Giriş
İsrail ile Yunanistan arasındaki ilişkiler, modern diplomasi tarihinde dikkat çekici bir dönüşümün örneğini sunmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrasından 21. yüzyılın ilk on yılına kadar uzanan dönemde iki Akdeniz ülkesi ideolojik farklılıklar, tarihsel deneyimler ve farklı bölgesel yönelimler nedeniyle sınırlı ve mesafeli bir ilişki çerçevesinde konumlanmıştır. Yunanistan’ın Arap dünyasıyla geliştirdiği geleneksel diplomatik bağlar ile İsrail’in Arap olmayan bölge aktörleriyle geliştirdiği “çevresel ittifak” stratejisi[1], Atina ile Tel Aviv arasında yapısal bir mesafe yaratmış; taraflar uzun süre birbirlerini bölgesel öncelikler açısından ikincil konumda değerlendirmiştir. Bu nedenle ilişkiler Soğuk Savaş boyunca düşük yoğunluklu ve ihtiyatlı bir diplomatik zeminde seyretmiştir.
Buna karşılık 2010’lu yılların başında ivme kazanan yakınlaşma süreci, iki ülke arasındaki ilişkilerde niteliksel bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu dönüşüm sadece Türkiye ile yaşanan diplomatik gerilimler ya da “Mavi Marmara” hadisesi sonrasında ortaya çıkan kısa vadeli tepkilerle açıklanamaz. Enerji güvenliği arayışları, savunma sanayii alanındaki kurumsal entegrasyon, Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon rezervleri ve bölgesel güç dağılımındaki değişimler İsrail ile Yunanistan’ı daha kapsamlı ve uzun vadeli bir stratejik iş birliğine yöneltmiştir. 2026 yılı itibarıyla bu yakınlaşma geçici bir konjonktürel ortaklık olmaktan çıkarak kurumsallaşmış ve çok katmanlı bir stratejik çerçeveye dönüşmüştür.
Atina açısından İsrail, özellikle 2010’lu yıllarda derinleşen ekonomik kriz döneminde ve Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin önemli bir denge unsuru ve ileri askeri teknoloji sağlayıcısı olarak öne çıkmıştır. Tel Aviv açısından ise Yunanistan, Avrupa Birliği (AB) içerisindeki konumu sayesinde diplomatik erişim imkânı sunan ve İsrail’in stratejik derinliğini Avrupa yönünde genişleten bir ortak niteliği kazanmıştır.
Günümüzde iki ülke arasındaki iş birliği, savunma planlaması, enerji altyapılarının entegrasyonu, deniz altı elektrik ve veri bağlantıları ile küresel ticaret güzergâhlarının güvenliği gibi alanlara yayılmış durumdadır. Böylece geçmişte karşılıklı mesafeyle tanımlanan ilişki, Doğu Akdeniz’de güç dengesini etkileyen kurumsallaşmış bir stratejik ortaklık düzeyine ulaşmıştır.
Jeopolitik Mesafeden Zorunlu Tanımaya
İsrail ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin başlangıç evresi, “paradoksal bir donukluk” olarak nitelendirilir. II. Dünya Savaşı sonrası şekillenen yeni dünya düzeninde her iki ülke de Batı Bloğu ve NATO şemsiyesi altında yer almalarına rağmen, ikili münasebetler neredeyse yarım asır boyunca diplomatik bir tıkanıklığa mahkûm kalmıştır. Yunanistan, 1947 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki Filistin Paylaşım Planı oylamasında “hayır” oyu kullanan tek Avrupalı Hristiyan çoğunluklu ülke olarak İsrail Devleti’nin meşruiyetine dair ilk büyük çekinceyi koyan aktör olmuştur.
Harita 1: BM 1947 Bölme Planı | Center for Israel Education
Yunanistan dış politikasının bu dönemdeki temel belirleyicisi ideolojik bir Siyonizm karşıtlığından kaynaklanan bir tutumdan çok, rasyonel bir hayatta kalma ve azınlıkları koruma stratejisi çerçevesinde şekillenmiştir. Özellikle Mısır (İskenderiye) ve Levant bölgesinde yaşayan, ekonomik ve kültürel açıdan oldukça güçlü olan Rum diasporasının güvenliği, Atina için en öncelikli konulardan biriydi. Yunanistan diplomatik eliti, İsrail’in tanınmasının Arap milliyetçiliği tarafından bu topluluklara yönelik bir misilleme aracı olarak kullanılmasından endişe etmiştir.
Ayrıca, Kıbrıs meselesinin uluslararasılaşmaya başladığı 1950’li yıllardan itibaren Yunanistan, BM Genel Kurulu’nda Türkiye’ye karşı ihtiyaç duyduğu “Arap blok oylarını” kaybetmemek adına İsrail ile arasına mesafe koymuştur. Bu durum, Yunanistan’ın İsrail’i ancak 1952 yılında (doğrudan ABD baskısı ve NATO üyeliği sürecinin bir gereği olarak) de facto (fiili olarak) tanımasına yol açmıştır.
1960’lı yıllardan 1980’li yılların sonuna kadar geçen süreçte ilişkileri düşük yoğunluklu bir diplomatik statükoya hapsolmuştur. Özellikle 1980’li yıllarda Andreas Papandreu liderliğindeki PASOK (Panhelenik Sosyalist Hareket) hükümeti altında, Yunanistan’ın İsrail politikası en mesafeli dönemini yaşamıştır. Papandreu, Üçüncü Dünyacı ve anti-emperyalist bir söylem benimseyerek, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Yaser Arafat ile Avrupa sathındaki en yakın siyasi bağı kurmuştur. Yunanistan bu dönemde İsrail’i bölgedeki “Batı emperyalizminin bir ileri karakolu” olarak kodlamış ve 1982 Lübnan Savaşı sonrası eleştirilerini sert tonlarda dile getirmiştir.
İsrail ise bu mesafeli tutuma Yunanistan’ın bölgesel rakibi olan Türkiye ile stratejik bağlarını derinleştirerek yanıt vermiştir. 1958 yılında temelleri atılan ve 1990’lı yıllarda zirveye ulaşan “çevresel ittifak” stratejisi çerçevesinde İsrail, Türkiye ile askeri ve istihbarat alanında kurduğu yakın iş birliği sayesinde Atina’yı stratejik bir yalnızlığa itmiştir.
Mevzubahis denge, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve 1990 yılında Konstantinos Mitsotakis hükümetinin (mevcut Başbakan Kiryakos Mitsotakis’in babası) İsrail’i de jure (resmî) olarak tanımasıyla kırılmıştır. 38 yıllık gecikme Yunanistan’ı, İsrail’i tam olarak tanıyan son Avrupa Topluluğu üyesi yapmış ve ilişkilerin ancak 21. yüzyılda ulaşacağı stratejik olgunluk için sancılı bir hazırlık safhası oluşturmuştur.
Mavi Marmara Krizi Sonrası İsrail-Yunanistan Yakınlaşması
İsrail-Yunanistan ilişkilerinde belirleyici kırılma, 2010 yılında bölgesel ittifak mimarisini yeniden şekillendiren yapısal gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu süreç, ikili temasların diplomatik normalleşme sınırlarını aşarak Doğu Akdeniz’de askeri ve siyasi boyutları bulunan daha kurumsal bir stratejik eksene evrilmesine zemin hazırlamıştır.
Dönüşümün temel tetikleyicisi, Mayıs 2010’da yaşanan “Mavi Marmara” olayı ve akabinde Türkiye-İsrail ilişkilerinde meydana gelen derin stratejik kopuştur. Ankara ile uzun yıllara dayanan savunma ve istihbarat iş birliğinin sona ermesi, İsrail’i bölgesel güvenlik mimarisini yeniden kurgulamaya ve alternatif, güvenilir ortaklıklar geliştirmeye yöneltmiştir.
İsrail’in yeniden konumlanmasının Atina’daki yansıması, Yunanistan’ın derin bir ekonomik krizle mücadele ettiği ve artan jeopolitik izolasyon riskine karşı yeni dengeleyici ortaklık arayışlarını hızlandırdığı bir döneme rastlamıştır. 2010 yılında dönemin Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında gerçekleşen karşılıklı ziyaretler, uzun yıllar boyunca ilişkileri sınırlayan ideolojik ve siyasi mesafeyi aşındırarak yeni bir stratejik çerçevenin temelini atmıştır. Söz konusu temaslar, ikili ilişkileri konjonktürel bir tepki siyasetinin ötesine taşıyarak kurumsallaşmaya açık ve uzun vadeli bir iş birliği zeminine oturtmuştur.
Fotoğraf 1: Yunanistan Başbakanı George Papandreou’nun İsrail’e yaptığı ilk resmi ziyaret ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu | Government of Israel
Takip eden süreçte stratejik yakınlaşmanın en görünür boyutu savunma ve güvenlik alanında ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin, hava sahasını İsrail askeri uçuşlarına kapatmasının ardından Yunanistan, İsrail Hava Kuvvetleri için alternatif bir eğitim ve operasyonel derinlik alanı sağlamıştır. Bu durum askeri iş birliğini pratik ve doktriner düzeyde hızla yoğunlaştırmıştır. Yunanistan’ın coğrafi yapısı ve hava sahasının sağladığı imkânlar, İsrail’in uzun menzilli operasyon senaryolarına yönelik eğitim kapasitesini artırmıştır. Karşılığında Atina, İsrail’in ileri teknolojiye dayalı savunma sistemlerine erişim imkânı elde etmiştir. Böylece askeri iş birliği, salt tatbikat düzeyinde kalan bir temas olmaktan çıkarak karşılıklı kapasite inşasına dayalı yapısal bir ortaklık niteliği kazanmıştır.
2012 yılında imzalanan Savunma İş birliği Anlaşması, bu yakınlaşmayı kurumsal bir çerçeveye oturtmuş ve savunma sanayii, istihbarat paylaşımı, siber güvenlik gibi alanlarda iş birliğini derinleştirmiştir. İsrail menşeli platform ve teknolojilerin Yunan savunma mimarisine entegrasyonu Atina’nın caydırıcılık kapasitesini niteliksel olarak artırırken, iki ülke silahlı kuvvetleri arasında doktriner uyum ve birlikte çalışabilirlik düzeyini de yükseltmiştir. Bu durum, Doğu Akdeniz’de askeri güç dağılımını etkileyen önemli bir parametre hâline gelmiştir.
Enerji jeopolitiği ise İsrail-Yunanistan hattında şekillenen güvenlik temelli yakınlaşmayı daha derin ve yapısal bir zemine taşıyan başlıca unsur olmuştur. Doğu Akdeniz’de özellikle “Leviathan” ve “Aphrodite” sahalarında keşfedilen doğalgaz rezervleri, enerji arz güvenliği ile jeostratejik konumlanma arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamış; İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında üçlü bir koordinasyon mekanizmasının oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede ortaya çıkan “enerji üçgeni,” deniz yetki alanları ve ulaştırma hatları bağlamında siyasi bir eşgüdüm platformu niteliği kazanmıştır.
Harita 2: Afrodit, Calypso, Zohr ve Leviathan Sahaları (Doğu Akdeniz) | Stratejik Ortak
2013 yılında imzalanan Üçlü Enerji Memorandumu (MoU)[2], bölge gazının Avrupa pazarına taşınmasını hedefleyen EastMed boru hattı projesini ortak stratejik vizyonun merkezine yerleştirmiştir. Her ne kadar projenin teknik uygulanabilirliği ve mali sürdürülebilirliği konusunda tartışmalar sürse de EastMed girişimi sembolik ve jeopolitik anlamda güçlü bir konumlanma aracı işlevi görmüştür. Bu proje, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı tartışmaları ve Türkiye’nin enerji merkezli jeostratejik hamleleri karşısında Atina ile Tel Aviv arasında siyasi uyumu pekiştiren bir çerçeve sunmuştur. Enerji altyapılarının güvenliği meselesi ise doğal olarak deniz kuvvetleri arasındaki koordinasyonu artırmış, ortak devriye faaliyetleri ve çok uluslu tatbikatlar yoluyla askeri iş birliği enerji güvenliği boyutuyla daha görünür hâle gelmiştir.
Harita 3: EastMed Boru Hatta Projesi Güzergahı | BBC Türkçe
Stratejik yakınlaşmanın kurumsal sürekliliği, istihbarat paylaşımı ve çok taraflı diplomatik platformlar aracılığıyla da güçlendirilmiştir. Doğu Akdeniz Gaz Forumu gibi yapılar, enerji temelli iş birliğini bölgesel bir yönetişim çerçevesine oturtarak taraflar arasında düzenli istişare ve koordinasyon imkânı sağlamıştır. 2016 yılı itibarıyla başlatılan üçlü zirveler mekanizması ise liderler düzeyinde periyodik ve kurumsallaşmış temas kanalları oluşturarak ilişkilerin kişisel diplomasiye bağımlılığını azaltmıştır.
Dengeleme Stratejisinin Derinleşmesi
2020’li yılların ortalarına gelindiğinde İsrail-Yunanistan ilişkileri, her ne kadar kendi iç dinamiklerini ve kurumsal mekanizmalarını geliştirmiş olsa da özündeki “Türkiye’yi dengeleme” karakterini korumaya devam etmektedir.
Harita 4: Türkiye-Libya Deniz Sınırı Haritası | Anadolu Ajansı
Söz konusu ortaklık, Ankara’nın Mavi Vatan doktrinine ve özellikle Libya ile imzalanan deniz sınırı anlaşması gibi hamlelerine karşı jeopolitik bir set oluşturma amacı gütmektedir. Atina ve Tel Aviv için bu ittifak, Türkiye’nin bölgesel izolasyonunu sürdürmek ve Ankara’nın enerji oyunundaki dışlayıcı pozisyonuna karşı bir “karşı blok” yaratmak adına hayati önemdedir.
Fotoğraf 2: İsrail Devleti Başbakanı Benjamin Netanyahu, Yunanistan Cumhuriyeti Başbakanı Kyriakos Mitsotakis ve Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides, 10. Üçlü Zirve | GKRY Hükümeti Resmî Web Sitesi
Aralık 2025’te Tel Aviv’de düzenlenen 10. Üçlü Zirve, Türkiye merkezli dengeleme stratejisinin küresel boyuta taşındığı bir platform olmuştur. Zirvenin ana gündeminde yer alan IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru), ticari bağlantıları yeniden yapılandırma hedefinin yanı sıra Türkiye’nin geleneksel transit geçiş konumunu devre dışı bırakma potansiyeli barındıran jeopolitik bir araç olarak değerlendirilmektedir. Projede İsrail’in Hayfa Limanı ve Yunanistan’ın Pire Limanı’nın merkezileştirilmesi, Ankara’nın “merkezî koridor” vizyonuna karşı doğrudan bir alternatif oluşturmaktadır. Bu durum, iki ülkeyi küresel ticaret yollarının paylaşımı noktasında da Türkiye’ye karşı bir rekabet eksenine yerleştirmiştir.
Harita 5: Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) | IMEC
Savunma alanındaki iş birliği, Türkiye’nin bölgedeki askeri üstünlüğüne karşı niteliksel bir denge kurma çabasıdır. Kalamata’da İsrail desteğiyle kurulan Uluslararası Uçuş Eğitim Merkezi, Yunan Hava Kuvvetleri’nin operasyonel kabiliyetini İsrail teknolojisiyle modernize ederek Ege ve Doğu Akdeniz’deki askeri dengeyi Atina lehine tahkim etmeyi amaçlamaktadır. 22 yıllık bir süreci kapsayan bu ortaklık, Yunanistan’ın savunma doktrinini İsrail’in savaş tecrübesiyle birleştirerek, Türkiye’nin bölgedeki askeri nüfuz alanını sınırlandırma hedefi taşımaktadır.
Enerji ve bağlantısallık projeleri de benzer bir dengeleme mantığıyla yürütülmektedir. “Great Sea Interconnector” ve “Blue-Raman fiber optik kablo projeleri”, Türkiye’nin coğrafi avantajını devre dışı bırakarak Avrupa ile Orta Doğu arasında alternatif altyapı kanalları oluşturmaktadır.
2026 yılı itibarıyla hız kazanan bu projeler, Türkiye’nin kıta sahası iddialarıyla çakışan rotalar izlemesi nedeniyle sık sık Ankara ile diplomatik ve askeri gerilimlere yol açmaktadır. Dolayısıyla İsrail-Yunanistan ortaklığı ne kadar derinleşirse derinleşsin, bu ilişkinin en temel itici gücü, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki revizyonist olarak gördükleri politikalarına karşı kolektif bir direnç ve caydırıcılık oluşturma çabasıdır.
Harita 6: Türkiye’nin Mavi Vatan Sınırları Haritası | Mavi Vatan
Sonuç
İsrail-Yunanistan ilişkilerinin tarihsel evrimi ve ulaştığı mevcut stratejik düzey, Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan çok katmanlı güç rekabetinin yapısal parametrelerini analiz etmek açısından bütüncül bir çerçeve sunmaktadır. İkili ilişkiler, diplomatik normalleşme sınırlarını aşarak savunma planlaması, ileri askeri teknoloji transferi, enerji altyapılarının entegrasyonu ve kritik bağlantısallık projeleri üzerinden kurumsallaşmış bir stratejik ortaklık niteliği kazanmıştır. Bu yönüyle söz konusu yakınlaşma, bölgesel güç dağılımındaki değişime verilen rasyonel bir stratejik uyum tepkisi olarak okunmalıdır.
Mevcut ortaklığın sürdürülebilirliği ise üç temel eksende şekillenmektedir: Birincisi, Doğu Akdeniz hidrokarbon rezervlerinin uzun vadeli ekonomik yapılabilirliği ve küresel enerji dönüşümünün hızlanması karşısında projelerin rekabet gücü; ikincisi, AB’nin enerji arz güvenliği politikalarının ve stratejik otonomi arayışının seyri; üçüncüsü ise bölgesel askeri kapasite dengesi ve caydırıcılık mimarisinin istikrar üretme kapasitesidir. Enerji projelerinin maliyet etkinliği deniz yetki alanlarına ilişkin hukuki ihtilaflar ve güvenlik riskleri dikkate alındığında, ekonomik rasyonalite ile jeopolitik motivasyon arasındaki denge belirleyici olacaktır. Aksi takdirde yüksek siyasi sembolizm içeren projelerin yapısal kırılganlık üretme ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Türkiye açısından değerlendirildiğinde İsrail-Yunanistan hattında kurumsallaşan bu stratejik yakınlaşma, Doğu Akdeniz’deki güç dağılımını doğrudan etkileyen bir değişken niteliğindedir. Bununla birlikte Türkiye’nin coğrafi konumu, askeri kapasitesi, deniz yetki alanlarına ilişkin tezleri ve enerji transit potansiyeli dikkate alındığında, bölgesel denklemin Ankara’yı sistematik biçimde dışlaması mümkün değildir. Doğu Akdeniz’de sürdürülebilir bir güvenlik ve enerji mimarisi, ancak rekabeti yönetilebilir kılan, uluslararası hukuk temelli ve çok taraflı katılımı esas alan bir çerçeveyle mümkün olabilir. Bu bağlamda dışlayıcı bloklaşmaların kısa vadeli dengeleme işlevi olsa da uzun vadede kapsayıcı ve dengeli bir düzen inşa etme kapasitesi sınırlı görünmektedir.
[1] İsrail’in ilk Başbakanı David Ben-Gurion tarafından 1950’li yıllarda geliştirilmiştir. Temel amacı İsrail’i çevreleyen Arap devletlerinin oluşturduğu jeopolitik kuşatmayı kırmaktır. Bu doğrultuda İsrail, Arap olmayan bölge ülkeleriyle ve Arap dünyası içindeki etnik/mezhepsel unsurlarla iş birliği arayışına girmiştir.
[2] Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynaklarının geliştirilmesi ve Avrupa pazarlarına ulaştırılması amacıyla enerji alanında stratejik iş birliği mekanizması kurulmasını öngören bir niyet beyanıdır.










