Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında Orta Doğu bağlamında yaşanan dış politika farklılıkları, son yıllarda daha da belirginleşmekte; bölgesel krizlere verilen tepkiler, yalnızca tarafların önceliklerini değil, aynı zamanda uluslararası düzende kendilerini konumlandırma biçimlerini de açığa çıkarmaktadır. Gazze, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz ve İran gibi kritik sahalarda yaşanan bu farklılık, AB ile Türkiye’nin Orta Doğu politikalarındaki temel ayrımları gözler önüne sermektedir.
İsrail’in Gazze Soykırımı
7 Ekim 2023’te başlayan İsrail’in Gazze’ye yönelik topyekûn saldırısı, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki dış politika farklılıklarını açık biçimde gözler önüne sermektedir. Türkiye, uzun süredir Hamas’ı Gazze halkının meşru temsilcisi olarak görmekte ve bölgedeki istikrarsızlığın çözümünde siyasi diyaloğun esas alınması gerektiğini savunmaktadır. Ankara’nın yaklaşımı, barışın ancak kapsayıcı müzakereler ve çok taraflı diplomatik çabalarla sağlanabileceği yönündedir.
Buna karşılık Avrupa Birliği, Hamas’ı terör örgütü olarak tanımlamakta ve diplomatik süreci büyük ölçüde İsrail merkezli bir güvenlik paradigması çerçevesinde şekillendirmektedir. İsrail’in “meşru müdafaa hakkı” söylemine koşulsuz destek veren AB, orantısız askeri müdahaleleri uzun süre görmezden gelerek sivillerin—özellikle kadın ve çocukların—hedef alındığı bombardımanlara ise tepkide gecikmiştir.
Saldırıların ilerleyen aşamalarında artan çocuk ölümleri ve büyüyen insani yıkım, Avrupa kamuoyunda ciddi tepkilere yol açmış; bazı AB üyesi ülkeler söylem değişikliğine gitmek zorunda kalmıştır. Buna karşılık Türkiye, daha ilk günlerden itibaren uluslararası hukuku ve insani ilkeleri esas alarak İsrail’in saldırılarını açık biçimde kınamış ve derhâl ateşkes çağrısında bulunmuştur.
Suriye Meselesi: PYD Ayrışması ve Türkiye-AB İlişkilerindeki Yansıması
Arap Baharı sonrası Suriye’de patlak veren iç savaş, sadece bölgesel güvenlik krizini değil, aynı zamanda uluslararası aktörler arasında stratejik ayrışmaları da derinleştirdi. AB, bu süreçte insani yardım ve kalkınma temelli bir yaklaşımla sahneye çıkarken Türkiye sahada aktif askeri ve siyasi angajmanlarla varlık göstermeyi tercih etti. Fırat Kalkanı (2016), Zeytin Dalı (2018) ve Barış Pınarı (2019) operasyonları ile Türkiye, sadece sınır güvenliğini değil, aynı zamanda Suriyeli sivillerin geri dönüşünü de hedefleyen bir strateji izledi.
Bu süreçte Türkiye ile AB arasında en keskin ayrışmalardan biri, Suriye’nin kuzeyinde etkinlik gösteren PYD yapılanması üzerinden yaşandı. Ankara, PYD’yi PKK’nın doğrudan uzantısı olarak tanımlayarak bu yapının uluslararası alanda meşrulaştırılmasına sert biçimde karşı çıktı. Buna karşın AB, PYD’yi DEAŞ’a karşı etkili bir yerel müttefik olarak kabul ederek dolaylı destek verdi. Türkiye, DEAŞ’a karşı mücadelede iş birliği çağrısı yapmasına rağmen bu sorumluluğun PYD’ye ihale edilmesi, Ankara nezdinde güvenlik riskinin yanı sıra bölgesel denklemde bir dışlanma biçimi olarak yorumlandı.
Ankara’nın itirazları yalnızca söylemle sınırlı kalmadı; Türkiye’nin desteklediği meşru Suriye muhalefeti ve yerel yönetim yapıları 2014’ten itibaren sahada kurumsallaşırken Avrupa Birliği’nin siyasi desteği büyük ölçüde SDG-PYD hattına yöneldi. Diğer yandan, DEAŞ’a finansal destek sağladığı gerekçesiyle ABD’de cezalandırılan bir Fransız çimento şirketinin varlığı dikkat çekerken aynı dönemde Batı medyasında Türkiye’ye yönelik suçlayıcı yayınların artması çarpıcı bir çelişki oluşturdu. Öte yandan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un PYD temsilcilerini resmi olarak kabul etmesi ve 2019 Barış Pınarı Harekâtı sonrasında Volkswagen’in Türkiye yatırımını iptal etmesi, bu ayrışmanın siyasi olduğu kadar ekonomik yansımaları olduğunu da gösterdi.
8 Aralık 2024’te Esed rejiminin hızla çökmesinin ardından muhalefetin, PYD kontrolü dışındaki bölgelerde hâkimiyet kurması, Suriye’de yeni bir siyasi denge yarattı. Bu gelişmenin ardından 17 Ocak 2025’te Avrupa Komisyonu Komiseri Hadja Lahbib’in Şam’ı ziyaret etmesi ve AB’nin Suriye’yi yeniden inşaya destek vereceğini açıklaması, birliğin Suriye politikasında yeni bir dönemin işaretidir.
Ancak bu süreçte AB’nin, Suriye’de artan Türk etkisini sınırlamak isteyeceği öngörülebilir. Doğu Akdeniz’de süregelen çıkar gerilimleri göz önüne alındığında, AB’nin Türkiye’nin diplomatik girişimlerine mesafeli yaklaşması muhtemeldir.
Libya ve Doğu Akdeniz: Türkiye ile AB Arasında Derinleşen Fay Hattı
2011’de Kaddafi rejiminin devrilmesinde başı çeken Fransa, Libya’da istikrarsızlığı tetikleyen aktörlerden biri olarak öne çıkarken İtalya bu müdahaleden duyduğu rahatsızlığı açıkça ifade etmişti. Bugün de Libya politikası, AB içinde bölünmüş bir görünüm sunmakta özellikle İtalya Başbakanı Meloni, Fransa’nın Libya’daki etkisini eleştirmekte ve Türkiye’ye daha yakın bir pozisyon benimsemektedir.
Libya özelinde yaşanan bu bölünme, Doğu Akdeniz’e de yansımış, Türkiye ile Libya hükümeti arasında 2019’da imzalanan Deniz Yetki Alanları Anlaşması, Birleşmiş Milletler tarafından tescillenmiş olmasına rağmen Avrupa Birliği tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Üyeleri Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tezlerini esas alan AB, Türkiye’nin Libya açıklarına gönderdiği araştırma gemilerine yönelik denetleme girişimleri başlatmıştır. Ancak bu girişimler, Ankara tarafından kararlılıkla engellenmiş; bu durum taraflar arasında gerilimi tırmandıran bir başka başlık hâline gelmiştir.
Tüm bu gelişmeler, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında yalnızca Libya bağlamında değil, Doğu Akdeniz’in genelinde deniz yetki alanlarına ilişkin yaklaşımlarda da derinleşen bir stratejik ayrışmaya işaret etmektedir.
İran’ın Nükleer Programı Bahane mi? İsrail’in Saldırısı ve Türkiye’nin Tutumu
Gazze’de yürütülen yıkıcı askeri operasyonların ve sivil kayıpların uluslararası kamuoyunda ciddi tepki topladığı, İsrail’e yönelik sempati düzeyinin küresel ölçekte dibe vurduğu bir dönemde, İsrail 13 Haziran 2025 tarihinde “İran’ın nükleer programı” gerekçesiyle saldırıya geçti. Bu gelişmeye AB üyesi liderler arasında en dikkat çekici tepki, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’den geldi. Merz, İran rejiminin yalnızca bölge için değil, tüm dünya için tehdit oluşturduğunu savunarak İsrail’in bu tehdide karşı harekete geçmesini cesur bir adım olarak değerlendirdi. İsrail’in adeta Batı adına “zor ama gerekli” bir müdahalede bulunduğunu ima eden Merz, İsrail ordusunun İran’a yönelik saldırısını açık biçimde desteklediğini ifade etti.
Öte yandan Türkiye, İran’ın nükleer silah sahibi olmasına karşı olmak ile birlikte kendi nükleer kapasitesi ve programı hiçbir uluslararası denetime açık olmayan İsrail’in, nükleer tehdit iddiasını gerekçe göstererek başka bir ülkeye saldırmasını meşru görmemektedir. Bu bağlamda Türkiye, bölgedeki krizin çözümünün askeri değil, diplomatik yollarla sağlanması gerektiğini savunmaktadır.
Tüm bu tablo gösteriyor ki Orta Doğu’da Türkiye ile AB’nin yaklaşım farkı açık biçimde ortadadır. AB, bölge halklarının beklentilerini ikinci plana atan, çıkar temelli bir tutum benimserken; Türkiye, daha yapıcı, ilkeli ve bölgesel dinamiklere duyarlı bir dış politika izlemekte. Bu ayrışma, Türkiye’nin bölgedeki rolü açısından dikkatle takip edilmelidir.


