Dünya siyasetinde yapısal dönüşüm süreci devam ederken bölgelerin sistemdeki ağırlıklarında da farklılaşmalar görülüyor. Trump’ın ABD başkanı olmasıyla beraber değişimin sebepleri daha da belirgin hâle gelmeye başladı ve farklılaşmanın hızı da arttı. Trumplı ABD’nin birçok coğrafyaya ilişkin kararları sorgulanırken diğer coğrafyalardaki aktörlerde de bölgeselleşme kendisini iyiden iyiye hissettiriyor. Avrupa Birliği içerisindeki tartışmalar büyürken yapısal farklılıklar daha da derinleşiyor. Avrupa’nın başat ülkeleri Almanya, Fransa ve İtalya arasındaki uyumsuzluk günden güne belirgin hâle geliyor. Eşgüdümün azalmasının altında ise temelde ekonomik sorunlar yatıyor. Bu yazıda, Trump’ın elindeki zorbalık kırbacı ve diğer coğrafyalardaki isyan nidaları altında kıskaca alınan Avrupa’yı çıkmaza sokan çözümsüzlük sorunsalını ele almaya çalışacağım.
Ekmeden Kimse Bir Şey Biçemez
Küresel sistem, birçok sarsıntının ardından yeni sınamalarla ayakta kalmaya çalışıyor. Bu sistemin kurucu aktörü olan ABD ise ortaya çıkan tablodan pek de memnun değil. Ticarette ABD kaybediyor ve bu kaybın nedeni, sistemin kurucu mantığının özünde yatıyor. Doların uluslararası rezerv para olması sebebiyle ABD dünya ile ilişkilerinde mecburen ticaret açığı vermek zorunda. Bu açık olmaksızın, sistemde yeterli doların bulunması neredeyse imkânsız.
Öte yandan doların bu denli bol olması gerekliliği, ABD ekonomisine olan güveni de artırıyor. Bu sayede ABD devlet tahvilleri, uluslararası piyasada altından daha değerli görülüyor. Ancak her getirinin bir götürüsü mutlaka olur. Nitekim Türkçede sıkça zikrettiğimiz “Emeksiz rahmet olmaz” sözü, ABD önderliğinde kurulan sistemde, ABD’nin sistemin ayakta durabilmesi için nasıl bir emek harcaması gerektiğini de gözler önüne seriyor. Bugün karşılaşılan sorunun özünde ise şu soru yatıyor: Harcanan emeğin muhatabı kim olmalı?
Grafik 1:Küresel İmalattan Alınan Pay, 2024

Kaynak: Safeguard Global
Yukarıdaki tabloya bundan 40 yıl önce baksaydık, ilk üçte Çin’in esamesi okunmazdı. Oysa şimdi listenin birinci sırasında Çin Halk Cumhuriyeti yer alıyor. Daha da ilginç olanı, artık listemizde sadece Avrupalılar değil, gelişmekte olan coğrafyalar da bulunuyor. Güney Kore, Meksika ve Hindistan, uluslararası sistemdeki dönüşümün mihmandarları olarak öne çıkıyor. Bu ülkeler, imalat sahasındaki güçlerini dış siyasetlerine de yansıtıyor ve yeni haklar talep ediyorlar.
Bu durum, sistemin kurucusu olan ABD için büyük bir tehlike arz ediyor. Zira uluslararası ilişkilerde sıkça zikredilen bakış açısı teorilerine göre, devletlerin dost ve düşman algısı; ticaret yaptığı partnere gösterdiği müsamahayı da şekillendiriyor. 1945 sonrası düzende ABD, Avrupa ülkelerini dost olarak tanımlamış ve bu ülkelerde oluşan “dolar açığını” kapatmak için ticarette açık vermeye “gönüllü” olmuştu. Günümüzde ise yaşlı kıtadan yalnızca üç aktör bu listede yer alabiliyor ve ABD, artık Avrupalılarla dış ticarette açık vermek istemiyor. Bu durum, ister istemez Avrupa’nın dünya siyasetindeki etkisinin erozyona uğramasına zemin hazırlıyor.
Avrupa’nın yer kaybının diğer coğrafyalardaki yansıması da Avrupa ülkelerinin öneminin azalmasına neden oluyor. Nitekim, Avrupa ülkeleri bu ülkelerle yaptıkları ticarette artık masaya yumruklarını vuramıyor. Aksine, 1990’lardan sonra üretim hatlarının bu ülkelerde kurulması, Avrupa’yı bu coğrafyalara bağımlı hâle getiriyor. Örneğin, Trump’ın otomotiv sektörüne ek vergi açıklamasının ardından Meksika’daki üretimini artırmayı planladığını duyuran Volkswagen Group, Avrupa merkezli üretimin belkemiği olan otomotiv sektörünün bile artık Avrupa dışı coğrafyalarda güçleneceğinin sinyalini veriyor. Avrupa, direten ve üstten bakan tavrını artık uluslararası anlaşmalara da yansıtamıyor. Nitekim, 2025 yılında Meksika ile güncellenen kapsamlı ticaret anlaşmasında sadece Avrupalı çiftçilerin açıkça bu anlaşmadan faydalanacağı anlaşılırken Meksika tarafında mamul ürünlerin AB pazarına daha rahat girebileceği anlaşılıyor. Kısacası bir dönemin Goliath’ı Avrupa, artık cüce dahi olamıyor.
Verimlilik Yalan Söylemez
Avrupa, dışarıda bu savaşı verirken içeride de sorunlar çığ gibi büyüyor. Sömürgecilik döneminde Avrupa’ya akan sıcak para akışının kesilmesiyle birlikte, yeni alanlara yapılan yatırımlar azalmış durumda. İş yerleri, yeni teknolojilere yatırım yapmak yerine üretimlerini diğer coğrafyalara kaydırıyor. Yaşlanan nüfus sorunsalıyla birlikte, mevcut teknolojiye yatırım eksikliği ekonomideki çarkların yavaşlamasına sebep oluyor. Bu noktada, iktisadın temel göstergelerinden biri olan işçi verimliliğine odaklanmamız gerekiyor.
Grafik 1: AB Ülkelerine Sektörlere Göre Saatlik İşçi Verimliliği, %,2019-2023

Kaynak: Eurostat
Grafik-2’de sektörlere göre Avrupa’da yaşanan işçi verimliliği gösterilmeye çalışılmış olup, bu grafik Avrupa’nın yaşadığı çıkmazı da ortaya koymaktadır. Tüm sektörlerde verimlilik artışı %1 seviyesini dahi yakalayamazken reel sektöre ilişkin endişeler giderek artmaktadır.
Teorik açıdan bakıldığında, işçi verimliliği ile büyüme arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Nitekim, işçi verimliliğinin arttığı dönemlerde iktisadi üretim imkânları eğrisi daha geniş bir alanı kapsar. Yani, işçisine yatırım yapan daha fazla kazanır.
Grafik 1:Üretim Olanakları Eğrisi
Schumpeter’in de ifade ettiği gibi, “oluşturucu yıkım” tam da bu noktada devreye girer. Yandaki eğride de görülebileceği üzere, mevcut imkânlarla mümkün olmayan bir üretim, teknolojik sınırların yukarı çekilmesiyle mümkün hâle gelebilir. Üretim imkânlarının genişlemesinin reel sektöre yansıması ise maaşlara, yani toplumun alım gücüne doğrudan etki eder.
Grafik 1:Satın Alma Gücü Paritesi, 2012-2023, (1=1000 ABD Doları)

Kaynak: Dünya Bankası – OECD
Küreselleşme dalgalarına bakıldığında, ilk iki dalgadan en çok fayda sağlayan kıtanın Avrupa olduğu görülmektedir. Ancak, üçüncü küreselleşme dalgası olarak adlandırılan bilgi çağı küreselleşmesinde Avrupa’nın geri kaldığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Küreselleşmeyi yalnızca dış ticaret rakamları üzerinden değerlendirdiğimizde, Avrupa’nın bu dalgadan da faydalandığı yorumunu yapmak mümkün olabilir. Ancak verimlilik açısından küreselleşme analiz edildiğinde, tablo tam tersine dönmektedir. Bu durumun temel nedenlerinden biri, Avrupa’nın ABD ile olan ilişkilerinde özerkliğini koruyamamasıdır.
2008 Ekonomik Krizi’ne bakıldığında, kriz ABD kaynaklı olmasına rağmen ABD–Avrupa ekonomik entegrasyonu, Avrupa’da yıkıcı etkilere yol açmıştır. Bu durum, Grafik-4’te açık şekilde görülmektedir. 2008’de patlak veren kriz, 2011 yılında Avrupa’da daha da derinleşmiş ve bu süreç, satın alma gücü paritesinin olumsuz etkilenmesine zemin hazırlamıştır. Nitekim, Avrupa’nın en güçlü ekonomisi olan Almanya’da dahi satın alma gücü %13 oranında azalmış; bu oran Fransa’da %21’e, İtalya’da ise %19’a kadar çıkmıştır.
Dünya siyasetinde zaten gerilim eğilimi içinde olan Avrupa’nın karşılaştığı bu sorun, yalnızca dış politikadaki etkilerini değil, aynı zamanda toplumsal mutabakatın erozyona uğramasını da hızlandırmıştır. Bu parçalanma sürecinin kaçınılmaz bir yansıması olarak da faşizmin yükselişi dikkat çekmektedir.
Mikro-Milliyetçilik ve Irkçılık Dengesinde Ne Ağır Basacak?
Faşizan milliyetçilik belasının doğduğu coğrafya olan Avrupa bugün de yeni bir sınama ile karşı karşıya. İkinci Dünya Savaşı’na kadar birbirlerini gırtlaklayan devletlerin, mazinin acılarını bir kenara bırakarak sadece 68 yıllık toz pembe bir hayal ile birbirlerinin kadim dostları hâline geldiğini söylemek de abesle iştigal etmeye eşdeğer. Bu hayalin kurulmasındaki temel söylem ise alım gücü ve dolaylı olarak refah artışıydı. Bu hikâye her ne kadar ABD’nin desteğiyle hayata geçirilmiş olsa da günümüzde refah artışından söz etmek bir yana, neoliberal vahşet rüzgârları altında Avrupa toplumları, kopan bir tesbihin taneleri gibi dağılıyorlar. Bu ayrışmanın en çok görüldüğü ülkeler ise Avrupa barış projesinin mimarları Almanya, Fransa ve İtalya.
Grafik 1:Almanya’da Bölgesel Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GRDP), 2022, Bin Avro

Kaynak: Eurostat
Almanya, Avrupa’da sosyal devlet anlayışı denilince ilk akla gelen ülke değildir; aksine, neoliberal sanayileşme modelinin öncüsü ve taşıyıcısı olarak öne çıkar. Gelişmiş sanayi altyapısı ve güçlü hukuk düzeniyle Avrupa’nın motor ekonomisi konumunda olan Almanya’da, geleneksel olarak bölgeler arası gelir farkı görece düşüktü. Ancak günümüzde bu durum hızla değişmektedir.
Grafik-5’te yer alan bölgesel gayrisafi hasıla verilerine bakıldığında, AfD (Almanya için Alternatif) Partisi’nin yüksek oy aldığı bölgelerde gelir seviyesinin de oldukça düşük olduğu dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, Alman Nazizm’inin doğduğu Bavyera bölgesi, halen ülkenin en güçlü ekonomik bölgesi olmayı sürdürmektedir. Ancak ne var ki bu ekonomik güce rağmen Bavyera’ya yönelik olumsuz algılar gün geçtikçe artmaktadır.
Neoliberal öğretilerin aksine, Almanya’da vaat edilen refah artışı gerçekleşmemiş, aksine gelir eşitsizliği derinleşmiştir. Bu durumun sonucu olarak seçim krizleri, hükümet krizleri ve nihayetinde sistemsel bir siyaset krizi, Almanya’nın gündeminde giderek daha fazla yer tutmaktadır.
Grafik 1:Fransa’da Bölgesel Gayrisafi Hasıla (GRDP), 2022, Bin Avro

Kaynak: Fransa Ulusal İstatistik Kurumu – INSEE
Fransa’da, Almanya’dan farklı olarak üniter bir devlet yapısı ön plana çıkmaktadır. Başkent çevresindeki Île-de-France yani Büyük Paris bölgesi dışındaki bölgeler arasında ciddi bir gelir farklılığı görülmemekle birlikte, Fransız siyasetinin temel sorunlarından biri; Paris elitlerinin halk tarafından neden hedef tahtasına konulduğudur. Nitekim, Almanya’daki AfD’den farklı olarak, Fransız aşırı sağının temsilcisi Ulusal Birlik (Rassemblement National- RN), ülkede Paris bürokrasisine duyulan güvensizliği ve siyasi yolsuzluklara karşı duyulan nefreti tüm ülke sathına yayarak etkisini artırmaktadır. Almanya’da ulusal mutabakat parçalanırken Fransa’da ise devlete duyulan güven sarsılmaktadır. Bu güven krizine ek olarak, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Almanya tipi neoliberal modele geçiş çabaları, halk nezdinde duyulan öfkeyi daha da körüklemektedir.
Grafik 1:İtalya’da Bölgesel Gayrisafi Hasıla (GRDP), 2022, Bin Avro

Kaynak: Ulusal İstatistik Kurumu – ISTAT
İtalya’daki duruma bakıldığında ise Almanya’daki gelişmelerin bir sonraki aşaması ile karşılaşmaktayız. Almanya’da olduğu gibi, ülkede belirli bölgelerde zenginleşme eğilimi gözlemlenirken özellikle illegal faaliyetlerle ve sistem karşıtlığıyla anılan güney eyaletlerde gelir seviyesinin oldukça düşük olduğu müşahede edilmektedir.
Bu üç ülke (Almanya, Fransa, İtalya) arasında gelir farkının en yüksek olduğu ülke İtalya’dır. Bu durum, 2010’ların ortasında aşırı ırkçı söylemlerle öne çıkan 5 Yıldız Hareketi’nin (Movimento 5 Stelle) iktidara yürüyüşüyle siyasi düzleme taşınmıştır. Ancak bu hareketin radikal politika önerileri, ülkedeki ekonomik sorunlara çare olamamış; bunun sonucunda, kendisini açıkça faşist olarak tanımlayan Fratelli d’Italia (İtalya’nın Kardeşleri) iktidara gelmiştir.
İtalya özelinde, faşizmin güçlü devleti önceleyen yapısı ve halkçı politikaları, bazı alanlarda olumlu etkilerini göstermeye başlamıştır. Bu örnek, Avrupa’daki lokal dinamiklerin, siyasi birimlerin gelecekte mikro-milliyetçilik mi yoksa faşizm mi tercih edeceği konusunda önemli bir gösterge sunmaktadır. Zira kültürel dokular arasındaki farklılıklar, bir ülkede toplumsal mutabakatın nasıl şekilleneceği sorusuna da doğrudan yanıt vermektedir.
Sonuç: Avrupa’nın Yol Ayrımı – Çöküş mü, Dönüşüm mü?
Avrupa, küresel sistemin merkezindeyken çevresine itilen bir kıtaya dönüşmenin sancılarını yaşıyor. ABD’nin liderliğinde kurulan ekonomik ve siyasi düzende kendisine biçilen rolü yeniden tanımlamak zorunda kalan Avrupa, hem dış ticarette hem de iç siyasi dengelerde bir kırılma sürecine girmiştir. Küresel üretimden alınan payın azalması, teknolojik dönüşümde geride kalma ve bölgesel gelir eşitsizliklerinin derinleşmesi; Almanya, Fransa ve İtalya gibi kıtanın temel direklerinde siyasi ve toplumsal kırılmalara zemin hazırlamıştır.
Trump sonrası ABD’nin korumacı politikaları ve üretimi kendi içine çekme hamlesi, Avrupa’nın dışa bağımlılığını artırırken; içeride ise yaşlanan nüfus, yatırım eksikliği ve düşük verimlilik gibi yapısal problemler, halkların refah beklentisini karşılayamaz hâle getirmiştir. Bu bağlamda Avrupa, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal olarak da çözülme süreciyle yüzleşmektedir.
Özellikle Almanya’da neoliberal modelin yol açtığı eşitsizlikler, Fransa’da devletin merkezileşmiş yapısına karşı artan güvensizlik ve İtalya’da derinleşen bölgesel uçurumlar, aşırı sağın ve faşist eğilimlerin yükselişini tetiklemektedir. Bu yükseliş, kıtanın geçmişte ağır bedeller ödediği ideolojilere geri dönüş riskini de beraberinde getirmektedir.
Geldiğimiz noktada Avrupa, mikro-milliyetçilik ve faşizan söylemler arasında sıkışmış, ulusal mutabakatın parçalandığı, devlet ile toplum arasındaki güven köprüsünün hızla yıkıldığı bir sürecin tam ortasındadır. Bu kriz ortamında verilecek her karar, yalnızca kıtanın değil, küresel sistemin geleceği açısından da belirleyici olacaktır. Avrupa ya yapısal reformlarla yeniden dayanışmacı ve demokratik bir birlik inşa edecek ya da geçmişin hayaletleriyle yüzleşmeye devam edecektir.
Salih Kaya, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.


