Kısa Özgeçmişi
İran sokaklarında çıkan protestolar, Batı yanlısı grupların açık “rejim değişikliği” çağrıları ve Batılı devletlerden gelen peş peşe açıklamalar dikkatleri tanıdık bir isme çevirdi: Rıza Pehlevi. Bu gelişmeler, neredeyse yarım asırdır İran siyasetiyle fiili bir bağı kalmamış bir ismin Batılı başkentlerde üretilen rejim değişikliği tahayyüllerinin kullanışlı bir yüzü olarak yeniden sahneye çıkarıldığını düşündürmektedir.
1979’da henüz 17 yaşındayken ülkesini eğitim için terk eden Pehlevi, o sırada hâlâ hanedanın bir üyesiydi. Ancak onun yokluğunda İran’da bir devrim gerçekleşmiş, Şah rejimi yıkılmış ve Humeyni liderliğinde yeni bir siyasal yapı ortaya çıkmıştı. Artık Pehlevi hanedanı için sürgün yılları başlamıştı. Genç Rıza ise ülkesiz bir veliaht hâline gelmişti. Pehlevi’nin yaklaşık yarım asırdır topraklarına ayak dahi basmadığı İran’a karşı ciddi bir varoluşsal tehdit olarak sunulması, hanedan mirasının ötesinde, dış destekli ve sembolik bir siyasal kurgunun ürünü olarak değerlendirilmelidir.

Sürgündeki Devrik Şah’ın Oğlu
Rıza Pehlevi, 31 Ekim 1960 tarihinde Tahran’da Şah Muhammed Rıza Pehlevi ve Farah Diba’nın ilk oğlu olarak dünyaya geldi. Pehlevi’nin doğumu, monarşinin devamlılığı açısından bir sigorta olarak kutlandı. Nitekim 1967’de babasının taç giyme töreninde resmi olarak prens ilan edildi. Fransız bir dadı tarafından yetiştirilen Pehlevi, Niavaran Sarayı’ndaki özel okulda eğitim gördü. Kaçınılmaz olarak halktan uzakta büyük ölçüde izole bir yaşam sürdü. Tüm bu kontrollü yaşamı içinde batı kültürüyle erken yaşta tanışmıştı. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın İran ziyareti esnasında rock müzik çalacak kadar Batı kültürüne aşina bir isimdi.
Genç Rıza’nın saray hayatı oldukça korunaklıydı. Sıkı koruma altındaki hayatı babasının 1953’te Başbakan Muhammed Musaddık’a CIA ve MI6 destekli darbeyle doğrudan ilintiliydi. Ordu mensubu bir subay sürekli olarak onun tercihi dışında etrafından ayrılmıyordu. Bir çocukluk arkadaşı People dergisine verdiği demeçte Pehlevi, korumaları atlatarak çarşıda insanlarla birlikte olmak için ailesinin yazlık evinden gizlice kaçar ve halkın arasına karıştığını bile söylemiştir. Bu anlatı, genç Rıza’nın halkla temas konusunda babasından farklı bir konumda durduğunu göstermektedir.
Rıza Pehlevi, daha 17 yaşındayken İran’ı terk ederek Amerika’nın Teksas eyaletindeki Lubbock’taki Reese Hava Kuvvetleri Üssü’nde eğitim almaya başladı. Bu tercih, genç veliahtın geleceğinin başından itibaren Batılı bir eksende planlandığını gösteriyordu. Ne var ki Orta doğu siyasetinin tanıdık ironilerinden biri olarak Batılı eğitim kurumlarında başlayan bu eğitim yolculuğu kısa süre içinde bir tercih olmanın ötesine geçecek ve 1979’daki İslam Devrimi’yle beraber kalıcı bir sürgüne dönüşecekti.

Sürgün Yılları ve Meşruiyet Krizi
İran’daki monarşik düzenin fiilen sona erişi 16 Ocak 1979’da Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin ülkeyi terk etmesiyle gerçekleşmiştir. Şah, Tahran’dan ayrılmadan önce yaptığı son açıklamada bu gidişi geçici bir “seyahat” ve sağlık gerekçeleri üzerinden izah etmiştir. Yorgunluk hissettiğini ve dinlenmeye ihtiyaç duyduğunu da özellikle vurgulamıştır. Bir gazetecinin seyahatin süresine ilişkin sorusuna ise sağlık durumuna bağlı olarak net bir zaman veremeyeceğini söylemiştir. Ancak bu açıklamalar hem İran kamuoyu hem de uluslararası gözlemciler nezdinde ikna edici olmaktan uzaktır. Zira Şah, fiilen bir daha dönemeyeceğini bilerek ülkeyi terk etmekteydi. Nitekim devrimden sonra sürgün hayatı uzun sürmemiş ve ağırlaşan sağlık sorunları nedeniyle Temmuz 1980’de hayatını kaybetmiştir. Bu gelişme, İran siyasal tarihinde geri dönüşü olmayan bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu kopuş, aynı zamanda Rıza Pehlevi’nin siyasi kaderini belirleyen sürgün kimliğinin de başlangıcıdır.
Genç Rıza Pehlevi’nin eğitim için İran’dan ayrılışının ardından 1979’da Şah’ın giderek baskıcı hale gelen rejimine ve ekonomik eşitsizliklere karşı yükselen muhalefet bir devrime dönüştü. Bu durum Şah ve ailesini ülkeyi terk etmek zorunda bıraktı. Devrimden iki ay sonra, Mart 1979’da askeri eğitimini bir pilot olarak tamamlayan Pehlevi, Fas’tan Bahamalar’a, oradan da Meksika’ya kadar uzanan kaçış güzergahında ailesine katıldı.
Baba Muhammed Pehlevi’nin 1980’de kanserden ölmesi hanedan için asıl büyük kırılmaydı. Bu kaybın ardından Rıza Pehlevi, Kahire’deki bir sarayda düzenlenen törenle kendisini şah ilan etti. Pehlevi, her ne kadar kendisini seçilmiş kral olarak tanımlasa da bu unvan fiili bir iktidardan çok sürgündeki bir iddianın sembolik bir ifadesi olarak kaldı.
Bu yeni dönemde Pehlevi’nin en dikkat çekici yönü ideolojik ve siyasi bir esnekliğe sahip olmasıydı. İran-Irak Savaşı’nın patlak verdiği sene Tahran’daki Humeyni rejimine bir mektup yazarak savaş pilotu olarak ülkesi adına savaşmak istediğini bildirmesi bunun en çarpıcı tezahürüydü. Talebi doğal olarak yeni rejim tarafından reddedildi. Ancak bu mektup Pehlevi’ye yalnızca sürgündeki bir hanedan mirasçısı olmasının ötesinde kendisini İran milliyetçiliği zemininde konumlandırma imkanı sundu. Tüm bunlar gelecek adına beklentisini canlı tutan bir duruma işaret etmiştir. Aynı yıllarda eğitimine Güney Kaliforniya Üniversite’nde Siyaset Bilimi okuyarak devam eden Pehlevi, modern siyasetin dili ve araçlarına aşina olma çabasındaydı. Bu çaba, bir gün İran’ın yönetiminde söz sahibi olabileceği fikrini canlı tutmasının da bir yoluydu.

Pehlevi açısından 1986 senesi önemli birkaç gelişmenin gerçekleştiği bir döneme karşılık gelmektedir. CIA’dan aldığı teknik destek ile İran televizyon sinyallerini korsan olarak kesen Pehlevi, 11 dakikalık bir yayında İran halkına seslenerek bir gün geri döneceğini ilan etmiştir. Pehlevi, bu yayında İran halkının duygularına hitap edebileceğini umuyordu. Fakat dış destekli bu girişim beklenen etkiyi yaratmaktan uzaktır. Bob Woodward’ın raporları bu durumu teyit eder niteliktedir. Korsan operasyonun CIA desteğiyle gerçekleşmesi olumsuz manada Pehlevi’nin halk nezdinde Batı’nın adamı olarak algılanmasını daha da pekiştirmiştir. Her ne kadar Pehlevi ilerleyen yıllarda istihbarat servisleriyle olan bağını reddederek “Onlara üç metrelik sopayla bile dokunmam” demiş olsa da bu algı peşini hiçbir zaman bırakmamıştır. Aksine, Pehlevi’nin bu girişimi rejim propaganda mekanizmasını desteklemekten başka bir işe yaramamıştır.
Diğer gelişme olarak, Pehlevi, aynı yıl içinde Yasmine Etemad-Amini ile evlenmiştir. Bu evlilikten üç kız sahibi olmuştur. Kızı İman Pehlevi’nin ilerleyen yıllarda Yahudi asıllı Bradley Sherman ile Paris’te Yahudi geleneklerinin öne çıktığı bir düğünle dünya evine girmesi de Pehlevi’nin İran halkı nezdinde imajını daha da zedelemiştir.

Pehlevi, küresel konjonktürde mutlak monarşinin geniş bir toplumsal karşılık bulmadığını fark etmiş görünmektedir. Bu nedenle babasının otoriter mirasıyla arasına mesafe koyarak monarşi fikrinden uzaklaşmıştır. Laik cumhuriyet seçeneklerini de içeren bir referandum savunucuna evrilmiştir. Kendisini artık tahtın doğal sahibi olarak değil aksine halkın özgür iradesiyle kendi yönetim sistemini belirleyeceği bir geçiş sürecinin lideri olarak tanımlamaktadır. Bu yeni siyasi vizyon, rejimin şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemleriyle, grevler ve uluslararası baskıyla yıpratılması üzerine kuruludur. Özellikle ulaştırma ve enerji gibi kilit sektörlerdeki işçilere grev çağrısı yaparak devletin mali can damarlarını kesmeyi hedeflemesi bu stratejinin bir ürünüdür. Aynı barışçıl geçiş zeminini oluşturabilmek için ordu ve güvenlik güçlerinin alt kademelerini halkın yanında konumlanmaya davet etmektedir. Pehlevi’nin bu yaklaşımı onu geleneksel monarşistlerden kısmen uzaklaştırsa da mevcut rejime muhalif olan genç nesiller ve laik çevreler nezdinde popülaritesini artırmasını sağladığı söylenebilir.
Ne var ki Pehlevi’nin referandum fikri etrafında farklı muhalif grupları bir araya getirme çabası ciddi yapısal engellerle karşı karşıyadır. Bu engellerin başında İran’ın çok katmanlı etnik yapısı ve hanedanın özellikle ülke nüfusunun büyük bir kesimini oluşturan Türklerle yaşadığı tarihsel gerilimdir.
1946’da Pehlevi yönetimi tarafından Türkçe kitapların zorla yakılması, İran Türkleri ile hanedan arasında uzun süreli bir güvensizlik ilişkisi yaratmıştır. Bu güvensizlik, Şah döneminin baskı ve işkenceleriyle özdeşleşen SAVAK mirası ve Pehlevi’nin bugünkü yakın çevresinin diğer muhalif grupları marjinalleştirerek yürüttüğü muhalefete karşı muhalefet stratejisiyle de derinleşmektedir. Sonuçta ortaya çıkan tablo, muhalefetin tabana yayılmasını zorlaştıran /engelleyen önemli bir handikap üretmektedir.
Batı kültürü içinde büyüyen ve hayatının büyük bölümünü yurtdışında geçiren Pehlevi’nin İran sosyopolitik gerçeklerinden kopuk olduğunu yönündeki eleştirileri haklı kılar niteliktedir. Etnik haklar ve demokratik temsil savunucuları nezdinde hanedanın olası bir geçiş sürecindeki rolüne karşı güçlü bir direnç mekanizmasının oluşmasının arkasında da bu faktörün etkisi büyüktür. Nitekim İran diasporasındaki diğer muhalif gruplar ve sol fraksiyonlar da Pehlevi’yi eski rejimin örtük bir restorasyonu peşinde olmakla suçlamaktadır.

Dış Politika Vizyonu
Pehlevi’nin dış politika vizyonu, tahmin edileceği üzere Batı ile entegrasyon ve İsrail gibi İran halkı tarafından düşman olarak algılanan ülkelerle kurulacak ittifaklar üzerine şekillenmektedir. Bu çerçevede, Barack Obama döneminde imzalanan Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nı (JCPOA) sert bir şekilde eleştirmiş ancak Donald Trump’ın azami baskı politikasını desteklemiştir. Uluslararası kamuoyunda en dikkat çeken adımı ise 2023 yılında İsrail’e gerçekleştirdiği ziyaret ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile yaptığı görüşme olmuştur. Bu ziyaret sırasında Pehlevi’nin kullandığı tarihsel ve sembolik dil, onun dış politika tahayyülünün İran iç dinamiklerinden ziyade Batılı ve İsrail merkezli referanslarla şekillendiğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Pehlevi geçtiğimiz günlerde ziyaretini savunurken “2 yıl önce İsrail’e gittim çünkü biz, 25 yüzyıl önce Yahudi halkını özgürleştirip Kudüs’teki mabedi yeniden inşa etmelerine yardım eden Büyük Kiros’un torunlarıyız” ifadelerini kullanmıştır. İran kamuoyunda karşılığı neredeyse hiç olmayan bu tarihsel romantizm, Pehlevi’nin kendisini İran halkının somut taleplerinden çok Batı başkentlerinde kabul gören sembolik anlatılar üzerinden konumlandırdığını göstermektedir. Bu söylem, Pehlevi’yi aktif bir siyasi özne olmaktan ziyade, Batılı aktörlerin İran’a dair rejim değişikliği senaryolarında dolaşıma sokulan işlevsel bir figür hâline getirmektedir. Pehlevi, bu görüşmeyle kendisini bölgedeki jeopolitik dengelerde kilit bir aktör olarak sunmayı amaçlamıştır. Ancak bu girişimde önceki bazı adımlarında olduğu gibi beklenen etkiyi yaratmamıştır. Aksine, İran rejiminin yabancı müdahalesi iddialarını güçlendirmiş ve muhalefet içindeki farklı fraksiyonların tepkisini çekmiştir.
Bu tür hamleler, Pehlevi’ye yöneltilen ‘gerçeklikten kopukluk’ ve ‘temsiliyet sorunu’ eleştirilerini daha da görünür hale getirmektedir. Gerek kamuoyunda gerek akademik çevrelerde Pehlevi’nin dış politikadaki bu çıkışlarının İran içinde somut bir toplumsal tabandan ziyade diaspora ve Batı karar alıcılar nezdinde gündemde kalma çabası olarak yorumlanmaktadır. Nitekim Pehlevi’nin son dönemde attığı adımlar da bu eleştirileri haklı çıkarmaktadır.

İsrail ile İran arasında Haziran 2025’te yaşanan ve 12 gün süren savaş ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırıları, Rıza Pehlevi’yi uluslararası kamuoyunda yeniden görünür kılmıştır. Bu süreci ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu ile açık bir hizalanma şeklinde okuyan Pehlevi, İsrail’in saldırılarını kınamaktan özellikle kaçınmış, söylemini doğrudan Molla rejimine yönelterek halkı ve orduyu ayaklanmaya çağırmıştır. Bu çıkışlar İran rejimi tarafından vatan hainliği suçlamasıyla karşılanmıştır. Pehlevi’nin ülkedeki konumunu daha da keskinleştirmiştir.
Yaklaşık 45 yıldır sürgün hayatı yaşayan Pehlevi, 2026’nın ilk aylarında İran’da patlak veren protestoları kendisi açısından bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Batı merkezli medya kuruluşları Pehlevi’nin açıklamalarına geniş yer verirken sosyal medya platformlarında da algoritmalar onu sürekli olarak öne çıkarmıştır. İran’daki derinleşen ekonomik krizi siyasi bir avantaja çevirmeye çalışan Pehlevi, petrol ve ulaştırma işçilerini greve çağırarak rejimin mali can damarlarını kesmeyi hedeflemiştir.
İran siyasal denklemine bakıldığında Rıza Pehlevi’nin bir paradoksu temsil ettiği görülmektedir. O, bir yandan baskıcı monarşik geçmişin mirasını taşırken diğer taraftan olası seküler demokrasi hayalini aynı bünyede bir araya getirmektedir. Kimileri için kaosu önleyebilecek birleştirici bir figür, kimileri içinse Batı emperyalizmin İran’ın içine sokmaya çalıştığı bir Truva atıdır. Mevcut konjonktürde İran sokaklardaki protestolar Pehlevi’yi görünür kılmış olsa da Ali Hamaney liderliğindeki Molla rejiminde Pehlevi’nin İran için gerçekçi alternatif bir lider olarak kabul edilmesi oldukça güçtür. Olası bir rejim değişikliği senaryosunda dahi İran halkının Pehlevi’yi tercih edip etmeyeceği belirsizliğini korumaktadır. Ancak kesin olan şudur ki Rıza Pehlevi, babasının mirasından sıyrılıp bağımsız bir siyasi aktör olduğunu kanıtlamak için şimdiye kadarki en riskli hamlesini yapmaktadır.


