Suriye’de 8 Aralık 2024’te Esed rejiminin yıkılması, yeni bir siyasi ve toplumsal gerçekliği ortaya çıkardı. 2011’de başlayan ve yaklaşık 14 yıl süren iç savaşın ardından Suriye, artık bir savaş ülkesi olmaktan çıkarak yeni bir siyasi denge inşa etmeye çalışan bir konuma evrildi. Ancak bu inşa sürecinde, ülkenin toplumsal dinamiklerini ve demografik yapısını göz ardı eden hatalı bir Suriye algısı söz konusudur. Artık Suriye’de bir azınlık iktidarı değil, sosyolojik gerçeklerin şekillendirdiği bir iktidar yapısı hâkim durumda. 8 Aralık’tan günümüze ülkenin farklı bölgelerinde yaşanan gerilimlere, çatışmalara ve manipülasyonlara rağmen Ahmet eş-Şara liderliğindeki yeni yönetimin güçlü bir iktidar tesis etmek için yoğun gayret içerisinde olduğunu görüyoruz. Son birkaç aydır Dürzilerin yoğun olarak yaşadığı Süveyda ve Ceramana gibi bölgelerde yaşananlar da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu çerçevede, Süveyda bölgesine Dürzilere karşı kitleler hâlinde akın eden (bedevi) Arapları yeni düzenin aktörleri olarak görmek gerekir. Artık yeni Suriye’de tüm gruplar şu gerçeği artık kabul etmek zorunda: İsrail, İran ve ABD gibi dış güçlere yaslanarak tüm Suriye’de kalıcı bir iktidar alanı oluşturmak artık mümkün değildir. Olumsuz herhangi bir senaryoda bile ülkenin sosyolojik gerçekleri kendini yeniden üretecektir.
Demografi ve İktidar
Osmanlı bakiyesi Suriye coğrafyası, tarih boyunca Sünni Arapların yoğun olarak yaşadığı bir bölge olmuştur. Sünni Araplar, Suriye nüfusunun yaklaşık %65’ini oluşturmaktadır. Ülke aynı zamanda Türkmen, Nusayri, Kürt, Şii, Hristiyan, İsmaili ve Dürzi gibi çeşitli etnik ve dini gruplara da ev sahipliği yapmaktadır. Ancak bu çoğulcu sosyolojik yapıya rağmen Esed ailesi 1970’ten 8 Aralık 2024 devrimine kadar 54 yıl boyunca azınlık iktidarı olarak ülkeyi yönetmiştir. Devrim sonrasında başlayan yeni dönem, Suriye’nin 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana belki de ilk kez, demografik çoğunluğun siyasi temsilini sağlama fırsatı bulduğu bir süreci başlatmıştır.

Suriye’de 61 yıllık Baas iktidarının sona ermesi ülkede siyasi güç dengelerinin yeniden şekillenmesine yol açmıştır. Bu süreçte Sünni Arapların ön plana çıkması kaçınılmazdır. Ahmet eş-Şara liderliğindeki yeni yönetim, 1970’ten itibaren Esed rejiminin bıraktığı enkazın gölgesinde farklı etnik ve dini gruplarla uzlaşı arasa da devlet otoritesini tesis etmekte zorlandığı görülmektedir. Nusayriler, Kürtler ve Dürziler arasındaki gerilimler ve çatışmalar bu durumu teyit etmektedir. 8 Aralık’tan sonra ülkenin kuzeyinde Esed rejiminin kalıntıları Şebbihaların katliamları, SDG çatısı altında PKK’nın uzantısı terör unsurlarının ABD ile iş birliği ve faaliyetleri ve İsrail desteğiyle yeni yönetime karşı duran Hikmet el-Heceri liderliğindeki Dürzilerin sık sık şiddete başvurması ülkedeki yeni döneme dair çok şey anlatmaktadır. Bir anlamda bu durum azınlıkların dış destek alarak ülkenin gerçek sosyolojisine karşı direnişi olarak da görülebilir. Ne yazık ki Suriye’de modern bir devletin en temel unsuru olan şiddet tekelini sağlamak konusunda ciddi sorunlar devam etmektedir.

Yeni iktidar & aktör yapısında, Esed rejimi tarafından dışlanan Sünni gruplar, elde ettikleri siyasi fırsatı kaybetmek istememektedir. Süveyda’da yaşanan olaylar da bu durumun bir yansımasıdır. Ülkenin güneyindeki Süveyda’ya yönelik ülkenin farklı bölgelerinden neşet eden kitlesel hareketliliğin (bedevi Arapların yürüyüşü) ve İsrail destekli Dürzi gruplarla yaşanan çatışmaların arkasında tam olarak bu gerilim yatmaktadır. Sonuç olarak, yeni düzenin siyasi aktörleri zorlukla kazandıkları iktidarlarını korumak için mücadele etmektedir.
Realpolitik Ne Diyor?
Realpolitik yeni Suriye’de işleyen bir düzenin kurulması için birkaç önemli mesaj veriyor. İlk olarak, ülkede varlık gösteren tüm gruplar 8 Aralık sonrası yeni siyasi düzene ve aktörlere uyum sağlamak zorunda. Aksi takdirde istikrarsızlık ve çatışma kaçınılmaz hale gelecektir. Toplumsal ve siyasi gerçekler, artık azınlık iktidarının mümkün olmadığını göstermektedir. Sosyolojik dinamikler, Suriye’nin geleceğinde köklü bir değişimi zorunlu kılmaktadır. İkinci olarak, dış destek arayışı ve dış güçlere bel bağlamak, uzun vadeli ve kalıcı bir siyasi zemin oluşturmayacaktır. Demografik olarak azınlıkta olan grupların, dış aktörlerin desteğiyle siyasi varlık gösterme çabaları, çatışmadan başka bir sonuç üretmeyecektir. Bu bağlamda, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Suriye Demokratik Güçleri (SDG) hakkındaki açıklamaları dikkat çekicidir. Barrack, SDG ve YPG arasında ayrım yapmadan, tek çözümün Suriye’deki yeni yönetimle iş birliği olduğunu vurgulamıştır. Bu durum, bölgedeki hiçbir aktörün Batı’nın ve ABD’nin sınırsız desteğine güvenemeyeceğini göstermesi açısından önemlidir. Başka bir deyişle, Suriye’de Kürtlerin iktidarı belirleyecek bir konuma ulaşması mümkün görünmemektedir. Benzer şekilde, bu durum Dürziler için de geçerlidir.

Hikmet el-Heceri liderliğindeki grupların aksine, diğer Dürzi toplulukların Şam yönetimiyle uyum sağlama çabaları dikkate değerdir. Şeyh Hamud el-Hanavi, Şeyh Yusuf Cerbu ve Leys Bulus gibi önde gelen isimler, Ahmet eş-Şara yönetimine desteklerini açıklamışlardır. Yeni hükümette bir Dürzi bakanın (Tarım Bakanı) yer alması, rejimin kapsayıcılık sinyali verme çabası olarak yorumlanabilir. İsrail’in el-Heceri’ye verdiği desteğe ve Suriye yönetimini hedef alan saldırılarına rağmen yeni düzende varlık göstermek isteyen herkesin, şiddet tekelinin Şara hükümetinin elinde olduğunu kabul etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Süveyda’da ve daha öncesinde Şam yakınlarındaki Ceramana’da yaşanan çatışmalar ülkede istikrarı ve güvenliği tehdit etmeye devam edecektir. Bu durumda kaybeden tüm Suriye olacaktır.
Azınlıklar İçin Kritik Tercih: Uzlaşı mı, Çatışma mı?
Başta Dürziler olmak üzere tüm azınlık grupların stratejik tercih yapması gerekiyor. Ülkenin sosyolojik gerçeklerini ve siyasi dengelerini görmezden gelerek bölgesel dinamikleri hesaba katmayan bir yaklaşımın bedeli ağır olacaktır. Şam yönetimi kendi iktidarının selameti için tüm meşru araçlara başvurmak zorundadır. İç çatışmaların sürmesi, toplumsal nefreti derinleştirecek ve direnç odaklarını güçlendirecektir. Ahmet eş-Şara yönetimini kabul ederek devlet otoritesini sağlamlaştıran adımlar atılmalıdır. Bölgesel perspektiften bakıldığında ise İsrail’in yayılmacılığı ve saldırganlığı, İran’ın değişen bölgesel rolü ve ABD’nin tutarsız pozisyonları bölgeye istikrar değil ancak yeni acılar getirecektir. Bu koşullarda bölgeye güvenlik ve istikrar vaat eden tek gerçekçi aktör Türkiye’dir.
Türkiye’nin Pozisyonu
Türkiye, on yılı aşkın süredir bölgesinde istikrar ve güvenlik vadeden tek aktördür. Suriye’deki yeni siyasi düzene ilişkin politikası, yerel aktörlerle kurduğu dengeli ilişkiler ve geliştirdiği çok boyutlu diplomasi mekanizmaları, bu pozisyonunu pekiştirmektedir. Türkiye, Suriye’de siyasi istikrarı baltalayacak veya ülkeyi yeniden kaosa sürükleyecek hiçbir oluşumu desteklememektedir. Türkiye’nin yaklaşımı, Suriye’nin toplumsal ve siyasi gerçeklerini realist bir perspektifle okumasına dayanmaktadır. Esed sonrası dönemde, ülkenin gerçek sosyolojisinin yönetimde hak ettiği temsiliyeti alması gerektiğini savunmaktadır.


