef almasının ardından ülkenin, altyapı onarımı için ihtiyaç duyduğu yaklaşık 3,5 milyar dolarlık finansal desteği elde edememesi, inşa sürecinin yavaş ilerlemesine yol açmıştır. Benzer şekilde, Birleşmiş Milletler raporlarına göre, 2023 sonrası dönemde de İsrail saldırılarının yol açtığı altyapı tahribatı, yeni bir finansman ihtiyacını beraberinde getirmiş olsa da mevcut ekonomik kriz ile siyasi kırılganlık, mali desteğe olan ihtiyacın karşılanmasını zorlaştırmaktadır. Lübnan hükümetinin bu çıkmaz karşısındaki politik seçeneklerinin son derece sınırlı olduğu bilinmektedir. Mevcut koşullarda İsrail ile bir tür ateşkes ya da müzakere arayışı dışında bir B planının bulunmaması, hükümeti açmaza sürüklemektedir.

Mevcut tabloya bakıldığında Lübnan’ın İsrail’e ne kadar direneceği sorusu Hizbullah’ın askeri ve siyasi direnciyle ilintili olduğu kadar, diplomatik kanalların ne kadar süre kapalı kalacağıyla da bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Lübnan için esas belirleyici olacak olan süreç, savaşın sona ermesinden sonra başlayacaktır. Zira mevcut yıkımın ardından ortaya çıkacak olan yeniden yapılanmaya, ekonomik toparlanmaya ve siyasi krizlerin çözümüne yönelik girişimler, ayrıca toplumsal dengelerin nasıl şekilleneceğine dair hedefler, Lübnan’ın orta ve uzun vadeli istikrarını tayin edecek temel faktörler olacaktır.

Bu yazı, ilk olarak 25.03.2026 tarihinde Fokus Plus’ta yayımlanmıştır.

Tuba Yıldız
Tuba Yıldız
Dr. Tuba Yıldız, İstanbul Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Mezhepleri Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim üyesidir. 2011 yılında Ürdün Üniversitesi’nde dil eğitimi aldı. 2012'de İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans derecesi; 2018'de de aynı ana bilim dalında “Cebel-i Lübnan’da Osmanlı Devleti’nin Mezhep Politikaları ve Hukuki Uygulamalar (1839-1914)” başlıklı teziyle doktor unvanı elde etti. Doktora eğitimi sırasında Beyrut Amerikan Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. Geleneğin Hukuku Osmanlının Adaleti: Dürzîler ve Mârûnîler ile Beyrut isimli kitapları bulunan Yıldız, kimlik-siyaset ilişkileri bağlamında Lübnan’daki mezhepsel gruplar üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img