Giriş
2000’li yılların başlarından itibaren Doğu Akdeniz, İsrail dış politikasında öne çıkan bölgelerin başında gelmektedir. 1948-2000 yılları arası dönemde Doğu Akdeniz, İsrail için daha çok ikinci planda yer alıyordu. Kaldı ki tehdit ve fırsat dengesinde İsrail için birincil odak noktası Levant’ın batısı değil doğusuydu. Ancak bu algı sıralaması, son yirmi yılda dramatik bir değişim sürecine girdi. Bu değişimin görünürdeki nedeni, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde (MEB) önemli doğal gaz rezervlerini keşfetmesiydi. Doğal gaz keşifleri, İsrail’in dikkatini batıya, yani Akdeniz’e çevirmesine neden oldu. Bu çalışmanın amacı, İsrail’in bu yeni yönelimi çerçevesinde uygulamaya koymaya çalıştığı politikaları analiz etmek ve anlamlandırmaktır.
Enerji Güvenliği ve Diplomasisi
İsrail’in 2009 yılında, Hayfa Limanı açıklarında bulunan Tamar deniz yatağında 320 milyar metreküp, hemen ardından da Leviathan deniz yatağında 600 milyar metreküp doğal gaz keşfi yapması Doğu Akdeniz’deki jeopolitik ezberleri fazlasıyla bozdu. İsrail’de devrim niteliğinde görülen bu keşiflere kısa zaman sonra Karish sahası da eklendi. Hızlı bir çalışmanın sonrasında Tamar, Leviathan ve Karish sahaları sırasıyla 2013, 2020 ve 2022’de üretime geçirildi. Bir zamanlar enerji yoksunu olan İsrail, bu keşifler sayesinde doğal gaz ihtiyacını karşıladığı gibi Mısır ve Ürdün’e de gaz ihraç etmeye başladı.
İsrail’in Ürdün ve Mısır’a doğal gaz ihraç etmeye başlaması, bölgesel düzeyde önemli bir kırılmaya işaret ediyordu. Tel Aviv, elde ettiği enerji diplomasisi sayesinde sert güçten yumuşak güce geçişin anahtarını eline alarak Orta Doğu’daki enerji güvenliğinin önemli aktörlerinden biri hâline geliyordu. Haliyle bu konum, İsrail’in Arap dünyasıyla normalleşme sürecine giden yolda itici bir güç işlevi görecek ve bu süreci meşrulaştırıcı bir etki oluşturacaktır.
İsrail’in gaz keşiflerinin dünya ölçeğinde yankı bulmasının önemli faktörlerinden birisi de keşiflerin Avrupa Birliği (AB) ile Rusya’nın enerji krizine sürüklendiği bir atmosferde yapılmasıydı. Rusya ile Ukrayna yüzünden ciddi siyasi ve jeopolitik krizler yaşayan AB, Rusya’nın enerji diplomasisindeki ağırlığını hafifletmek adına alternatif ve güvenli enerji kaynakları arayışına yönelmişti. Böylece Doğu Akdeniz hızlı bir şekilde AB’nin gündeminde yer edinmeye başladı.
O dönemde yapılan tartışmaların odağında, Doğu Akdeniz gazının AB’yi Rus gazına olan bağımlılıktan kurtarabileceği fikri bulunuyordu. Buna göre, Doğu Akdeniz gazı Avrupa için yeni bir tedarik merkezi olabilirdi. AB’nin giderek bu bakış açısı etrafında kümelenmesi, İsrail açısından stratejik bir ortaklık fırsatı olarak öne çıkmıştır. Doğu Akdeniz’de hidrokarbon kaynaklar üzerinden artan jeopolitik fırsatlar, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında güçlü bir yakınlaşmayı da beraberinde getirdi. Üç ülkenin hızlı bir şekilde yakınlaşmasının temelinde, bölgedeki doğal gaz çıkarları etrafındaki uyum kadar Türkiye’nin bölgedeki artan nüfuzunu sınırlandırma çabası da yer alıyordu.
Ukrayna’dan Akdeniz’e uzanan coğrafya boyunca meydana gelen jeopolitik kırılmaların oluşturduğu istikrarsızlık ve belirsizliğin İsrail’e aradığı stratejik fırsatları da yakalama şansı verdiği söylenebilir. Bu bağlamda İsrail’in gaz keşifleri ciddi bir kaldıraç etkisi yaptı. Çünkü enerji keşifleri, İsrail’e ekonomik fırsatların yanı sıra jeopolitik açılardan da yeni imkânlar ve güç alanları sundu. Uzun yıllar enerji bakımından dışa bağımlı olan İsrail, keşiflerle birlikte Avrupa için alternatif bir enerji tedarikçisi potansiyeline geldi. Bu gelişme İsrail’in Avrupa diplomasisindeki gücünü artırmasına yol açtı. Dahası bu diplomasi sayesinde İsrail; Yunanistan, GKRY, Mısır, Fransa ve İtalya gibi ülkelerle stratejik iş birlikleri kurarak hem bölgesel yalnızlığını kırmayı başardı hem de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki etkisini dengelemeye çalıştı.
Keşifler sonrası İsrail’in en dikkate değer kazanımlarının başında, Doğu Akdeniz’de sadece bir kıyı devleti olmaktan çıkıp enerji kaynaklarına sahip, çıkarlarını koruyabilen ve bölgesel iş birlikleri kurabilen bir aktöre dönüşmesi geliyordu. Böylece enerji temelli kurulan ittifaklar yoluyla Tel Aviv’in Doğu Akdeniz’deki diplomatik manevra alanı hiç olmadığı kadar genişledi. İsrail’in kısa zaman zarfında buradan elde ettiği nüfuzu askeri sahaya taşıdığı görüldü. Nitekim İsrail’in güvenlik stratejisinde Doğu Akdeniz’de askeri derinlik elde etmesi oldukça kıymetli bir gelişme olarak değerlendiriliyordu.
Hava sahası ve kara sınırları son derece dar olan İsrail için Doğu Akdeniz’de askeri kapasitenin artırılması son derece önemliydi. Doğu Akdeniz’deki üçlü veya dörtlü tatbikatlar (İsrail, Yunanistan, GKRY ve Mısır) öncesinde İsrail donanması, daha çok kıyı savunmasına odaklıydı. Ancak bu yapı, keşifler sonrasında ortaya çıkan yeni süreçle birlikte büyük bir değişim geçirdi. Mesela sondaj gemilerinin korunması, denizaltı faaliyetlerinin artırılması ve çok uluslu deniz tatbikatlarına katılım gibi keşiflere bağlı olarak ortaya çıkan yeni gelişmeler, İsrail Deniz Kuvvetleri’nin devriye ve caydırıcılık kapasitesini güçlendirmesine yol açtı. İsrail gibi güvenlik odaklı bir devlet için tüm bunlar muazzam iyileşmelerdi.
Benzer durum İsrail Hava Kuvvetleri için de geçerliydi. Yunanistan’la kurulan ortaklıklar sayesinde İsrail, Yunan hava sahasını etkin bir şekilde kullanarak uzun menzilli harekât kapasitesini önemli ölçüde güçlendirdi. İran gibi coğrafi olarak uzakta yer alan tehditlere karşı İsrail Hava Kuvvetleri, bu tatbikatlar yoluyla ciddi bir görev pratiği kazandı. Bunlara hava yakıt ikmali, uzun mesafe uçuşu, karma hedefler üzerinde operasyon, hava sahası paylaşımı, radar koordinasyonu ve erken uyarı sistemleri gibi deneyimleri de eklemek gerekiyor.
Şurası çok açık ki Doğu Akdeniz’deki enerji eksenli jeopolitik dönüşüm, İsrail’in bölgesel bir deniz ve hava gücüne dönüşmesi için uygun bir zemin oluşturdu. Bir başka ifadeyle, İsrail’in sadece ekonomik kapasitesinde değil, aynı zamanda askeri kabiliyetlerinde de önemli bir sıçrama ortaya çıktı. Bu yeni pozisyon, İsrail’in bölgesel tehditlere karşı hazırlıklı ve esnek bir askeri güç olma iddiasını güçlendirdiği gibi, Tel Aviv’in ülkenin güvenlik mimarisini yeniden tasarlayarak Doğu Akdeniz’e uzanacak şekilde genişletmesine de zemin hazırladı.
Yeni Güvenlik Mimarisi
Güvenlik mimarisi, bir devletin tehditleri tanımlama, bunları önleme ve güvenliği tesis etme amacıyla geliştirdiği bütüncül stratejik yapıdır. Gaz keşifleriyle birlikte İsrail’in güvenlik mimarisi de köklü bir dönüşüm sürecine girdi. En önemlisi, İsrail’in güvenlik perspektifinin ciddi bir değişime uğramasıydı. Bu bağlamda İsrail’in yeni güvenlik perspektifi içerisine deniz odaklılık da eklenmiş oldu. Böylece İsrail klasik kara odaklı güvenlik anlayışından sıyrılıp onu denizle tahkim etmeye başladı. Bununla birlikte İsrail, savunma merkezliliği terk edip önleyici ve etkin caydırıcılığa dayalı yeni bir vizyonla Doğu Akdeniz’de varlığını güçlendirme yöneldi.
Tüm bu gelişmelerin bir yansıması olarak İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs ile yarı ittifak niteliği arz eden bir ilişki düzeyine geçti. Başlangıçta bu iş birliğinin temelinde, Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervlerinden doğan ortak ekonomik menfaatler olduğu ileri sürülüyordu. Ancak bunun siyasi ve jeopolitik çıkarları meşrulaştırıcı bir kaldıraç olduğu kısa zaman içerisinde fark edildi. Öyle ki enerji temelli iş birliklerine ilişkin söylemler hızla yerini Türkiye’nin bölgedeki artan etkisini sınırlandırmaya bıraktı. 2010-2025 yılları arasında meydana gelen hadiseler referans alınıp irdelendiğinde, İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile enerji, savunma ve diplomasi alanlarında eş güdümlü hareket ederek Doğu Akdeniz’de yalnızca ekonomik çıkarlarını değil, aynı zamanda jeopolitik konumunu da güçlendirmeye çalıştığı söylenebilir. Zira Tel Aviv, ortak enerji projeleri, çok taraflı askeri tatbikatlar ve diplomatik koordinasyon mekanizmaları üzerinden GKRY ve Yunanistan’la ilişkilerini kurumsallaştırarak Doğu Akdeniz’de daha güçlü bir pozisyon elde etmeye çalıştı.
Enerji güvenliği kartı, İsrail için sön derece önemliydi. Nihayetinde Doğu Akdeniz’deki gaz keşifleri Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltma arayışıyla birleştiğinde, İsrail bu noktada kilit bir aktör olarak AB için stratejik bir ortak hâline gelebilir. Bunun için İsrail ile GKRY ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin kurumsallık kazanması son derece önemlidir. Buradaki mantığı stratejik bir zincirin halkaları olarak düşünmek gerekiyor. İsrail ancak bu zincire vazgeçilmez bir halka olabilirse o zaman Avrupa’nın enerji güvenliğinde stratejik bir önem arz etmeye başlar. Ancak bu sayede İsrail ile Avrupa arasında ideolojik ilişkilerin yerini daha somut çıkarlar alabilir. İsrail’in istediği tam da budur: Kendi güvenliği ile AB’nin güvenliği arasında ontolojik bir bağ tesis ederek Avrupa’nın jeopolitik güvenlik dairesi içerisinde yerini pekiştirmek.
Dolayısıyla, İsrail’in Doğu Akdeniz politikası çerçevesinde Yunanistan ve GKRY üzerinden kurmaya çalıştığı geniş kapsamlı kurumsal ilişkiler sadece enerji ve askeri iş birlikleri üzerinden değerlendirilemez. Bu noktada İsrail’in stratejilerinden birisi de Avrupa Birliği’nin güvenlik mimarisi ve entegrasyon süreçlerine dolaylı yoldan dâhil olma hedefidir. EastMed Gaz Forumu, EastMed Boru Hattı Projesi, AB ve NATO üyeleriyle yapılan askeri tatbikatlar, savunma ve güvenlik temelli imzalanan anlaşmalar gibi siyasi, ekonomik ve askeri şekillerde ortaya çıkan projelerin tamamının amacı, İsrail’i AB’nin savunma ve güvenlik politikalarında görünür bir ortak hâline getirmektir. Şurası çok açıktır ki İsrail, Yunanistan ve GKRY ile olan yakın ilişkileri üzerinden Brüksel’de daha güçlü bir diplomatik etki alanı oluşturmakta ve böylelikle AB’nin bölgesel karar alma süreçlerine daha fazla nüfuz etme imkânı yakalamaktadır.
Burada çift yönlü bir strateji söz konusudur. Birincisi AB’yi İsrail’e çekme, ikincisi ise İsrail’i AB’ye itme. Birinciden yukarıda bahsettik. İkincisini ise kısaca şöyle açıklayabiliriz: İsrail’in Brüksel’deki diplomatik nüfuzu arttıkça Tel Aviv yalnızca Orta Doğu güvenliğine ilişkin değil, bununla birlikte Avrupa güvenliğine dair de söz söyleme ve yön verme kabiliyetine kavuşacaktır. Bunun en basit yansıması, Filistin, İran, Lübnan, Mısır ve Türkiye gibi konularda Avrupa’nın gelecekte İsrail merkezli bir anlayışla hareket edecek olmasıdır. Tıpkı Kıbrıs meselesinde olduğu gibi bu defa İsrail’in Avrupa ile enerji ve güvenlik bazlı bağlarının derinleşmesi, Türkiye’nin AB nezdindeki Doğu Akdeniz tezlerini zayıflatabilir; AB içerisinde Türkiye karşıtı bir bloklaşmayı güçlendirebilir.
İsrail’in yeni güvenlik mimarisi kapsamında önem verdiği bir diğer başlık ise GKRY ile askeri ilişkileri güçlendirmektir. İsrail’in batısında yer alan GKRY’nin Levant havzasının merkezine yakın konumuyla Tel Aviv’e operasyonel ve coğrafi kabiliyet sunma şansı oldukça yüksektir. Nitekim İsrail, Kıbrıs adası üzerinden Suriye ve Lübnan’ı daha kolay kontrol altında tutabilir. Özellikle İran gibi aktörlerin bu topraklarda güç elde etme arayışı içerisinde olduğu hesaba katılırsa Kıbrıs’ın İsrail açısından önemi daha kolay anlaşılabilir. Dolayısıyla İsrail, Orta Doğu kıyılarını denetleyen stratejik konumdaki Kıbrıs adasında güçlü bir askeri varlık tesis ederek Doğu Akdeniz’deki caydırıcılığını artırmayı rasyonel bir tercih olarak değerlendirmektedir.
İsrail’in bu amaçlarına ulaşabilmesi için GKRY ile arasında askeri uyumun sağlanması gerekmektedir. ABD tarafından Kıbrıs adasına uygulanan silah ambargosu bu uyumun önündeki en büyük engeldi. Ambargonun kaldırmasıyla iki ülke arasındaki askeri uyumu tesis edecek iş birliklerinin hızlı bir gelişme sürecine girdiği söylenebilir. Böylece iki ülke arasında ortak hava ve deniz tatbikatlarıyla başlayan iş birliği süreci, “Demir Kubbe” hava savunma sisteminin GKRY’de kurulmasına kadar uzandığı görüldü. Bu girişim, İsrail’in Kıbrıs’ta kalıcı bir askeri mevcudiyet tesis etme stratejisinin bir parçasıydı. Elbette İsrail için bu hamlenin askerî açıdan birçok avantajı bulunuyordu.
Öncelikle İsrail’e yönelik olası füze veya insansız hava aracı (İHA) tehditlerini erken tespit ve müdahale avantajı sağlamasının yanı sıra bu tehditleri Akdeniz’de karşılama gibi bir ayrıcalık kazanıyordu. Güç projeksiyonu ve caydırıcılık anlamında ise İsrail kendi etki alanını Türkiye’ye karşı genişletmiş oluyordu. Görüldüğü üzere, İsrail yeni güvenlik mimarisi bağlamında iki ülke arasında başlayan teknik iş birliği sürecini stratejik ortaklığa taşıyarak sadece Orta Doğu’da değil, Akdeniz ve Avrupa güvenliği bağlamında da oyun kurucu bir aktör davranışı sergilemeye başlamıştır. Bunun en stratejik ayağını ise Güney Kıbrıs’ta kalıcı bir operasyonel varlık elde etmesi oluşturuyordu.
Son olarak, İsrail’in güvenlik mimarisinde Kıbrıs adası önemli bir sığınak olarak planlanmıştır. Bu, anlaşılabilir bir durumdur. Haddizatında Tel Aviv açısından Kıbrıs adası yalnızca komşu bir ülke değil; aynı zamanda kriz anlarında geri çekilme, sığınma, konuşlanma, ikmal ve lojistik gibi kritik eylemler için ikamesi zor bir yerdir. Nitekim bu vaziyet, Haziran 2025’te patlak veren İsrail-İran Savaşı’nda bir kez daha gün yüzüne çıkmış ve savaş boyunca Kıbrıs adası acil tahliye üssü gibi kullanılmıştır.
Demek ki Kıbrıs adası, İsrail vatandaşları, devlet adamları veya önemli askeri personelin geçici olarak tahliyesi ve konuşlandırılması için kullanılabilecek güvenli bir sığınak olarak değerlendirilmektedir. İki ülke arasında askeri, savunma ve güvenlik konularında gerekli mekanizmaların kurulmasıyla birlikte, İsrail bu defa Kıbrıs’ı hava ve deniz unsurlarının ikmali ve bakımı için kullanabilme imkanına kavuşacaktır. Sonuçta GKRY, İsrail için yalnızca bir müttefik değil, aynı zamanda tahkim hattı işlevi görebilecek eşi benzeri olmayan bir güvenlik sığınağıdır. Bu yüzden Kıbrıs adası gerek savaş zamanları için gerek barış zamanlarında ileri savunma hattı oluşturma açısından İsrail’in güvenlik mimarisinde hayati bir önem arz etmektedir.
Sonuç
Tüm bu gelişmeler ele alındığında, İsrail’in klasik savunma anlayışının ötesine geçen, çok katmanlı ve proaktif bir stratejik yaklaşımla Doğu Akdeniz odaklı yeni bir güvenlik mimarisi inşa etmeye çalıştığı söylenebilir. Doğal gaz keşifleriyle başlayan bu süreç, hızlı bir şekilde bölgesel ittifak sistemlerine kadar uzanmıştır.
Bu çerçevede İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile geliştirdiği kurumsal ilişkiler üzerinden yalnızca ekonomik ve askeri manevra kapasitesini artırmakla kalmamış; aynı zamanda Avrupa Birliği’nin güvenlik ve enerji gündemine entegre olma yönünde stratejik bir kaldıraç da elde etmiştir. Demir Kubbe hava savunma sisteminin GKRY’de konuşlandırılması yönündeki planlamalar ise bu güvenlik mimarisinin ne kadar kapsamlı ve uzun vadeli olarak düşünüldüğünü ortaya koymaktadır.
Görüldüğü üzere İsrail nazarında GKRY sadece bir diplomatik ortaktan ibaret değildir. Kıbrıs adası bir bütün olarak İsrail için stratejik bir sığınak, ileri bir karakol ve güvenli bir arka bahçedir. Aynı zamanda AB’ye uzanan bir köprü, Türkiye’yi dengeleyen bir tampon ve Orta Doğu’yu kontrol altında tutan bir gözlem kulesidir. Tüm bunlar İsrail’in sadece Orta Doğu’yla sınırlı bir devlet olarak kalmak istemediğini, bununla birlikte Akdeniz’in hem doğusunda hem de batısında etkili bir aktör hâline gelmek istediğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda, İsrail’in bir taraftan kendi ulusal güvenliğini tahkim ederken diğer taraftan da Avrupa’nın enerji güvenliği ve dış politikasında da diplomatik ağırlığını ve söz söyleme kapasitesini artırma çabasında olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak İsrail, Doğu Akdeniz’deki bu çok boyutlu stratejik açılımı sayesinde kendi güvenlik mimarisini Avrupa ve Akdeniz güvenliğiyle bütünleşik şekilde yeniden inşa etmeyi hedeflemektedir. İsrail’in bu yaklaşımının Doğu Akdeniz’deki güç dengelerinin yanında, Avrupa-Orta Doğu hattındaki tüm stratejik ilişkileri de yeniden şekillendirecek derinlikte bir jeopolitik dönüşüme kapı aralayacağı öngörülmektedir.


